Nisan, 2012 için arşiv

II. Meşrutiyet Dönemi Şiirimiz ve Şiir Kitapları

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ ŞİİRİMİZ ve ŞİİR KİTAPLARI

 GİRİŞ

            Her açıdan büyük bir kargaşanın, karışıklığın yaşandığı II. Meşrutiyet (1908-1923) dönemi edebî açıdan da o güne kadar görülmemiş bir hareketliliğin yaşandığı dönem olarak edebiyat tarihlerinde yerini alır.

            Bu karışıklık ve hareketliliğin en yoğun olarak tezahür ettiği edebî tür ise “şiir”dir. Fecr-i Âti ve Milli Edebiyat cereyanlarının etkinliği yanında Nâyilik ve Nev-Yunânîlik gibi farklı şiir hareketleri de bu dönemde “milli” bir şiir oluşturma çabalarının örnekleridir.

Fecr-i Âti’nin dağılmasının hemen ardından ve önce “dil”de millileşme çabasıyla başlayan Milli Edebiyat cereyanı 1914’ten sonra şiir alanında da aynı amaçla çalışmalara başlar. Fakat bu, aynı zamanda büyük tartışmaların da başlangıcı olur. Ziyâ Gökâlp “hece” ile şiir yazılması için ciddi şekilde çalışır. Bir taraftan kendisi bu tür şiirler yazan edip diğer taraftan da genç şairleri bu yönde etkilemeye başlar.

Bir yanda böyle bir cephe oluşurken diğer yanda “şiir şekilden ibaret değil” diyen ve şiirlerini “aruz”la yazmakta ısrar eden şairlerden oluşan başka bir cephe de dikkat çekmeye başlar. Mehmet Âkif, Yahyâ Kemâl, Ahmet Hâşim, Cenap Şehâbeddin gibi büyük şahsiyetler bu isimlerdendir.

Tartışmalar şekille sınırlı kalmıyor “millilik” anlayışında da sorunlar yaşanıyordu. Milli olmayı dille sınırlayanlar, “esas millilik Osmanlıya dönüştür” diyenler, daha ileri gidip bunu Yunus Emre, Mevlana gibi isimlerin eserlerindeki mistik duygularda arayanlar karmaşanın oluşmasına etki eden gruplardan bazılarını oluşturuyorlardı.

İşte böylesine karışık ve hareketli bir dönemde şiir, çeşitli merhalelerden geçecek ve Türk şiiri, belki de en verimli dönemini yaşamış olacaktı.

1.1.  II. Meşrutiyet’e Kadarki Dönemde Türk Şiiri

Türk edebiyatında edebî toplulukların veya edebî faaliyetlerin başarısı/etkisi genellikle “şiir”le ölçülmüştür. Hatta denilebilir ki, Türk toplumunda edebiyat denilince akla ilk, manzum eserler gelir.

İşte toplumumuzda edebî anlamda böylesi bir öneme haiz olan şiir, II. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar türlü merhalelerden geçmiş, türlü tartışmaların odak noktası olmuştur. Saray ve çevresindeki aydınlar arasında, İran ve Arap edebiyatlarının ciddi etkisiyle, teşekkül eden Divan şiiri ve 17. yüzyıl sonlarına doğru başlayan mahallileşme hareketi sonucu tekrardan gün yüzüne çıkan, eski önemine yaklaşan Halk şiiri arasındaki ilişki, bu merhalelerin ilki sayılabilir. 17. yüzyıla kadar şiir, aruz vezni ile yazılan, Arapça ve Farsça terkiplerin hâkim olduğu ve ancak yüksek zümrenin anlayabildiği bir edebi türdü. Nedim’le başlayan mahallileşme hareketi ile yabancı etkilerden kurtarılmaya çalışılan şiirimiz, bu hareketin başarılı denebilecek sonuçları ve Halk şairine ve şiirine olan ilginin tekrar canlanması sayesinde 17. yüzyılı Halk şiirinin en parlak dönemi haline getirmiştir.

