Şubat, 2012 için arşiv

Yabancı Dilimiz Türkçe

Yabancı Dilimiz Türkçe

           Bugünlerde, bulunduğum her ortamda duyduğum bir şey var: “İnsanın en az bir yabancı dili olmalı.” Günümüz dünyasında bu düşünceye katılmamak mümkün değil elbette. Hatta belki, biz üniversite öğrencileri için çok daha önemli bile. Hocalarımızdan, ailelerimizden bu yönde istekleri sıkça duyar olduk. Öyle ki ailelerimiz, bizim bu yönümüzle övünür ya da utanç duyar hale geldi.

–          Sizin çocuğun yabancı dili var mı?

–          Var ya! Maşallah ana dili gibi konuşuyor.

–          Peki ana dilini nasıl konuşuyor?

–          …?

    “Bu ne garip bir soru, ana dilini nasıl konuşuyor da ne demek yani? İşte senin benim gibi konuşuyor.” mu diyecektiniz yoksa?

         En iyisi ben cevap vereyim. Senin, benim gibi konuşamıyor. Evet, yazık ki ülkemizde gençliğin neredeyse yarıdan fazlası Türkçeyi konuşamıyor. Artık, telefonda “Ahmet ben!” diyen, tekrar arar mısınız deyince “Dönerim tabi.” diyerek cevap veren bir gençlik var ülkemizde. Sabah “Hello”, akşam “Bay”…

       Daha konuşmadaki bu sorunları çözememişken hatta tartışamamışken, bu illetin başka yerlere de bulaştığını gördük. Biri çıkıp “Aşık olsam, aşık olsam.” (“a” sesi kısa, “ı” sesi uzun olarak) diye inliyor. Kimse ona “Bu sesleniş kemik olmak için mi?” demiyor. Bir başkası da çıkıyor, “Chat Kapı” adında bir yer açıyor. “Galiba sohbet var burada.” deyip gidiyoruz. Kapı açılıyor, adam: “ Çat Kapı’ya hoş geldiniz” diyor, biz anlamıyoruz! Artık sağınızda “fast food”, solunuzda “first class”… “Burası Türkiye mi?” diyesi geliyor insanın. Ne oldu bize? Dünyaya insanlık  öğreten kültürümüze, bunu herkese anlatan dilimize ne oldu? Dünyanın en büyük dilcileri Türkçe üzerine ihtisas yaparken, biz dilimizi öğrenemiyor, öğretemiyoruz. Daha ilkokul 4. sınıfta başlıyor yabancı dil eğitimi. Türkçe mi? O zaten bizim dilimiz, onu öğretmeye ne gerek var. Hem zaten Türkiye’de tanınmak, bilinmek için Türkçeye ihtiyacınız yok ki! Yabancı diliniz varsa tamam. Türkçe konuşamasanız da olur.

       Kafanızı kaldırın bir bakın. Kaç devlet büyüğü(!) üç cümleyi üst üste doğru konuşabiliyor? Ama devlet büyüğü işte. Önemli olan da bu zaten! Ne, haber sunucuları ne üniversite öğrencileri ve ne de bir başkası… Kimse Türkçeyi doğru konuşamıyor. Batı, kültürünü feda eden bir Türk gençliği istiyordu, biz ikramiye olarak dilimizi de feda ettik.

Çünkü dil, kültürün teminatı idi.

               Aslında bütün bunlar kimsenin umurunda da değil doğrusu. Nasılsa Batılılaşıyoruz ya! Dilimiz de Batılılaşsa ne olur sanki? Onlar uygar ülkeler, öyle konuşuyorlarsa bir bildikleri vardır elbet. Önemli olan onlar gibi olmak, onlar gibi konuşmak değil mi? Her sabah birbirimize “Hello!” desek, ne kaybederiz? Hatta belki kazancımız bile olur.“Türkiye de uygarlaşıyor.” derler. Vay be! Niye daha önce düşünemedi kimse bunu? O kadar okumuş(!) insan Türkçeyi bir kenara bırakıp boşuna yabancı dil öğrenmiyor ya! Bizim usta edebiyatçılarımız da bir garip. “Yabancı dil bilmek meziyet ama kendi dilini konuşamamak ayıptır.” demiş birisi. Ne demek acaba? Sonra bir başkası bilmem kaçıncı yüzyılda çıkıp Türkçenin Arapçadan üstün olduğunu gösteren bir kitap yazmış. Yani ne gerek var ustam. Yorulmuşsun, zahmet etmişsin. İyi ki gençliğimiz akıllı. Kültürmüş, milliyetçilikmiş; böyle basit şeylerle vakit kaybetmiyor. Bazen aklıma gelmiyor değil. Yüzyıllar boyu atalarımız, bu basit kavramlar için az mı kılıç sallamıştı, az mı kan dökmüştü, az mı can vermişti? Hiç gerek yokmuş oysa. Baksanıza onlar hiç kan dökmeden ama kanımıza girerek sindiriyorlar kültürlerini içimize.

           Onlar gibi giyindik, onlar gibi yaşadık, şimdi de onlar gibi konuşuyoruz. Geriye onlar gibi yapacağımız ne kaldı bilmiyorum. Dili olmayan millet, millet midir ki? Heba ediyoruz koca bir milleti, koca bir dili.

               Şu karamsar tablonun bir yerinden ufuk görebiliyor musunuz? Ben göreyim diye kaldırıyorum başımı, karşımda on Türk genci. Yedisi yabancı dil biliyormuş. Soruyorum: “Yabancı diliniz ne?” Onlar konuşmaya başlıyor, ben anlıyorum. Yabancı dilleri Türkçe… [1]

Semra DEMİR


[1] Bu yazı 2009 yılının Haziran ayında Türk Dil Kurumu ve Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi işbirliği ile düzenlenen “Türkçemiz” adlı deneme yarışmasında birincilik ödülü almıştır.

 


Biz Kaybettik Onlar Buldu Keloğlan da Caillou Oldu

  BİZ KAYBETTİK ONLAR BULDU

KELOĞLAN DA CAİLLOU OLDU

GİRİŞ

İnsanoğlu kendini, hayatını tanımaya başladıktan ve bunu başardıktan sonra, serüvenini anlatmak için kimi yollara başvurmuştur. İnsanın kendini ifade etmek için başvurduğu bu yollar, yazılı hayata geçilene kadar, sözlü anlatımla yapılmış ve zamanla bu anlatımlar estetik bir kaygı ile gerçekleştirilmeye, kalıcı olması için edebi sanatlarla süslenmeye başlanmıştır (Ong 2007: 48-52).

İnsanın kendini ifade etme yolları içinde en eskilerden[1] olan masal, halk edebiyatının en çok araştırılan ve üzerinde en çok durulan türlerinden biri olmayı başarmıştır (Oğuz vd. 2006: 123). Bu geçmiş yani sözlü anlatım türlerinin en eskilerinden olma özelliği aynı zamanda masala farklı sorumluluk ve işlevler yüklemiştir. İnsanlar kimi zaman açıktan söyleyemediklerini sembollerle de olsa açığa vurmak amacıyla (Yavuz 2009: 17), kimi zaman toplum olmanın bir gereği olan sosyalleşme için bir araç olarak, kimi zaman da boş zamanı hoşça geçirebilmek için (Boyraz 2002: 249, Karatay2007: 468) kullanmışlardır. Fakat masalın bir başka önemli yanı olan –ki, bu işlev zamanla birincil işlev haline gelecektir- eğitim özelliği fark edilmiştir.

Masalda emredici bir ifadenin olmayışı, masalın inandırma kaygısı gütmeyişi ve hatta kendi içinde gerçek dışı olduğunun açıkça ifade edilişi onun, önyargısız olarak dinleyicisinin zihnine rahatça akmasını sağlar. Bu durum da dinleyicinin masal içindeki olumlu-olumsuz, iyi-kötü, doğru-yanlış, gibi birçok kavramı içselleştirmesine ve buna benzer olaylar karşısında kaldığında, kendiliğinden gerçekleşen süreç içinde “farkında olmadan öğrendiklerini” orada uygulamasına vesile olur.

Masalın yukarıda bahsettiğimiz bu eğitim işlevi, son zamanlarda birçok araştırıcının ve özellikle eğitimcilerin dikkatini çekmiştir. Çocuğa, vermek, öğretmek istediklerimizi masalın kolay ve kalıcı bir şekilde vermesi eğitimcilere çok cazip gelmiştir. Madem elde böyle bir eğitim imkânı var, o halde bunu en kapsamlı ve etkili biçimde kullanmak doğru olacaktır. Bu gerçek göz önünde bulundurularak eğitimin ilk kademesi olan okulöncesinden başlayarak eğitimciler masaldan faydalanmaya başlamışlardır. Okulöncesinde masal okuma saatleri yapılarak, kimi masaldan sahneler çocuklara oynatılarak bu faydalanma süreci devam etmiş ve son olarak okulöncesinin de öncesindeki çocuklar için ve hatta okulöncesi eğitime imkânı olmayan çocuklar için kimi masallar ve kahramanları çizgi filmlerle evlere konuk edilmiştir. Bu süreç dünyada, özellikle Avrupa’da gelişmiş, masalın ahlakî-insanî değerler noktasındaki evrenselliğinden yararlanılarak elde edilen fayda ülkelerin sınırlarını da aşmıştır.