Yine Tanzimat döneminde bir başka edebi çaba edebiyat tarihimizde yerini alır. Şinâsi, Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl’in başını çektiği bu hareket yeni bir şiir dili gayretine girer. Şinâsi’nin Avrupa dönüşünde başladığı “sâfî Türkçe” çabası, ne yazık ki, istediği başarıya ulaşamamıştır. “Eşek ile Tilki, “Arı ile Sivrisinek” gibi bazı manzumelerinde ve bazı müfred şiirlerinde konuşma diline yaklaşsa da ifadeyi kuruluktan kurtaramamıştır.

Koyamam kargayı bülbül yerine

  Çiçek açmış dikeni gül yerine”  

 

“Kişiye her işi a’la görünür

 Kuzguna yavrusu anka görünür” (Akyüz, 1986: 20)

Ziyâ Paşa yazdığı birkaç heceli şiirleri dışında eskiye bağlı kalmış, Şeyh Gâlip etkisinde şiirler vermiştir. Düşünce olarak modernleşmeyi savunan şair, bunu şiirlerine aktaramamıştır. Kenan Akyüz’ün ifadesi ile; “Düşünceleri ile inkılapçı olan Ziyâ Paşa, duyguları ile tamamıyla alışkanlıklarına bağlıdır.” (Akyüz, 1995: 46) Belki de dönemin en çok yeniliği “vatan şairi” Nâmık Kemâl’de görülür. Hak, hukuk, hürriyet, vatan gibi birçok yeni kavram Türk şiirinin konusu olur. Fakat tüm bu çabalar dönemin şiirlerini Divan şiiri etkisinden kurtaramamıştır. Şiir zevklerine bu kaynaklardan beslenerek erişen şairler, fikren modernleşmeyi savunsalar da bunu şiirlerine yansıtma konusunda başarılı olamamışlardır.

Tanzimat edebiyatı döneminde başlatılan modernleşme çabası Servet-i Fünûn döneminde büyük bir hızla ilerler. Tevfik Fikret’in başında bulunduğu topluluk ilk olarak Divan şiirinin etkisinden sıyrılmakla işe başlar. Yeni şekiller (sone, terza-rima gibi) şiire girer. Sadece şekilde değil konularda da değişikliğe giden topluluk, önceki dönemin “her güzel şey” şiire konu olabilir anlayışını “her şey” şiire konu olabilir şeklinde genişletmiştir. Aşk ve tabiat konularının önemli yer tuttuğu anlayışta sosyal ve metafizik konulara pek yer verilmez. Servet-i Fünûn’un belirgin özelliği olan maraziliği “belli bir devrin hastalığı” olarak nitelendiren Kenan Akyüz’ün şu ifadeleri topluluğun Fransız şiirinin etkisiyle yapmaya çalıştığı modernleşme çabasının, aslında Türk şiirini belli bir kesimin anlayabildiği sınırlı bir çerçeveye mahkum ettiğini açıklar niteliktedir: “XIX. Yüzyıl Fransız şiirinin romantizmden sembolizme kadar türlü merhalelerini tanımış ve o kanalda yeni bir duyuş ve hayal kuruş tarzı, yeni bir zevk ve estetik getirmiş olan Servet-i Fünun şairleri,  bunlarla birlikte, beğendikleri birçok hayalleri de getirmeyi ihmal etmediler. Bunların ifadesi için yeni bir vokabüler zarureti doğunca Türk şiirinin vokabülerini yeni baştan ele almak zorunda kaldılar. Şiir dilindeki Arapça ve Farsça kelimelerin sayısını biteviye çoğaltmakla suçlanan bu aykırı çalışma ve “sanatkârâne üslup” gayesi ile yapılan çabalar Servet-i Fünûn şiirini ancak sınırlı bir aydın topluluğun anlayabileceği bir duruma getirdi.” (Akyüz, 1995: 94)