Biz bu çalışmamızda masalın eğitim imkânından faydalanma konusunda, kelimenin tam anlamıyla, bir sektör haline gelen çizgi filmlerden, son zamanlarda büyük bir izleyici kitlesine ulaşan Caillou ve öz malımız[2] olmasına rağmen iyi bir başarıya ulaştıramadığımız Keloğlan üzerinden olayın millilik boyutunu, bu anlamda elimizde çok malzeme olmasına rağmen bundan yeterince faydalanamayışımızın sebep ve sonuçlarını irdelemeye çalışacağız.

Çalışmamıza öncelikle bu iki kahramanın kimi yönlerden karşılaştırmasını yaparak başlayacağız. Daha sonra da Caillou’nun başarısını nasıl yakaladığını, bizim bu konudaki eksikliklerimizin neler olduğunu tespit etmeye çalışacak,  son olarak da bu bağlamda neler yapılabileceğine dair fikirlerimizi paylaşacağız.

  1.  Keloğlan ve Caillou Kim?              

Tahir Alangu’nun tespitlerine göre birçok ülkede var olan Keloğlan tipi Türk masalları içinde özel ve önemli bir yere sahiptir. Alangu, dünden bugüne Keloğlan tipinde çok değişiklik yaşandığına dikkat çeker ve; “…halk masallarını okurken kendimizi masal dünyasında, Keloğlan masallarını okurken de kendimizi bu dünyada hissederiz.” ifadesini kullanır (Alangu 2011: 195).

Son birkaç yıldır TRT Çocuk televizyonunda yayınlanmaya başlayan “Keloğlan Masalları”na gelinceye kadar Keloğlan, yalnız anasının kel, söz dinlemeyen, anası tuz almaya gönderse saraydan kız alıp gelen bir delikanlı olarak çıkar karşımıza. Zor anlarında büyü ve insanüstü varlıkların yardımıyla sıkıntıdan kurtulan masal kahramanlarının aksine hayata meydan okuyup pratik zekâsıyla sorunları aşar Keloğlan.

Bunun yanında Caillou ise dört yaşında, oldukça saf bir çocuktur. Kurallara uyan, açlıktan perişan düşse de annesinin gelmesini bekleyecek kadar sabırlı olan, zorlukları ailesinin yönlendirmesi ve kendi gayretleriyle aşan bir çocuktur Caillou.

Şimdi bu iki kahramanı kimi açılardan karşılaştırmaya çalışalım.

 1.1.Fizikî Açıdan Keloğlan ve Caillou

Öncelikle Keloğlanı iki ayrı devrede inceleyeceğimizi belirtelim. Zira yukarıda başka bir vesile ile ifade ettiğimiz üzere Keloğlan yıllarca dinlediğimiz masallarından sonra son birkaç yıldır –nihayet- bir çizgi film kahramanı olarak selamladı çocuklarımızı.

Bu iki devrede fiziki anlamda yaşadığı en büyük değişiklik yaşındaki küçülme. Masallarda, yaşı söylenmese de, hemen her masalında padişahın kızıyla evlenmek için mücadele eden Keloğlan’ın en azından evlenmeyi düşünecek ve isteyecek yaşta olduğunu görüyoruz. Oysa yeni kahramanımız henüz o kadar büyümüş değil. Belki ilköğretim yaşında olan ve gününün büyük kısmını arkadaşlarıyla oyun oynayarak geçiren Keloğlan yine “kel”. Yaşantısına ve ortama uygun olarak kıyafetleri de yine eskisi gibi yöresel diyebiliriz. Bazen değneğine bazen de sazına bohçasını bağlayıp yollara düşen Keloğlan çizgi filmde de değneğinden ve bohçasından vazgeçmez pek.

Çocuklar için yazılan bir kitaptan çizgi filme uyarlanan Caillou ise Keloğlan’dan oldukça küçüktür. Dört yaşında olduğu bilinen Caillou’nun adı da kendi ile uyumludur. Fransızcada “çakıl taşı” demek olan caillou sözcüğü, “saçsız baş” anlamında da kullanılır. Caillou’nun fizikî yapısıyla ilgili olarak yapımcıları resmi sitelerinde şu ifadelere yer verirler: “Kitaptaki Caillou karakterinin yaşı çizgi dizidekinden daha küçüktür ve bebeklerin saçları gür değildir. Diziye yapılan uyarlamada da aslı bozulmamış ve bu yüzden yaşı büyümesine karşın Caillou karakteri televizyona saçsız olarak aktarılmıştır” (http://www.tr.wikipedia.org/wiki/Caillou).

Fransız yazar Christine L’Heureux ve çizer Helene Desputaux tarafından çocuklar için kaleme alınan ve televizyona uyarlandıktan sonra büyük ilgi gören Caillou da “kel” ama dört yaşında. Halinden mutlu olarak yaşayan Caillou yaşadığı ortama uygun kıyafetlerle çıkar karşımıza. Boyu küçük olmasına rağmen kimi el becerilerini başarabilen Avrupa’nın “kel oğlanı” bizim Keloğlanımızdan fizikî yönden pek de farklı görünmüyor doğrusu.  (http://www.haberx.com/caillou_kayu_devrimi(19,w,7947,103).aspx). Hayatını evinde geçiren Caillou ne bir değneğe ne de bir azık torbasına ihtiyaç duyuyor.

 1.2.İki Kahramanın Kendine Özgü Karakteri

Caillou yaşının gerektirdiği ölçüde saf, saygılı, sorumluluk sahibi bir çocuk. En istemediği zamanlarda bile “Peekii anne” cevabını verebilecek kadar kuralcı. Etrafındaki hemen herkesin sınırsız iyi olması ve Caillou’yu sevmesinin mi etkisi bilinmez ama Caillou’nun herkesle çok iyi geçindiği su götürmez bir gerçek. Kimi zaman iç dünyasına çekilip hayaller kuran, gerektiğinde kardeşi ile ilgilenen, babasına yardım eden, hatasından dolayı özür dilemeyi bilen yani kısacası her yönüyle ideal bir çocuktur Caillou.

Peki, Keloğlan nasıl? Onun için yapılan tariflerden bir tanesi Tahir Alangu’ya ait: “Keloğlan, durmadan haksızlıklar, kötülükler yapan kimselerin karşısına pervasız bir atılganlıkla çıkmakta, iyisini ve kötüsünü ayırmadan onlara aynı silahla mukabele etmektedir. Diğer masalların kahramanları amaçlarına erişebilmek için, büyüye, büyülü araçlara, tabiatüstü güçlere başvurmak zorunda kaldıkları halde Keloğlan masallarında kurnazlık, hilekârlık, ataklık, beceriklilik iş görür araçlar haline gelmiş, toplumun her katından kötüler, köse değirmenciler kadar, padişahlar hatta devler bile onun karşısında yenik düşmeye başlamışlardır. Günde birkaç insanlık tayını olan korkunç devden halkı kurtaran, eskiden olduğu gibi artık prensler ve şehzadeler değil, Keloğlandır” (Alangu 2011: 195).

Bir başka tarif Alemdar Yalçın ve Gıyasettin Aytaş’ın birlikte kaleme aldığı “Çocuk Edebiyatı” adlı eserde şöyle yapılır: “Keloğlan masalındaki Keloğlan tiplemesi de aslında saf gibi görünen fakat insanlara birçok ders veren, zaman zaman halk felsefecisi olarak algılayabileceğimiz tutum ve davranışlar içinde bulunur. Bilmiyormuş gibi görünerek çok önemli öğütler verir” (Yalçın vd. 2008: 68).

Keloğlan için yapılan bir de yoruma yer verelim: “Anadolu insanının büyük düşler kurabilen, ama en büyük ödülleri de elinin tersiyle itebilen, erdemli, sağduyulu, biraz saf, biraz romantik, fazlasıyla pratik zekâlı temsilcisi” (http://www.kadinhaberleri.com/index.php?ctgr id=97&content view=21681).

Son olarak bir yorum da şöyle anlatır Keloğlan’ı: “Başlangıçta beceriksiz, tembel gibi gözükürken olayların gelişimiyle kurnaz, cesur ve becerikli olduğu ortaya çıkar ve sonunda mutluluğa ulaşır. (…) Başlangıçta miskin miskin oturan, annesinin zoruyla istemeye istemeye iş tutan, aptallığı ve unutkanlığı yüzünden yaptığı işi eline yüzüne bulaştıran biridir. Beklenmedik bir anda, güç durumda kalmış bir insan ya da hayvana yardım ettiği için onlardaki olağanüstü güçlerin desteği ile talihi döner” (http://www.hossohbet.net/forum/masal-kahramanlari/14283-keloglan-keloglan-kimdir-keloglan-hakkında.html).