Şiiri üst zümre için yapılmış bir edebi tür haline getiren Servet-i Fünûn’da şiir, Tanzimat şiirinden hem dil hem şekil hem de anlayış bakımından büyük farklılık gösterir. Türk dilinde kapalı ve açık olarak var olan hece anlayışı bu dönemde üçüncü bir hece olan “uzun hece” ile farklılık kazanır. İlerleyen dönemde büyük tartışmalara sahne olacak “milli vezin” meselesinin çıkışı kabul edilecek anlayış, bu dönemde en çok Tevfik Fikret’in şiirlerinde kendini bulur. Servet-i Fünûncular aruzu yalnızca şiir anlayışlarındaki musikiye elverişli olduğu için, severek kullanmışlardır. Edebiyatımız için yeni olan “sone” yine bu topluluğun rağbet ettiği şekillerdendir ve en güzel örnekleri Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin tarafından verilir. Kafiye anlayışları da şiir anlayışlarındaki musikiye paralel olarak sese dayalıdır. Nihad Sami Banarlı’nın ifadesi ile; “Onlar bu anlayışı Recaizâde ile birlikte, kafiye göz için değil, kulak içindir, sloganıyla ifade ediyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1019)

İşte böyle farklı anlayışlarla şekillenen, zaman zaman eskiye dönüşlerin olduğu, kimi zaman Batılılaşma çabasıyla ele alınan, gelişimi değişimine paralel olan ve ne yazık ki, tam olarak “bizim şiirimiz” diye adlandırabileceğimiz bir standarda ulaşamayan Türk şiiri, önemli bir döneme daha “sessiz” bir geçiş yapacaktır.

Sessiz bir geçiş diyoruz, çünkü 1901-1908 arasında Servet-i Fünûncular oldukça sessiz kalmış, kendilerinden beklenen hamleyi yapmamışlardı ve bu sessizliğe şiir sevenler daha fazla sessiz kalamayacaklardır…

1.2.  Şiirde Yeni Dönem: “Fecr-i Âti”

II. Meşrutiyet’in ilanından, daha doğru bir ifadeyle, Kânûn-i Esâsî’nin yürürlüğe girmesiyle Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesinden sonra bir kısım şiir sevenler Edebiyât-ı Cedide şairlerinin sessizliğine bir tepki olarak yeni bir anlayış ortaya koyarlar. Beyannâmelerinde kendilerini Fecr-i Âti olarak adlandıran ve içinde Edebiyât-ı Cedide şairlerinden Celâl Sâhir ve dönemin genç şairleri Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü gibi isimlerin de bulunduğu bu topluluk, asıl çıkışın Edebiyat-ı Cedide şairlerince yapılması gerektiğini fakat onlardan bir hamle gelmeyince buna mecbur kaldıklarını ifade ederler. Bu konuyla ilgili olarak Nihad Sami Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin Servet-i Fünun dergisinde yayınlanan makalesindeki şu ifadeler Fecr-i Âti’nin çıkışını açıklar niteliktedir: “Düşünülmelidir ki, Edebiyât-ı Cedide’den sonra hürriyet ilan edilmiş ve yeni sanat eserlerinin meydana gelmesini icap ettirecek şartlar ve sebepler hasıl olmuştur. İlk nazarda bu yeni şartlar dahilinde yapılacak yeni edebi hareketlerin Edebiyât-ı Cedide üstadları tarafından yapılması lazım geldiği akla geliyorsa da, işte onlar, hürriyetin ilanından beri susuyorlar.

… Biz onların artık bir hareket yapmak durumunda olmadıklarına kâani olarak yeni hareketin nesl-i âhir tarafından yapılması gerektiğine inandık.

… Bu yeni edebiyatı vücuda getireceklerin kalemleri hiç şüphesiz ki, eski neslin miraslarına sahiptir. Ancak, bazılarının söylediği gibi nesl-i âhir eski neslin istihâlesi değildir. Ve mutlaka değişmiş bir tarafı vardır.” (Banarlı, 1971: 1094-1095)

Sonraları eskinin devamı olmakla ve Servet-i Fünûnculardan farklı bir şey yapmamakla suçlanacak olan bu –büyük oranda- şiir topluluğu Fuad Köprülü’nün dediği gibi bir değişiklik yapabilecek miydi? İşte bu soruya cevap olması bakımından şimdi de Fecr-i Âti’nin şiir anlayışına bir bakalım.