  Keloğlan’ı son olarak da kendi ağzından dinleyelim isterseniz:

 

Ben bir garip Keloğlan’ım

Eşeğimin yok palanı

Varım yoğum doğruluktur

Hiç de sevmem ben yalanı.

Kocakarı bir anam var

Birkaç tavuk bir de inek

Her gün konar kel kafama

Evsiz kalmış birkaç sinek.

 

Keloğlan’ım budur özüm

Haram malda yoktur gözüm

Garip hakkı yiyenlere

Elbet vardır birkaç sözüm.

 

Bir eşeğim var, bir de sazım

Kendimden başkasına geçmez nazım

Çoktan beri açlıktan kokar ağzım

Bana bir saray kızı lazım.” (http://www.kadinhaberleri.com/index.php?ctgr id=97&content view=21681).

Görünen o ki, Keloğlan pratik zekâsıyla kalmış akıllarda. Caillou gibi çok da kuralcı olduğu söylenemez. Annesine olan sevgisi sınır tanımaz ama vurdumduymaz tavırlarıyla onu çileden çıkarmayı da başarır doğrusu.

Çizgi film kahramanı olmayı başaran Keloğlan’dan da çok fazla haslet alınmamış aslında. Pratik zekâsı hâlâ iş başında mesela. Onun için de her şeyden önce doğruluk ve iyi niyet geliyor. Yardıma ihtiyacı olduğunda Bilgecan Dede hemen yanı başında. Adımopter de bir başka yardımcısı. Korkusuz, sevdikleri için kendisini tehlikeye atmaktan çekinmeyen Keloğlan, olumlu tavırlarıyla da çocuklara ideal bir örnek oluyor.

Caillou ve Keloğlan iyi niyetli olmak konusunda birbirinden farklı değiller. Fakat Caillou kendisine yapılan iyilikle ve gösterilen ilgiyle mutlu olurken Keloğlan yaptığı iyiliklerle mutlu olmayı, kahramanlaşmayı tercih ediyor. Caillou çözümleri anne ve babasından ya da etrafındaki diğer büyüklerden öğrenirken Keloğlan çözüm üretme noktasında pek de kimseden yardım istemiyor. Tabii Bilgecan Dede’yi saymazsak…

 1.3.Aileleri Üzerine Birkaç Söz  

 Kahramanlarımızı aileleri açısından değerlendirince önemli farklılıkların olduğunu görüyoruz.  Her şeyden önce Keloğlan annesi ile yalnız yaşayan öksüz bir çocuk. Babasız ve fakir oluşu daha hayat mücadelesine başlarken onu Caillou önünde 1-0 mağlup duruma düşürüyor. Zira Caillou aile noktasında imkânların verdiği hemen her nimete sahip. En az adları (Boris ve Doris) kadar uyumlu anne-babası, kardeşi Rozi, büyükanne ve büyükbabası onun hayattaki en önemli donanımları aslında. Erkek bir çocuk olan Caillou, baba desteğinden mahrum da kalmıyor, kendini hiç yalnız hissetmiyor. Ailenin bir diğer üyesi Gilbert ise hem Caillou’daki hayvan sevgisini temsil ediyor hem de çocuklara hayvan sevgisi noktasında mesaj verebilmek adına sembol görevi görüyor. Tıpkı Keloğlan’ın “Karakaçan”ı gibi.

Oldukça rahat, büyük bir evde hayat süren Caillou’nun babasının hemen her saat yanında olması da ayrı bir şans olsa gerek. Aslında her ikisi de çalışıyor olmasına rağmen neredeyse günün her saati evde ve Caillou ile birlikte olan Boris ve Doris çifti doğal olarak Türk çocuklarının aynı ilgiyi anne ve babalarından beklemelerine sebep oluyor. Olur da anne ve babasının bir işi çıkarsa(!)Caillou için hiçbir sorun yok demektir. Çünkü büyükanne ve büyükbaba hemen görev yerine geliyor.

Nezih bir aile ortamında yetişen Caillou, anne-baba çatışması şöyle dursun küçücük bir anlaşmazlığa bile tanık olmuyor. Bu olsa olsa masallarda olur(!) diyebileceğimiz bir aile yaşantısı içinde olan Caillou, belki de bu yüzden sorunlar karşısında çözüm üretme işinde tek başına sonuca ulaşamıyor.

Oysa Keloğlan hayatın her sorunu ile birebir mücadele içinde. Çoğu zaman yaşadığı maceralardan anasının haberi bile olmuyor. Tarlaya gitmesi için oğlunu ikna etmeye çalışan, erken kaldırmak için ayrı bir uğraş veren anası onu yönlendirme noktasında Doris Hanım kadar bilgili de değil ne yazık ki! Belki de Keloğlan’ın hayata karşı cesur, sorunlar karşısında pratik zekâlı olması aile anlamında donanımsız olmasıyla ilgilidir, desek pek de yanlış yapmış olmayız. Keloğlan’ın anasının elinden gelen tek şey oğlunu sevmek ve tabii bir de çok sinirlendiğinde onu dövmeye teşebbüs etmek…

Caillou’nun saçsız oluşunun tüm çocukları temsil etmesi için olduğu söyleniyor. Lösemili çocuklar düşünüldüğünde bunun zekice ve olumlu bir davranış olduğunu söylemek mümkün elbette (http://www.haberx.com/caillou_kayu_devrimi(19,w,7947,103).aspx). Fakat bu zekice davranışın ailesini dizayn ederken pek kullanılmadığını görüyoruz. Zira belirttiğimiz gibi aile bakımından tam bir donanıma sahip olan Caillou’nun ne öksüz ya da yetim çocukları ne fakir çocukları temsil etmesi beklenebilir. Acaba bütün bunlar 3 yaşındaki Ahmet Berkay Demir’in tespit ettiği gibi “Caillou’nun annesi, Keloğlan’ın anası” olduğu için mi böyle gerçekleşiyor dersiniz? (Demir 2011)

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız gerçekler bir kez daha ailenin millilik noktasındaki önemini gözler önüne seriyor. Bu konuyu özel başlığı altında ayrıntılı olarak değerlendireceğiz ama burada hiç olmazsa şunu ifade etmek istiyorum: Bu çizgi film ülkemizde her ne kadar çok seviliyor, çocuklar tarafından büyük ilgi görüyorsa da onun milli değerimize kattıkları ya da milli değerimizden kaybettirdikleri tam ve doğru olarak değerlendirilmeden çocuklarımızın hayal dünyasına bu kadar çok girmesine izin verilmesi üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir sorun olarak duruyor.

 1.4.Hayata Bakışları, Sosyal Yaşamları, İletişimleri

 Aslında baştan beri söylediklerimiz bu konuda bir fikir oluşturmamızı kolaylaştıracak düzeyde, diyebiliriz.

İnsanın hayata bakışı, sosyal ilişkileri bulunduğu toplum ve aile ortamı ile doğrudan ilişkilidir. Bu gerçekten yola çıkarak Caillou’nun hayata hep olumlu bakması, çözümsüz bir sorunu aklına getirmemesi veya böyle bir olumsuzlukla karşılaşmaması oldukça doğaldır. Ailesi bu kadar gerçek ötesi uyumlu olan Caillou’nun ne arkadaş çevresi, ne okul çevresi bu uyumu bozar. Onun hayatında bütün arkadaşları iyi niyetli, nazik, anlayışlı, söz dinleyen, paylaşan çocuklardır. Zaman zaman yaptıkları küçük yaramazlık ya da hataları kısa ve net açıklamaların ardından hemen düzeltir, tekrarlamayacaklarına dair söz verip özür dilerler.

Caillou hayal ettiği hemen her şeyi en az bir kere deneme imkânına sahip olabilir. Keloğlan ocak başında çörek pişirmek için anasından izin alabilir mi bilmiyoruz ama Caillou babasıyla bile pasta yapabilir. İstediği bir şeye annesinin bir kere hayır demesi Caillou’nun durumu kabul etmesi için yeterlidir. Çünkü annesi istediklerinin hemen büyük çoğunluğuna zaten “Peekii Caillou” diye cevap vermektedir. Caillou da neyi istemesi gerektiğini zaten bilir!

Hayatının her cephesi olumlu olan Caillou’nun hayata olumsuz bakması da elbette beklenemez.

Keloğlan’a gelince durum biraz değişir. Çünkü onun yaşadığı ortam, ne yazık ki, Caillou’nunki kadar uyumlu ve olumlu değildir. Aslında o olağandışılıkları yaşadığı için Keloğlan’dır biraz da. Daha baştan Keloğlan’ın, Caillou’nun gerisinde hayata başladığını söylemiştik. Teknoloji onun pek aşina olmadığı bir olgu. Oysa Caillou teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyor. Keloğlan Caillou’nun aksine hayata mücadele edilmesi gereken bir olgu gözüyle bakıyor. Etrafında onu seven dostları da var, yok etmeyi düşünen düşmanları da. İyiler ve kötüler hep iç içe onun hayatında. Aşağı ve üst tabakada insanlar onun hayatında olağan durumlar. Zengin-fakir, iyi-kötü, padişah-köle gibi birçok zıtlık onun mücadelesinin temel kavramları gibi. Bazen Örgülü ile sohbet edecek kadar çocuk, bazen padişahın ülkesini koruyacak kadar cesur, bazen Huysuz ve Uzun’u alt edebilecek kadar zeki…

Fakat bu kadar olumsuzluk içinde o kadar başarılı ki, hayat bu kel ve çirkin çocuk için yine de yaşanılacak kadar değerli. Tahir Alangu da Keloğlan’ın başarısı için şunları söylüyor: “Keloğlan’ın zekâsı, mahareti, başarıları aşağı bir toplum katından gelişini, çirkinliğini hatta kelliğini bile unutturur” (Alangu 2011: 196). Zaten çoğu kez bu başarıları, masalın sonunda onun zengin olmasına ya da padişahın kızı ile evlenerek statü değiştirmesine vesile olur.

Keloğlan’ın insan ilişkileri kadar insan dışı varlıklarla da ilişkisi vardır. Biricik eşeğinin yanında kimi zaman bir dev kimi zaman bir kuş onun dostu, yol arkadaşı olur. Bohçasını omzuna atıp yola çıktığında yalnızlığı bir zaman sonra bu dostlarıyla son bulur. Büyük maceralardan sonra tekrar evine, anasının yanına döner, hayata kaldığı yerden devam eder.

  1. 2.    Neden Biz de Keloğlan’ı Bugünün Çocuklarının İlgisini Çekecek Şekilde Günümüze Taşıyamadık?

Her şeyden önce bu sorunun tek başına ciddi bir çalışma gerektirdiğini ifade ederek başlayalım. Zira bunu, böylesi küçük bir çalışmada tüm yönleriyle irdelemek pek mümkün değil. Fakat bununla birlikte hiç olmazsa ana hatlarıyla bu konuya değinmek zorunlu olacaktır.

Doğuş zamanının tam olarak tespit edilemediği Keloğlan tipi birçok ülkede mevcut olan bir tiptir (Alangu2011: 191-192). Türkiye’de de oldukça yaygın olan bu tip Türk insanının ezilen, hor görülen ama zekâsıyla bu olumsuz tabloyu bertaraf eden yönünü temsil eder.

Sözlü kültür ortamında birçok masalda tanıdığımız Keloğlan’ı görsel yayınlar ortaya çıktıktan sonra film kahramanı olarak görürüz. Tıpkı masallardaki gibi giyinen, anasıyla yalnız yaşayan, saf görünen ama kurnaz olan Keloğlan uzun bir süre bu sinema filmleriyle çıktı karşımıza. Bir dönem beğeni kazanan bu ürünün tüketimi zamanla azalmıştır. İşte bu noktada üreticilerin bu durumu fark etmeleri ve üretimde yeniliğe gitmeleri gerekirdi. Zira sözlü kültür ortamında ortaya çıkan ürünlerin sürekliliği tartışılmaz lakin bu sürekliliği sağlamak ancak ürünü dönemin hayat şartlarına uygun hale getirmekle mümkün olur.[3] Keloğlan’ın sinema filmleri masal olarak dinlediklerimizden pek farklı değildir. Oysaki ilk zamanından bu yana Keloğlan’ın da hayatına yeni olgular, kavramlar girmiş olmalıydı. Bir taraftan dünyanın küreselleşerek küçüldüğünü söyleyip bir taraftan millilik kisvesi altında kültürel ürünlerimizde hiçbir değişikliğe gitmemek büyük bir çelişki. Konuyla ilgili şu ifade oldukça ilginç aslında: “Ama biz Keloğlan’ı günümüze taşıyamadık. Belki de asıl problem buydu. Caillou gibi bir kahraman yapamadık, o yüzden de çocuklar onu sevmedi. Keloğlan anaokuluna gidebilirdi. Devlerle savaşacağına metrobüse binebilirdi. Tarihin tozlu sayfalarında kalacağına, güncelleştirilebilirdi” (http://www.kadinhaberleri.com/index.php?ctgr id=97&content view=21681).

Evet, galiba en doğru ifade onu güncelleştiremediğimiz. Zamanın değiştiğini, dünün çocukları ile bugünün çocukları arasında büyük farklar olduğunu bildiğimiz halde dünün hayalleriyle oluşturulmuş bir masal kahramanını bugünün çocuklarının da benimsemesini, sevmesini istiyoruz. Bu büyük çelişkiyle ortaya koyduğumuz tavır Keloğlan’ın dünde kalması sonucuna sebep olmuştur.

Elbette ki vereceğimiz insani, milli ve ahlaki mesajları değiştirecek değiliz. Fakat bunları farklı ambalajlarla çocuklara sunmak daha doğru bir davranış olacaktır. Keloğlan’ın günümüze göre giydirilmesi, günümüz şartlarında okula gitmesi çocuklara iyiliğin, doğruluğun mesajını vermede bize engel değildir. Zaten bugün Avrupa’nın yaptığı sadece bundan ibarettir. Verilen mesajlar da, öğretiler de aynı fakat bunlar yeni, günümüz çocuklarının ilgisini çekecek şekilde ambalajlandığı için başarıya ulaşmıştır.

Keloğlan’ın omzuna sazını atmasından vazgeçseydik milli bir öğemiz yok mu olurdu? Peki, Keloğlan’ı örneğin bir bağlama kursuna göndererek vermek istediğimiz mesajı yine de vermiş olmaz mıydık? Onun hayatla mücadelesini devlerle, ejderhalarla değil de teknoloji ile günümüz çocuklarının yaşadığı olumsuzluklarla yapmasına izin verseydik o yine de çocuklara olumlu mesajlar vermeyi başaramaz mıydı?

Şunu kabul etmek zorundayız ki, dünün çocuklarının hayal dünyası ile bugünün çocuklarının hayal dünyası arasında büyük farklılıklar var. Bunun en önemli sebebi yaşadıkları dünyada teknolojinin değişmiş, gelişmiş olmasıdır. Örneğin 50 yıl önce cep telefonu tasavvur edilemiyorken bugün ilkokul çağındaki çocukların bile cep telefonu var. Keza bilgisayar için de aynı durum söz konusu. Hal böyle iken bugünkü çocukların cep telefonu ya da bilgisayar üzerine hayal kurmalarını beklemek ne kadar doğru olabilir?

Fakat şunu da itiraf etmemiz gerekir ki, bu bağlamda hiçbir şey yapılmadığını söylememiz de haksızlık olur. Bunlara ayrıca değineceğiz fakat bu yapılanların yetersiz olduğu yapmaya çalıştığımız Caillou-Keloğlan karşılaştırmasının ana sebebi zaten.

Kısacası arzı, talep doğrultusunda ve seviyesinde yapamadığımız için Keloğlan’ı dünden bugüne getiremedik…

  1. 3.        Caillou’nun Başarısındaki Sır

2007 yılında Samanyolu TV ve Yumurcak TV ile yayın hakkı anlaşmazı imzalayan  Caillou dünyada yaklaşık 50 ülkeyi etkisi altına aldı. İnternet sitesi ayda bir milyondan fazla tıklanırken DVD satışı on milyonu, kitap satışı ise beş milyonu geçmiş durumda. Türkiye’de kazandığı başarı ise yazarını bile şaşırtmakta. Ona göre başarı aile kurumunun evrenselliğinden geliyor. Yazar şunları söylüyor: “Caillou sevginiz aile değerlerinizden geliyor. (…) Eğer Türkiye’nin başbakanı bile bunu konuşuyorsa[4], tüm Türkiye bununla ilgili demektir. Bu da beni fazlasıyla mutlu eder. Bu güzel tepkileri aldıkça daha çok yazma, üretme isteğim uyanıyor” (http://www.degisenkocaeli.com/33708/Caillou-hep-kel-kalacak.html).

Yazarının da ifade ettiği gibi Caillou’nun başarısı büyük ölçüde ailesiyle olan ilişkisinden geliyor. En azından Türkiye’deki başarısını buna bağlamak mümkün. Zira çocukların hayal dünyasına ulaşabildiği ölçüde bir çizgi filmin başarılı olabileceğini söyleyebiliriz. Türkiye’de yaşayan çocuklar için böyle bir aile ilişkisi elbette, büyük bir ölçüde, hayalden ibaret. Zira geneli söyleyecek olursak, bizim çocuklarımız ne maddi anlamda ne de manevi anlamda bu kadar doyuma ulaşıyor. Hemen her şeye evet diyen, çalışıyor olmalarına rağmen günün büyük kısmını çocuklarıyla geçiren anne-babası ile her hayaline kolayca ulaşabilen bir çocuk, çocuklarımızın ilgisini çekmeyi başarıyor. Bunun yanında ülke başbakanının kendi torununun da bu çizgi filmi izlediğini söylemesi bu ilgiyi daha da artırıyor.