1.2.1. Fecr-i Âti’nin Şiir Anlayışı

Birçok edebiyatçı tarafından (Akyüz: 1995, Banarlı: 1971, Doğan: 2007) Servet-i Fünûn’un devamı olarak kabul edilen Fecr-i Âti, şiir yönüyle de kendinden önceki anlayışı devam ettirme eğilimindedir. Şiirde Servet-i Fünûncuların benimsediği temalar, aşk ve tabiat Fecr-i Âti şiirinde de kendini gösterir. Vezin olarak aruz kullanılır. Servet-i Fünûn şairlerine ait olan karamsarlık, marazilik Fecr-i Âti şiirinde daha ileri safhada görülür. Şekil olarak öncekileri devam ettiren topluluk serbest müstezadı daha serbest kullanmış ve böylece Fransız sembolistlerindeki serbest şiire iyice yaklaşılmıştır. Servet-i Fünûn şairleriyle Fecr-i Âti şairleri arasındaki belirgin tek farkı Kenan Akyüz şöyle ifade eder: “Tek fark Servet-i Fünûn şairlerinin anlamaya çalışmadıkları ve belki de anlayamadıkları Fransız sembolistlerini Fecr-i Âti’nin daha yakından tanımaya çalışması ve bunun kısmen gerçekleştirilmesidir. Bu topluluğun bazı şairlerinde sembolist şiirin bazı özelliklerine rastlanması, bu kısmî tesirin delilleridir.” (Akyüz, 1995: 156)

1.2.2. Fecr-i Âti Şairleri ve Şiirleri

Bir edebi topluluğun sınırlarını çizmek ve bu sınırlara göre kimi isimleri topluluğa dahil edip kimilerini de bunun dışında bırakmak hem çok mümkün değil, hem de doğru değil.

Zira şairler, toplulukların bazen bir özelliğini bazen birden fazla özelliğini benimsemiş olabiliyorlar ve biz bu bir özelliğinden dolayı şairi topluluk içinde sayabiliyoruz. Şimdi biz de böyle kesin çizgiler çizmemekle birlikte, genel kanı olarak, topluluk içinde isimleri zikredilen bazı önemli şairlere yer vereceğiz.

1.2.2.1. Ahmet Hâşim (1883-1933):

Fecr-i Âti’nin en önemli isimlerinden olan Ahmet Hâşim, Fransız sembolizminin Türk edebiyatındaki temsilcisi olarak kabul edilir. Banarlı’ya göre Hâşim; “Kısmen Servet-i Fünûn şiirini, kısmen Fransız sembolizmini hatta kısmen de Türk Divan şiiri tesirlerini kendi şair benliğinde birleştirerek şiir dünyamıza musikili ve orijinal bir söyleyişle tılsımlı terennümler bırakmaya muvaffak olmuş, kudretli bir şairdir.” (Banarlı, 1971: 1163)

Bir yandan babasının sert mizaçlı, diğer yandan annesinin hasta olmasıyla çocukluğu, farklı duyguların karışıklığı içinde geçen şairin çocukluk anıları şiirlerindeki ilk temayı oluşturur. Fecr-i Âti’nin asıl temalarından aşk ve tabiatı şiirlerinde tema olarak kullanan şair özellikle annesiyle geçirdiği hüzünlü günleri birçok şiirine konu etmiştir.

Bir hasta kadın, Dicle’nin üstünde, her akşam

  Bir hasta çocuk gezdirerek çöllere, gül-fam

  Sizler uzanırken , o senin doğmanı bekler.” (“O” şiirinden alınmıştır. Akyüz, 1986: 621)

“Çöller”, “Sensiz”, “Hazan” gibi birçok şiirinde rastladığımız bu durum Hâşim’in çocukluğunun etkisinde kalışının ifadesi olmanın yanında sert mizaçlı olan babasından uzaklaşırken annesine daha fazla yaklaşma ihtiyacından da kaynaklanmaktadır.