Caillou’nun başarısı çizgi filmle sınırlı kalmıyor elbette. Ekonomi sektörü de bu konuda üstüne düşen payı alıyor. 2009’da lisanslı ürünleri ile Türk pazarını da kasıp kavuran Caillou rüzgârının el atmadığı ürün, neredeyse, kalmadı. Kırtasiye ürünlerinden mefruşata, giyimden bujiteriye hemen her alanda kendine yer bulan Caillou gazetelerin hafta sonu eklerinin de vazgeçilmezleri arasındaki yerini aldı bile. Caillou çocukların hayal dünyasını doldururken ürünleri de odalarını süslüyor. Ekonomi ve televizyon sektörünün birbiri için adeta piston görevi görmesi bu olayın etki alanını artırıyor. Kumbaralar, tişörtler, çalışma masaları, nevresimler çocukların izlemedikleri zamanlarda Caillou’ya yakın olmalarını sağlıyor. Kanada kökenli Fransız yapımı çizgi film dünyanın çocuk pazarını da ele geçirmiş görünüyor.

Başarıdaki bir başka sebep de çocukları görünmez tehlikelerden korumaya çalıştığımız şu ortamda olabildiğince zararsız, sorunsuz bir hayatın çizgi filmi olması. Caillou’nun hayatında ne kriz, ne trafik kazası, ne hırsız, ne kapkaççı var. Yani aslında bizim çocuklarımız için tam da hayal dünyası… Çocuklar bu dünyaya girince kendilerini Alicei’n harikalar diyarına girmiş gibi hissediyorlar. Böyle olunca ilgi de başarı da kaçınılmaz oluyor elbette…

  1. 4.         Günümüzün Masalları Olan Çizgi Filmlerde Millilik Neden Önemlidir?   

Sözlü kültür ürünlerinin en önemlilerinden olan masallar, hoşça vakit geçirmeye vesile olma dışında birçok işleve sahiptir. Bunların bir millet için en önemlisi “kültür taşıyıcılığı” işlevidir. “Binbir Gece Masallarının Yeniden Yayınlanması Dolayısıyla” adlı çalışmasında Şeref Boyraz masalların, geçmişin değer yargılarının ve kültürel unsurlarının önemli bir taşıyıcısı olduğunu ifade ettikten sonra sözlerine şöyle devam eder: “Ignacz Kunos, masalları ‘her milletin ayine-i devranı’ olarak görmekte ve bu ‘ayineye bakacak olursak hem eskilerin ibadetlerini hem kadim vakitlerimizin ahlakını da görmüş oluruz’ demektedir. Kunos’un bu sözleri de, masalların, geçmişin düşünce sistemini, etik kurallarını, değer yargılarını ve diğer kültürel unsurlarını geleceğe taşıdığını vurgulamaktadır. Masallar, işte bu taşıyıcılığı sayesinde kültürde sürekliliğin sağlanmasına katıda bulunmaktadır. Kültürel sürekliliğin kesintiye uğramasının insan açısından doğuracağı sonuçları düşünecek olursak masalların değerini daha iyi anlamış oluruz” (Boyraz 2002: 249).

Konuyla ilgili olarak Nilgün Çıplak da “V. Propp’un Masal Çözümleme Metodu” adlı makalesinde şu ifadelere yer verir: “Çeşitli özellikleriyle büyük küçük herkesin ilgisini çeken masalların, insanın ve toplumun anlaşılmasını sağlamada önemli bir rolü vardır. Şöyle ki, masal anlatıcısı, günümüz hikâye ve romanında olduğu gibi, maslın kişilerini bir düşünce ve duygu kalıbı olmaktan çıkararak, belirli bir zamana ve yere bağlı olmasa da az çok kültür birliği oluşturmuş bir ülke üzerinde yaşayan, bir ‘dünya görüşü’ne sahip insan tiplerini yansıtır. Bu bakımdan masalcı, sadece kişileri canlandırıp konuşturmakla kalmaz, kendi toplumunun dilini konuşturur, bu toplumun sevinç ve dertlerini, şakalarını çeşitli şekillerde dile getirir[5] (Çıplak 2005: 127).

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere masallar bir toplumun değer yargılarını, serüvenini dünden bugüne taşımada köprü görevi üstlenmiştir. Bir masalın birçok varyantının olması da ancak bununla izah edilebilir. Zira her anlatı yeni bir yaratma olduğuna göre masalların da anlatıldığı her yörede oranın kültürel değerleriyle bezenip şekillenerek yeni bir anlatı haline gelmesi kaçılmaz olacaktır.

Günümüzün masalları olarak karşımıza çıkan çizgi filmlerde de işte bu amaca hizmet edilmektedir. Masalların eğitim işlevinin yardımı ile sentezlenerek sunulan kültürel değerler çocuklara da kültürlenme, kültürel bilince ulaşma noktasında önemli katkılar sağlamaktadır. Bu kültürel öğelerin başında olan ve belki hepsinin bağlandığı olgu “dil öğretimi”dir. Kültürü öğrenme daha doğru bir ifadeyle kültürlenme ancak “dil” ile mümkün olacaktır. Masalların ve dolayısıyla çizgi filmlerin bu konudaki işlevi göz ardı edilemez bir gerçektir. Halit Karatay, “ Dil Edinimi ve Değer Öğretimi Sürecinde Masalın Önemi ve İşlevi” isimli makalesinde sözlü kültür ürünlerinin amacı ve önemi içinde “dil öğretimini” gösterdikten sonra masalların işlevleriyle ilgili Willam Bascom’un tasnifine[6] yer verir. Dört maddede yapılan tasnifin ikinci maddesi “değerlere toplum kurallarına ve törelere destek verme”, üçüncü maddesi ise; “eğitim; kültürü gelecek kuşaklara aktarma” şeklindedir. Karatay ayrıca, Bascom’un folklorün temel işlevi olarak kişinin toplumda kabul edilen değer yargılarına uymasını sağlama va bu değer yargılarını gelecek kuşaklara hizmet etme şeklindeki yorumuna da yer verir.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere masalların doğdukları kültürü taşıma görevi üstlenirken bu görevi dilin kullanımındaki en güzel örneklerini vererek yapar. Halit Karatay’ın şu ifadelerine bakalım: “İyinin, doğrunun ve güzelin üstünlüğü onaylanırken çocuk da farkında olmadan iyiye, güzele ve doğruya yönlendirilir. Masallardaki bu zenginlik çocukların ilgisini çeker ve onlarda dil öğretiminin temel becerileri olan anlama ve anlatma becerilerinin edinimine önemli oranda katkı sağlar. Okulöncesi dönemde masallar aracılığıyla çocuğa, dinleme-anlama ve konuşma-anlatma becerileri edindirilir; olayları ve çevreyi algılama ve kendini ifade etmek için çocuğun kelime hazinesi geliştirilir” (Karatay 2007: 472).

Masalların dil ve dolayısıyla kültür edinimindeki katkısı üzerine Muhsine Helimoğlu Yavuz’un şu ifadesi de aslında hiçbir açıklamaya gerek bırakmadan durumun önemini anlatıyor: “Bir insan anadilini; anlatımı ikilemeler, benzetmeler, uyaklar, deyimler, atasözleri vb. gibi konuşma dilinin bütün incelikleriyle zenginleştirilmiş masallardan daha iyi, sözlü veya yazılı hangi edebiyat ürünü öğretebilir ki?” (Yavuz 2009: 158).

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, masallar bir çocuğun ruhsal gelişiminden kültürel gelişimine kadar birçok yönünü geliştirmektedir. Peki, bu çizgi filmlerde nasıl kullanılmaktadır? Bunu çalışmamızın konusu olan Caillou çizgi filminden yola çıkarak izah etmeye çalışalım.

Çizgi filmlerin ülke sınırlarını aşıp başka ülkelerde de beğenilmesi elbette o ülkenin başarısıdır. Bu başarıya ulaşmak da verilen mesajlarda evrenselliği yakalayabilme ölçüsünde gerçekleşir. Örneğin Caillou tüm ülke milletleri için önemli olan “aile” kavramı üzerinden mesajlarını vermeyi istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi yani. Fakat gözden kaçırdığımız bir gerçek var ki, o da her milletin kendine has hasletlerini bu ürünlere nakşediyor olması gerçeği. Kanada menşeli Fransız yapımı bu çizgi filmden evrensel iletileri bir yana bırakırsak kalanlar işte bu milletlerin kendine has kültürleri olacaktır ve bu çocuklarımızın zihnine istesek de istemesek de aktarılacaktır. Bunu en genel evrensel olgulardan biri olan aile ilişkilerinde bile çok net görebiliyoruz. Şimdi bu söylediklerimize çok basit birkaç örnek verelim: Mesela bizim “dede”miz burada “büyükbaba”, “babaannemiz” ise “büyükanne” olarak çıkıyor karşımıza. Oysa çocuklarımız bu küçük görünen ayrıntıyı çok çabuk fark edebiliyorlar. Daha önce başka bir vesileyle 3 yaşındaki bir çocuğun “Caillou’nun annesi var, Keloğlan’ın anası var” tespiti bu tezimizi destekler nitelikte sanırım. Çocuklarımızın büyüklerine teyze, amca gibi hitapları burada “Bay…, Bayan…” şeklinde öğretiliyor çocuklarımıza. Mesela öğretmene adıyla hitap edildiğini ilk defa burada gören çocuklarımız var (Demir 2011). Bunun dışında yukarıda, atasözü, deyim gibi kültürümüzün, dilimizin vazgeçilmez unsurlarının en iyi masallarla öğretildiğini söylemiştik. Oysaki bize ait olmayan bu çizgi filmde bu zenginliklerden de mahrum bırakılıyor çocuklarımız. Giyim, yemek gibi önemli kültür öğeleri de alışık olmadığımız şekilleriyle zihinlere iletiliyor. Buna dini kimi nitelikleri –dua gibi- de eklediğimizde bilinçsizce gerçekleşen kültür yozlaşmasından bahsetmek kaçınılmaz olacaktır.

Böyle bir durum çizgi filmi sunan millet için, kültürü tüm dünyaya tanıtmak adına önemli ve hatta başarılı bir adım olarak gözükebilir. Fakat biz buna kendi açımızdan bakınca ortada çok önemli bir sıkıntının olduğunu görüyoruz. Biz tüm dünya kültürleri içinde zenginliği ile önem arz eden bir ülkeyiz. Dolayısıyla bu olumsuz durumu eksikliklerimizi görmek adına fırsat bilmeli ve en kısa zamanda kalıcı çözümler üretmeliyiz.

Yalçın ve Aytaş’ın birlikte kaleme aldıkları “Çocuk Edebiyatı” isimli eserde bulunan şu ifadeler de söylemek istediklerimizi açıklar niteliktedir: “İletişim teknolojileri ile birlikte çocuk edebiyatı çalışmalarının televizyon, video, bilgisayar ve internet kanalıyla bütün dünyaya yayıldığını unutmamamız gerekir. Çocuklar artık yatak odalarında her türlü çocuk filmini, bilgisayarlar yardımıyla izleyebilmektedirler. İnternette açılan masal sayfalarında interaktif bir sistemle çocukların masal dünyasında gezdirildiği görülmektedir. Zamanla çocukların yine bilgisayarda, istedikleri masalların dünyasına kendilerini hazırlayarak sanal bir biçimde bu ortamda gezinebilecekleri de düşünülürse, hem özgün hem de sanat değeri dünyanın en iyileri arasında yer alan masallarımızın tüm dünya çocuklarının ruhlarında ve hayal dünyasında yaşamasını sağlamalıyız” (Yalçın vd. 2008: 64).

Bütün bu söylenenler de gösteriyor ki, bizim kültürümüzü yaygınlaştırmak ve hatta dünya kültürüne dahil etmek için malzeme gibi bir sıkıntımız yok. Sıkıntı, bu malzemeyi doğru zamanda, doğru şekilde ambalajlayıp sunamayışımızdır. Bu konuda ehil isimlerin yönlendirmesi ile teknolojinin nimetlerinin birleşmesi hayal bile edemeyeceğimiz güzel sonuçların ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Fakat bunu önce bizim istememiz ve olacağına inanmamız gerekmektedir.

  1. 5.         Keloğlan’ı Tekrar Gündeme Getirmek İçin Yapılanlar

Keloğlan’ı tekrar günümüze taşımak adına geç kaldığımızı zaten söylemiştik. Fakat bu gecikmişliği yeni atılımlarla telafi yoluna gittiğimizi görerek umutlanıyoruz aslında.

İlk olarak Keloğlan’ı sinema filmleriyle taşıdık teknoloji çağına. Yazık ki, bunu büyüklere hitap edecek şekilde ve üzerinde hiçbir yeniliğe gitmeden yaptık. Böyle olunca kısa sürede tüketim talebi azaldı. Aynı senaryo üzerinden onlarca film yapıldı fakat hemen hiçbirinde ambalaj değişikliğine gidilmedi ve sonuç halkbilimi açısından başarısızlıkla sonuçlandı diyebiliriz.

2000’li yılların başında yapılan bir sakız reklamıyla Keloğlan’ı yine televizyon ekranında gördük. Halkbilimcilerin değil ama reklamcıların ilgisini çekmeye başladı Keloğlan. Özellikle reklamcıların, insanların, içinde kendi değerlerinden bir şeyler bulduğu yapıtları daha çok tercih ettiklerini fark etmeleriyle biz bu tür yapıtlarda halkbilimi öğelerini daha fazla görür olduk. Karton filmin hazırladığı “Keloğlan Sakızı” reklamında da halkın zihninde ve geçmişinde var olan Keloğlan imajı kullanılarak bir ürün tanıtımı yapılmıştır. Böylece hem kısa süreli olması gereken reklamda halkın olayı hızlı bir şekilde anlaması sağlanmış hem de Keloğlan’ın, bir bakıma, teknoloji çağındaki çocukları selamlaması sağlanmıştır (Boyraz 2001: 97).

Peki, genelde kültürel öğelerden özelde Keloğlan’dan reklamcılar bu kadar fayda sağlarken bu faydadan halkbilimi nasiplenebildi mi? Buna evet ya da hayır gibi net bir cevap vermek zor doğrusu. Fakat şu bir gerçek ki, olayın iki boyutlu düşünülüp her iki tarafın katkısı ile her iki tarafa da katkı sağlayacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Bugün Caillou bir taraftan doğduğu kültüre hizmet ederken bir taraftan satılmasına vesile olduğu ürünlerle de ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır. Yani bilinçli yapılan ortak çalışma her iki tarafa da katkı sağlamıştır.

Yakın bir zamanda Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğünün yaptığı bir çalışma bu konuda umutlanmamızı sağlıyor. Öğrencilerin okul çantası, araç ve gereçlerinde kullanılan, yabancı hayali kahramanları içeren resim ve figürler yerine Nasreddin Hoca ve Keloğlan gibi Türk milli kahramanlarının figür ve resimlerinin kullanılması için çalışma başlatan Eskişehir il Milli Eğitim Müdürü İbrahim Ceylan, Batı’nın kendi değerleri üzerine ürettiği hayali kahramanların Türk kültürünü istila etmesine izin verilmemesi gerektiğini ifade ettikten sonra şunları söylüyor: “Bu konuda sivil toplum örgütleri, öğretmenler ve ailelerden çok sayıda şikâyet aldık. Öğrenciler genellikle çizgi film karakteri olan hayali kahramanlar aracılığıyla kültür istilasına maruz kalıyor. Bu sorunu çözmek için çeşitli girişimler yaptık. Söz konusu resim ve figürlerin bulunduğu okul araç ve gereçlerini yasakladık. Ancak yasak kesin çözüm olmadı. Bunun üzerine çocuklara milli kültürü ve milli kahramanları sevdirecek projeler geliştirdik. (…) Biz Milli Eğitim Müdürlüğüyüz, her şeyimiz milli olmalı.” Projeye göre ilk olarak Eskişehirspor’un formasını ve kramponunu giyen Keloğlan ve Nasreddin Hoca tasarlanacak. Barbie bebek yerine Keloğlan, Örümcek adam yerine Yunus Emre, Dalmaçyalı yerine Sivrihisar’ın Akbaş köpeğinin kullanılması da yine proje dahilinde.  Bunların bu kadarla sınırlı kalmayacağı tişört, bardak, şapka ve otomobil çıkartması olarak da tasarımların yapılacağı ifade ediliyor (http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.2844/barbie-gidecek-keloglan-gelecek.html).

Bu konuda bir başka çalışma İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sağlık ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı Özürlüler Müdürlüğü (İSÖM) tarafından gerçekleştirildi. İSÖM tarafından hayata geçirilen “Konuşan Parmaklar Projesi” ile işitme engellilere Keloğlan masalları öğretiliyor. Projenin ilk aşaması olarak 20 işitme engelli gençten oluşan İşitme Özürlüler Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelenen Keloğlan Masalları DVD’si hazırlanıyor. Ayrıca İSÖM’e bağlı eğitim birimlerinde eğitim gören 12 yaş altı çocuklar eğitimleri sırasında Keloğlan’la tanıştırılıyor (http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.6177/isaret-diliyle-keloglan-masali.html).

Bu konuda ki önemli çalışmalardan bir tanesi de bu yıl Nisan ayında ilan edilen bir proje. “Neşeli Renkli Çocuklar Projesi” adını taşıyan projeye göre Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünde okuyan 30 öğrenciden oluşan Karikatür Kulübü altı ilçede çok sayıda ilköğretim okuluna giderek bu okulların duvarlarını yerli kahramanlarımız Nasrettin Hoca ve Keloğlan resimleri ile donatacak. Kulüp başkanı Özkan Arabacı bu çalışma ile unutulmaya yüz tutan Türk masal kahramanlarını yeniden yaşatmayı hedeflediklerini ifade ediyor. Etkinlikler için köy okullarını özellikle tercih edildiğini söyleyen Arabacı sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Yabancı kültürler bizim kültürümüzü adeta yok etmek üzere neden biz kendi kahramanlarımızı ön plana çıkartmıyoruz? Neden Keloğlanlar Nasrettin Hocalar önemini kaybetti” (http://www.haberler.com/nasrettin-hoca-ile-keloglan-in-resimleri-okul-2686724-haberi/).