Hâşim için şiirde musiki ön plandadır. Şiir için anlamı gereksiz bulan şair “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirine yapılan “kapalılık” eleştirileri üzerine daha sonra “Piyale”nin önsözüne koyduğu “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” isimli bir makale yayınlar. Şiir görüşlerini anlattığı bu makalede, “Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır.” diyen şair şiirde mana aramanın anlamsız olduğunu öne sürer. Şairin sözü demek olan şiiri resullerin sözü gibi açıklanması gereken bir söz olarak algılar. Şiirde mana aramak, eti için bülbülleri öldürmektir, düşüncesinde olan şaire göre herkesin anladığı şiiri yazmak, düşük seviyeli şairlerin işidir. (Doğan, 2007: 496)

Sembolizmle bu yakınlığına rağmen Akyüz’e göre Hâşim sembolist bir şair değildir: “Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuur-altında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında “yakınlık” vardır. Ancak sembolist şiirin esas unsuru olan sembol Hâşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan, Hâşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür.” (Akyüz, 1995: 157)

İlk şiiri 1901’de yayımlanan şair, 1908’e kadar eski şiirin etkisinde eserler verir. Hamid, Muaalim Nâci, Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin’den etkilenen şair bu arada Fransa’yı görme, tanıma fırsatı bulur ve Fransız sembolist şiirini içselleştirmeye başlar. 1908’den itibaren ise artık etkilendiği tüm şiir yaklaşımlarını kullanarak kendine has bir üslup yakalamış ve Fecr-i Âti dağıldıktan sonra da etkin bir şair olarak Türk edebiyatındaki yerini korumuştur.

Şiir kitapları: Göl Saatleri (1921), Piyale (1926)

 

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân.

Güller gibi… sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân;

Gün doğdu yazık arkalarında!

 

Altın kulelerden yine kuşlar,

Tekrârını ömrün eder i’lan.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,

Âlemlerimizden sefer eyler?…

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!” (Piyale, Akyüz, 1986:619-620)

1.2.2.2. Emin Bülend Sedaroğlu (1886-1942):

Fecr-i Âti dışında başka bir edebi faaliyete katılmayan bir başka isim de Emin Bülend’tir. Hassasiyeti ve içine kapanıklığı ile Ahmet Hâşim’i andıran şair, erken yaşta annesini kaybetmiş, bu acıyı ömrünün sonuna kadar hissetmiştir. “Çöller” isimli şiiri Ahmet Hâşim’in “Şi’r-i Kamer”inin etkisiyle yazılmıştır. Şiirlerindeki ifade tarzı ile tam bir Fecr-i Âti şairi olan Emin Bülend, ferdi konular kadar toplumsal konuları da şiirlerine konu etmiştir. Özellikle Trablusgarp ve Balkan savaşları zamanında yazdığı şiirleri “Kin, Hisarlara Karşı ve Hatif Diyor ki” milli duyguları canlandırmış ve büyük ilgi görmüştür.

Göster semayı mağribe yüksel de alnını,

Dök kalb-i sâf-ı millete feyz-i beyânını…

Al bayrağınla çık yürü, sağken zafer-nümâ,

Bir şehid olunca da olsun kefen sana…

 

Ey makber-i muazzam-ı ecdadı titreten

Düşman sedâsı, sus, yine yükselme gölgeden.

Düşman! Hilâl-i râyet-i İslam’a hürmet et!

Toplar boğar hitabını dağlarda âkıbet.” (“Kin” şiirinden alınmıştır, Akyüz, 1986: 663)

Çok hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan şair eleştirilmekten korktuğu için hayatta iken şiirlerini yayınlamamıştır. Ölümünden sonra 1943’te Salih Zeki Aktay tarafından Semih Lütfi Kitabevi’nden “Emin Bülend’in Şiirleri” adıyla bastırılmıştır.[1] (Doğan: 2007, Banarlı: 1971, Akyüz: 1995)

1.2.2.3. Tahsin Nahid (1887-1919):

Fecr-i Âti şiirinin tüm özelliklerini şiirlerinde yansıtan şair edebiyat alanında şiir ve tiyatro türünde verdiği eserlerle tanınır. Şiirlerinde Ahmet Hâşim etkisi görülen şairin ilk şiiri “Sebavet” 17 yaşında, 1904’te yayınlanır. Şiir hayatına Fecr-i Âti’ye katılmadan başlayan Tahsin Nahid için Büyükada çok önemlidir. Şiirlerinde sıkça yer verdiği Büyükada sevdası onun “Ada Şairi” olarak tanınmasını sağlamıştır. Topluluğun ilk kitap çıkaran ismi, şiirlerini “Ruh-ı Bî-kayd”[2] başlığı ile 1908’de kitap haline getirmiştir. Rıza Tevfik ve Yahya Kemâl etkisi de görülen şairin son şiirlerinde dilinin sadeleşmesinde Rıza Tevfik önemli etki etmiştir. (Doğan, 2007: 503)  Kısa ömründe edebiyat adına ümit vadeden eserler veren şair, Diğer şiir kitabına “Kırlar ve Denizler” ismini  verir. (Banarlı, 1971: 1095)

Şiir mi istediniz? Dinleyin bu giryeleri:

Şiir… şiir denilen bir  zavallı hülyadır,

Adeta bir sevimli rü’yadır…

Asabî

Bir kadın hisseder derinliğini!…

Ba’zı eş’âr öyle mübki ki

Büsbütün bir veremli sevdâdır.

 

Hayır, hayır güzelim şi’rimiz  kadındır hep.

Menekşe gözleri ufkun derinliğinde güler,

Karanfil ağzı da bir şi’r-i nev-zemin söyler;

Ve kalbimiz dinler,

Kalan da nakl eyler

Bütün o gözlerin umkunda titreyen râzı!…” (“Şiir”, Akyüz, 1986: 632)

1.2.2.4. Mehmet Behçet Yazar (1888-1980):

1908’den sonra şiir yazmaya başlayan ve Fecr-i Âti topluluğuna katılan şair, topluluğun prensiplerine bağlı kalmıştır. Ferdi temaları tercih eden şairin şiirlerini iki dönemde ele alabiliriz. Ahmet Hâşim ve Cenap Şehabeddin’in etkisi görülen ilk dönem şiirlerini “Erganun” (1911) isimli kitabında toplar. Konuşma dilinin özellikleri görülen ikinci dönem şiirleri ise “Yumak” (1938) adlı kitabında yayımlanmıştır. (Doğan: 2007, Akyüz: 1995)

1.2.2.5. Fazıl Ahmet Aykaç (1887-1967):

Fecr-i Âti şairlerinden olan ve mizahî-hiciv tarzının temsilcisi kabul edilen şair, birçok dergi ve gazetede çeşitli konularda yazılar yazmış olmasına rağmen şöhretini övgü ve yerginin bir arada bulunduğu mizahî şiirlerine borçludur. Divan şiirinin tekniğinden yararlanan şair için Nihad Sami Banarlı’nın şu tespitleri önemlidir: “Devrinin meşhur şahsiyetleri ağzından fakat divan şairlerinin meşhur şiirlerindeki vezinler, kafiyeler hatta söyleyişlerle tertip ettiği manzumeleri, mizahla nazireciliği birleştiren yeni bir çeşni mahiyetindedir. Onun eski, yeni tanınmış şair ve nâsirlerinin üslubunda, onların şiirlerini aynen söyleyebilmek nüfûzu bilhassa dikkate değer.” ( Banarlı, 1971: 1097-1098)

Şiir kitapları: Divançe-i Fazıl der Vasf-ı Efâzıl (1911), Harman Sonu (1919)[3]. (Doğan: 2007) 

1.3.  Şiirde Yeni Bir Anlayış: “Milli Edebiyat”

Milli Edebiyat’ı, kendinden önceki ve belki kendinden sonraki edebi topluluklardan ayıran en büyük özellik, ilk başta bir “dil” hareketi olarak ortaya çıkmasıdır. Dönemin siyasi durumunun da etkisiyle bir “milli şuur” ortaya çıkmış, bu ilk olarak dili millileştirme eğilimiyle kendini göstermiştir. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin gibi önemli ediplerin başını çektiği bu anlayış Fecr-i Âti’nin dağılması üzerine ve hatta Fecr-i Âti’nin ferdiyetçi bakışına bir tepki olarak 1915 sonrası şiirde de bu yönde bir gayret başlatmıştır. Dil hareketi ile başlayan bu akımın şiire getireceği ilk yenilik elbette dilde sadeleşme olacaktı. O zamana kadar Halk şiiri ve Tekke şiirinde var olan “hece” vezni artık aydınların da rağbet gösterdiği bir vezin olmalıydı. Türkiye Türkçesine uygun olmadığı düşünülen “aruz” ise şiirimizden uzaklaştırılmalıydı.