Dikkat edildi ise buraya kadar bahsettiğimiz çalışmalar halkbilimcilerin ön planda olduğu çalışmalar değil. Son zamanlarda halkımızda da oluşan bu heyecana tepkisiz kalmayan kimi kuruluşlar, üniversiteler bu konuda yeni ve güzel çalışmalara imza atıyor. Bu kısmı özellikle sona bıraktığımız bir çalışma ile bitirelim. TRT Çocuk televizyonunda -sanırım- 2009 yılında yayınlanmaya başlayan “Keloğlan Masalları’ndan bahsediyorum elbette. Nihayet bizim Keloğlan da hiçbir değerini kaybetmeden, yozlaşmadan ve fakat yeniliğe ayak uydurarak çıktı çocuklarımızın karşısına. Yine bildiğimiz saf ama kurnaz, Keloğlan. Yine, zaman zaman dev arkadaşları oluyor. Fakat artık çocuk ve kendi yaşıtları olan arkadaşları da var. İyi – kötü, doğru – yanlış zıtlıkları üzerine doğrunun ve iyinin temsilcisi yine. Çocuklar izlerken farkında olmadan onu yani iyinin yanında buluveriyorlar kendilerini. Kötülüklerin karşılıksız kalmayacağı yine öğretiliyor. Fakat bütün bunlar bugünün çocuklarının hayal dünyasına çok daha uygun olarak sunuluyor. Ne Bilgecan Dede ne de Adımopter şimdiki çocukların hayallerinden uzak. Ses tonu, “Yandım Anam” nidası bizden oluşunu çocukların zihnine adeta nakşediyor. Kötülüklerle mücadelesi, olaylar karşısında cesareti, sorunlara getirdiği pratik çözümler çocuklarımızın kendilerine güvenmesi için tam bir ideal bir örnek.

Kısacası gecikmişliğini sağlamlığı ve yenilikleri ile telafi edecek kadar güzel dizayn edilen bu çalışma umutlarımızı yeniden canlandırdı doğrusu. Fakat bunu başka alanlarla (ekonomi, psikoloji sosyoloji gibi) birlikte yapılacak çalışmalar ile destekleyemez isek yine sonuca ulaşmak mümkün olmayacaktır. Bu çalışmaları yapmak kadar bunları desteklemek de oldukça önemli ve gerekli mutlaka. Bu, yapılanları taktir etmekle de sıyrılabileceğimiz bir sorumluluk değil ne yazık ki. Bu yüzden, yapılanları fiilen desteklememiz, çalışmaların gerçek amaçlarına hizmet etmesini sağlamak noktasında görevlerimiz olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

  1. 6.         Keloğlan’ı Günümüze Taşımak ve Çocuklara Sevdirme İçin Başka Neler Yapılabilir?

Buraya kadar durum ve sorun tespiti yapmaya, neyin eksik ve yetersiz olduğunu izah etmeye çalıştık. Peki, bu sorunları giderilmesi noktasında yapılanlardan başka neler yapılabilir? Bunun için yapılmış ve sonuca ulaşmış örneklerden yola çıkmak sanırız doğru olacaktır. Zaten çalışmamızın da konusu olan Caillou’yu örnek alarak başlayalım.

İlk olarak bir masal kitabı olarak tasarlanan ve yayınlanan bu küçük kahraman daha sonra yine masal formatında televizyona aktarıldı. Bir süre çocukların aşinalık kazanması beklendi ve sonra onu çocukların hep aklında tutmak amacı ile farklı kollarda ki ürünlerle buluşturuldu Caillou. Bir çocuk bazen giydiği tişörtle bazen taktığı tokayla Cailloulaştı. Yastık ve nevresimdeki figürleri ile rüyalarına taşıdı Caillou’yu. Ders çalışması gerekenler çalışma masası, çantası, kalemi ile ayırmadı Caillou’yu yanından. Okula gitmeyenler mi? Onlar da boyama kitapları ile gönüllerince renklendirdiler onu.

Ürünlerle yetinmedi onu zihinlere kazımak isteyenler. İnternet sitesindeki çizgi filmleri ile elinin altına bırakıldı çocukların. DVD – VCD’leri pazara kısa sürede hâkim oldu.

Tabi bütün bunlar olurken olayın sadece parasal boyutu ile ilgilenen ülkemiz insanı da yardım etti bu çalışmaya. Mesela, Ankara Kukla Karagöz Derneği lisansını aldığı Caillou’yu müzikal bir tiyatro ile sahnelere çıkarma kararı aldı. Hem de bu önemli hizmete (!) başbakanı davet edeceklerini de açıklayarak. Caillou’nun gölge tiyatrosunun da olacağını söyleyen yetkililer onu Karagöz ve Hacivat’la da tanıştırmayı düşünüyor (http://www.stv.com.tr/content.aspx?newsid=253). Görülüyor ki Caillou’nun yapımcıları yalnız değil.

Uzatmaya gerek yok aslında. Bütün bu çalışmaları, hazır kaliteli bir çizgi filmi çıkmışken Keloğlan için de yapabiliriz ve hatta yapmalıyız. Bize ait olmayan Caillou için destek programları yapacağımıza Keloğlan için kafa yorabiliriz.

Yapılanlar arasında Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü’nün başlattığı çalışmaya Kurumlar bazında destek verebilir, bunu tüm ülkede yaygınlaştırabiliriz. Yine Samsun’lu gençlerin yaptığı okul duvarlarını milli kahramanlarla donatma çalışması Milli Eğitim Bakanlığınca resmi olarak desteklenip genelleştirilebilir.

İnternet sitelerinin yerel olanlarına, özellikle çocukların ilgi gösterdiği sayfalara, bu kahramanların resimlerini yayınlama konusunda teşviklerde bulunulabilir.

Bu karakterlerin birer masal kahramanı olduğunu düşünerek çocuk kanallarında işin ehli isimler tarafından çocukların yatma saatlerine yakın zamanlarda Keloğlan Masalları anlatılabilir. Bu hem bu konuda ehil kişi yetişmesine yardımcı olacak hem de çocukların dinleme yetisini, hayal dünyasını geliştirecek, onlara iyi ve güzeli öğretmede yardımcı olacaktır.

Bugün okul öncesinde kullanılan masallar ortaöğretimde de seviyeye uygun hale getirilerek çocuklara sunulabilir. Böylece çocukların masala olan ilgisi diri tutulmuş olur.

Daha önce bir vesile ile belirttiğimiz sakız reklamında olduğu gibi reklamlarda da Keloğlan’dan yararlanabiliriz. Bu hem ülke ekonomisine katkı sağlayacak hem de Keloğlan’a olan ilgiyi artıracaktır.

Ülke bazında bunlar yapılırken, uluslararası çapta da Keloğlan’ın sınırları aşması için çalışmalar yapılmalıdır. Çizgi filmimizde ki evrensel öğeleri çoğaltarak vermek istediğimiz mesajları daha geniş ve farklı kitlelere ulaştırmaya çalışmalıyız. Bunu yaparken milli değer yargılarımızı da ve hatta kimi dilsel öğelerimizi de “göze batırmadan” sunmalıyız.

SONUÇ

Yakın zamanın çizgi film karakteri olarak sahnelere çıkan Caillou ve yeniden çocukların karşısına çıkmaya başlayan Keloğlan’ın karşılaştırmasını yapmaya çalıştığımız bu çalışmamızda önce malzemelerin karşılaştırmasını yaptık. Gördük ki, bu konuda eksiğimiz yok ve hatta fazlamız var. Sonra elimizdeki malzemeyi neden yeterince kullanamadığımızı irdeledik ve çözümler sunmaya çalıştık. Bu noktada da konuyla ilgisi bulunan disiplinlerin birbiriyle kolektif çalışmadığını gördük. Yapılan kimi bireysel çalışmaların da bu önemli kültür öğemizi yaygınlaştırmak için yeterli olmadığını gördük. Yapılan çalışmaların kurumlar bazında da desteklenmeyişi sonuca gidilmesini engelleyen önemli bir faktör olarak çıktı karşımıza. Oysaki o da bir çizgi film karakterinden ibaret olan Caillou, kolektif çalışma ve desteklerle çok şeyi başarmış, milli kültüre ve milli ekonomiye katkı sağlamış olarak gözler önünde durmakta.

Sanıyoruz ki bütün bu yapılabilecekler gerçekleştirildiğinde ve sonuca ulaştıkça daha yeni fikirleri doğuracak ve bize yeni kapılar açacaktır. Zamanın teknolojik imkânlarından faydalanarak bunu lehimize çevirip, teknolojinin halkbilimi öğelerimizi yok etmesini önleyebilir hatta teknolojiyi halkbilimi için hizmetkâr haline getirebiliriz. Ama sanırım bütün bunların yapılabilmesi için çok önemli üç şeye ihtiyacımız var: İNANÇ, İSTEK, ÇALIŞMAK…

PDF Formatında İndirmek İçin Tıklayınız” Biz Kaybettik Onlar Buldu Keloğlan da Caillou Oldu”

 KAYNAKÇA

ALANGU, Tahir. (2011), Keloğlan Masaları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

BORATAV, Pertev Naili. (1998), Zaman Zaman İçinde, İstanbul: Adam Yayınları.