İşte, genç şairler tarafından şiirin millileştirilmesi bu şekilde algılanmış, bu fikri ortaya atanların asıl amaçları yolundan, neredeyse, sapmıştı.

1.3.1.     Millileşme Çabasının Şiire Yansıması

Önce bir dil hareketi olarak ortaya çıkan Milli Edebiyat’ta, şiir dilinde değişikliğe gidilmesi kaçınılmazdı. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin’in önderliğini yaptığı “yeni lisan” yanlıları dilimizdeki Acem ve Arap etkisinin azaltılması, şiirlerimizin sâfî Türkçe ile yazılması gerektiğini söylüyorlardı. Ziyâ Gökâlp önce kendisi bu yönde eserler vermeye başlıyor, sonra da genç şairleri bu yönde hareket etmeleri noktasında uyarıyordu.

Güzel dil Türkçe bize,                      Lisanda sayılır öz

Başka dil gece bize.                           Herkesin bildiği söz.

İstanbul konuşması                            Mânâsı anlaşılan

En saf, en ince bize.                           Lûgate atmadan göz.

Uydurma söz yapmayız,                    Açık sözle kalmalı,

Yapma yola sapmayız,                       Fikre ışık salmalı;

Türkçeleşmiş Türkçedir;                    Müteradif sözlerden

Eski köke tapmayız.                           Türkçesini almalı.

 

Yeni sözler gerekse,                           Yap yaşayan Türkçeden,

Bunda da uy herkese.                        Kimseyi incitmeden.

Halkın söz yaratmada                        İstanbul’un Türkçesi

Yollarını benimse.                              Zevkini olsun yeden.

 

Arapça’ya meyl etme,                                    “Gayn”lı sözler emmeyiz,

İran’a da hiç gitme;                           Çocuk değil memeyiz!

Tecvidi halktan öğren,                       Birkaç dil yok Tûrân’da,

Fasîhlerden işitme.                            Tek dilli bir kümeyiz.

 

Tûrân’ın bir ili var                             Türklüğün vicdânı bir,

Ve yalnız bir dili var.                         Dini bir, vatanı bir;

Başka dil var diyenin,                        Fakat hepsi ayrılır

Başka bir emeli var.                           Olmazsa lisânı bir.[4] (“Lisân”, Akyüz, 1986: 705-706)

Bir yandan Ziyâ Gökâlp, Ali Canip ve Ömer Seyfettin, dilde yapmaya çalıştıkları bu ihtilalle dikkatleri üzerlerine çekerken bir yandan da birçok önemli edibin (Fuad Köprülü, Cenap Şehâbeddin,  Yakup Kadri, Halit Ziya, Süleyman Nazif) sert tepkisi ile karşılaşırlar. Onlar, dilde sadeleşmenin zamanla ve tabiî olarak gerçekleşebileceğini, bunun terkipleri atıp dilin yoksullaştırılmasıyla olmayacağını savunuyorlardı. Onlara göre, “yeni lisan” hareketi sadece sınırlı bir grubun dile müdahalesiydi. Edebiyat dili olamayacağını söyledikleri bu dilin ancak bilim dili olabileceğini, onunla da edebi eser vermenin mümkün olmadığını savundular. (Çetişli, 2007: 164)[5]

Fakat daha sonra Fuad Köprülü, Nihad Sami’nin ifadesiyle: “Yeni lisancıların kelime katliamına girmeyip Türkçeye tam bir istiklâl verileceği prensiplerini öğrenince bu makbul harekete hatta iştirak etmiştir.” (Banarlı, 1971: 1125)

Milli Edebiyat şairlerinin kendilerini halka kabul ettirme çabalarının yoğunlaştığı 1911-1917 yılları Türk şiiri için bir karışıklık dönemidir. Bir taraftan dağılmış olan Fecr-i Âti’nin önemli isimleri (Ahmet Hâşim, Emin Bülend) şöhretlerini sürdürmeye çalışıyor, bir taraftan da Tevfik Fikret, Cenap Şehâbeddin gibi Edebiyât-ı Cedide şairleri varlıklarını koruyordu. Bununla birlikte hiçbir cereyana katılmayan fakat büyük bir şöhret sahibi olan İstiklâl şairi Mehmet Âkif başka bir anlayışla şiirde yükseliyordu.