BOYRAZ, Şeref. (2001) “Halk Kültürü Unsurlarının Televizyon Reklamlarında Kullanılması”, Milli Folklor, 49: 93-108.

BOYRAZ, Şeref. (2002), “Binbir Gece Masallarının Yeniden Yayınlanması Dolayısıyla”, Folklor/Edebiyat,  Sayı: 31: 248-252.

BOYRAZ, Şeref. (2008), “Sözde Anlatılanların Sürekliliği Üzerine Düşünceler”, Folklor/Edebiyat, 54: 105-118.

ÇIPLAK, Nilgün. (2005), “V. Propp’un Masal Çözümleme Yöntemi”, Türk Dili Dergisi, Sayı: 638.

DEMİR, Berrak. (2011), 2002 Sivas Doğumlu, İlkokul 3. Sınıfa gidiyor. (2011 Haziranında yapılan görüşme).

DEMİR, Büşra. (2011) 1982 Yozgat Doğumlu, Üniversite Mezunu, Resim Öğretmeni. (26.05.2011 tarihinde yapılan görüşme)

http://www.degisenkocaeli.com/33708/Caillou-hep-kel-kalacak.html

http://www.haberler.com/nasrettin-hoca-ile-keloglan-in-resimleri-okul-2686724-haberi/

http://www.haberx.com/caillou_kayu_devrimi%2819,w,7947,103%29.aspx

http://www.hossohbet.net/forum/masal-kahramanlari/14283-keloglan-keloglan-kimdir-keloglan-hakkında.html

http://www.kadinhaberleri.com/index.php?ctgr id=97&content view=21681

http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.2844/barbie-gidecek-keloglan-gelecek.html

http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.6177/isaret-diliyle-keloglan-masali.html

http://www.stv.com.tr/content.aspx?newsid=253

http://www.tr.wikipedia.org/wiki/Caillou

KARATAY, Halit. (2007), “Dil Edinimi ve Değer Öğretimi Sürecinde Masalın Önemi ve İşlevi”, Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, Cilt: 5, 3:463-475.

OĞUZ, M. Öcal vd. (2006), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ank: Grafiker Yayınları

ONG,Walter J. (2007), Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, (Çev. Sema P. Banun), İstanbul: Metis Yayınları.

YALÇIN, Alemdar, Gıyasettin Aytaş. (2008), Çocuk Edebiyatı, Ankara: Akçağ Yayınları.

YAVUZ, Muhsine Helimoğlu. (2009), Masallar ve Eğitimsel İşlevleri, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.


[1] Sözlü kültür ürünlerinin ne zaman ortaya çıktıkları kesin olarak bilinmemekle birlikte hangisinin daha önce var olduğu konusunda araştırmalar bir sonuca varmıştır. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.: (Boyraz 2008)

[2] Keloğlan tipinin ve Keloğlan masallarının öz malımız olması konusunda Tahir Alangu, bunun genel bir yargı olarak kullanıldığını, oysa bunun yanlış olduğunu, millilik kavramını “Keloğlan tipi ve masalları” şeklinden çok “Keloğlan tipi şu özellikleriyle millidir” şeklinde sınırlamak gerektiğini söyler. Geniş bilgi için bkz.: (Alangu 2011: 190-191)

[3] “Sözlü Anlatıların Sürekliliği Üzerine Düşünceler” isimli çalışmasında sürekliliğin nasıl sağlandığını anlatan Şeref Boyraz, bu ürünlerin aslını kaybetmeden, zamana ve tüketim talebine göre değişim ve gelişimini sembollerle ayrıntılı olarak izah etmiştir. Geniş bilgi için bkz.: (Boyraz 2008).

[4] 23 Nisan 2010’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle çocuklarla yaptığı sohbet sırasında başbakan Recep Tayyip Erdoğan, torununun da Caillou izlediğini ve onu çok sevdiğini söylemişti.

[5] Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.: (Boratav 1998: 14)

[6] Geniş bilgi için bkz.: (Bascom 1963)


Unutamam

UNUTAMAM

İstemiyorum zannetme

Olmuyor ki, unutamam

Evlat deyip hiç söyletme

Olmuyor ki, unutamam

 

Zaman erir, ömür biter

Aşk bu, mezara da yeter

Tüm sebepler onda biter

Olmuyor ki, unutamam

 

Yıllar sinemi kanatır

Pas dediğin çok acıtır

Gönül uslanmaz âşıktır

Olmuyor ki, unutamam

 

Süt emerken akıl yoktu

Ana vardı, gönül toktu

Sevgin yılan olup soktu

Olmuyor ki, unutamam

 

Değişmek mümkün hayatta

Sevgi biter mi zamanla

Bugün olmaz, yarın asla

Olmuyor ki, unutamam

 

Bu düzenle gitmez gemi

Gelen aratır gideni

Beni boş ver, lakin seni

Olmuyor ki, unutamam[1]

 

Semra Demir



[1] Abdurrahim Karakoç’un “Unutursun” isimli şiirine nazire olarak yazılmıştır. (2009)


Vatansın Çanakkale

VATANSIN ÇANAKKALE

Böyle tarihi günler unutulmaz asla

Vatan için savaştık canıla başıla

Suların da coştu mezar oldu düşmana

Ne yazık haine hüsransın Çanakkale

***

Geçilmez oluşun duyuruldu dünyaya

Tarihe yazıldı adın onurla şanla

Uğruna verilen nice canlar bağrında

Bu büyük zafere mekânsın Çanakkale

***

Canı gitti şehidimin kaldı imânı

İndiremez kimse minaremden ezânı

Sevdama şahit tutmuşum cümle cihânı

Vatan sarayıma sultansın Çanakkale

***

Nice emanetleri sakladın sevginle

Biliyorum yaşıyorlar şimdi seninle

Teslim Mevla’ya olacak vakti gelince

Sen binlerce şehide cansın Çanakkale

***

Dileğim odur kalanlara rahmet Hak’tan

Şehidimizdir, binlerce bağrında yatan

“TOPRAK EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATAN”

Sen de bu millete vatansın Çanakkale

 

Semra DEMİR

1996


Son Gidiş

 SON GİDİŞ

 

 İçimde bir acı fırtına kopar

Bulutlara şimşek çakar giderim

Bitmeyen arzular yolumu kapar

Çılgın bir sel gibi yıkar giderim

 

Anlarım eşitten farkını farkın

Biter yıllar süren ömrü merakın

Keder uzak olur mutluluk yakın

Yorgun kafesimden çıkar giderim

 

Çile denizinin görünür dibi

Alır beni yüreğimin sahibi

Geceyi süsleyen yıldızlar gibi

Ben de bir meşale yakar giderim

 

Bir gün tutku için hüsran yerine

Dalmak için hülya bahçelerine

Dostların ıslanmış çehrelerine

Son defa hasretle bakar giderim

 

O an zaman durur mekân silinir

Sonsuzluğa doğru nefes alınır

Ruhum bir damla su göğe salınır

Süzüle süzüle akar giderim

 

SEMRA DEMİR

 


Marşımız İstiklâl

MARŞIMIZ İSTİKLÂL

 

Düşmana boyun eğecekti millet

Diyecekti kaderimiz esaret

Öyle bir zaman geldi ki nihayet

İstiklâl doğru bakışımız oldu.

 

Çanakkale, Dumlupınar her yerde

Savaştı millet Ayşe’den Mehmed’e

Akılda tek hedef, gözler ilerde

İstiklâl gür haykırışımız oldu.

 

Düşmanlar bir bir temizlendi yurttan

Şehit kanıyla sulandı bu vatan

Ana rahmine düşer gibi ilk can

İstiklâl tekrar doğuşumuz oldu.

 

Unutmadık, unutmayız tarihi

Bizans’ı yok eden Sultan Fatih’i

Ve bu silkiniş uyandırdı bizi

İstiklâl asla dönüşümüz oldu.

 

Bu destanı biri yazmalı dedik

Görevi üstadım Akif’e verdik

Öyle bir coştu ki gönülden sevdik

Ve İstiklâl bizim MARŞIMIZ oldu.

Semra DEMİR

 

 


  • Mesnevi-i Manevi

    Bedeni her yana çeken, bakıştır. Erkeğe kadın bakışı verilirse sapık olur, kadına erkek bakışı verilirse yine sapık olur. Ama sana Cebrail bakışı verilirse kuş gibi semada yol alırsın. Arşa aşık olursun. Eşek huyu verilirse köşkün sadece ahır olur.

  • Şubat 2012
    P S Ç P C C P
        Mar »
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    272829  
  • Copyright © TÜRK HALK BİLİMİNDE YENİ DÖNEM. Tüm hakları saklıdır!
    Türkçeleştirme blogizma | Altyapı WordPress