Böylesi karışık bir ortamda “millilik” özelliğini Yeni Lisancılara bırakmak istemeyen ve Rübâb dergisi etrafında toplanan bir kısım genç şair (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Hakkı Tahsin vd.) de şiirde başka yollar denemeye çalışıyorlardı. Milliliğin eskiye dönmekle olacağını ve bunun da Yunus Emre, Mevlânâ gibi isimlerin kullandığı samimi, lirik ve mistik anlayışın şiire yansımasıyla mümkün olacağını söylüyorlardı. Sembolleri olan ney’den dolayı adlarına Nâyiler diyen bu grup tutunamamış ve kısa sürede dağılmıştı.

Aynı sene, amaçları yine geçmiş kaynaklara dönerek bir çığır açmak olan bir başka şair grubun (Yahya Kemal, Yakup Kadri) ortaya attığı Havza Edebiyatı da yine kısa ömürlü olmuştur. Eski Yunan Medeniyeti ile kurdukları ilişki sebebiyle kendilerine Nev-Yunâniler diyen grubun anlayışını Yahya Kemâl’in yazdığı birkaç şiir (Sicilya Kızları, Biblos Kadınları) temsil etmeye çalışmıştır. (Akyüz, 1995: 169-170)

1.3.1.1. En “Milli” Vezin Hangisi? “Hece-Aruz Tartışmaları”

Edebiyat sahnesine adım atar atmaz birçok tartışma ve tepkilerin odağı olan Milli Edebiyat cereyanı, dil meselesinin yanında ciddi bir vezin tartışmasının da ortasında kalmıştır. Ortasında diyoruz, çünkü bu meselenin bir tarafında milliliği “şekil”le sınırlamak istemeyen ve “Türk aruzu”nu şiirlerinde kullananlar (Yahya Kemal, Fuad Köprülü), bir tarafında ise milli vezin “hece”dir diyenler (Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Orhan Seyfi, Halit Fahri, Yusuf Ziya vd.) duruyordu.

Milliliği hecede arayanların durumunun siyasi başarısızlıklar ve çeşitli ızdıraplarla sarsılan gençliğin, milli olan her şeyi güzel bulması olarak niteleyen Nihad Sami Banarlı durumu şu ifadelerle yorumlar: “Genç Türk gönülleri milli olan her şeyi en güzel bulmaya elverişli bir ruhla hece veznine sarılmış ve milli kültürleri en çok bu kadarına yettiği için hatta milli edebiyatı “milli vezin” sanacak kadar, hece vezniyle söylemiş olmayı milli eser vermiş olmak manasında anlamışlardı.” (Banarlı, 1971: 1130)

Oysaki Milli Edebiyat’ın vücuda gelmesinde değilse bile ilerlemesinde büyük tesirleri olan iki önemli şahsiyet, Fuad Köprülü ve Yahya Kemâl milli edebiyat düşüncesinin sadece bir vezin ya da şekil meselesinden ibaret olmadığını yüksek sesle dile getiriyorlardı. Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin “Milli Vezin” makalesinde yer alan ifadeleri şöyle: “Milli Edebiyat cereyanı yalnız bir vezin yahut sadece bir şekil meselesinden ibaret değildir. Milli hayatın bütün unsurlarında, hukukta, ahlakta, iktisadiyatta, bediiyatta birbirleriyle hemâhenk olarak yapılması şiddetle icab eden geniş bir inkılap, çok büyük bir tertip vardır ki, milli vezin ve milli edebiyat meselesi de işte bu tertibin küçük bir parçasından ibarettir.” (Banarlı, 1971: 1130)

Köprülü ile paralel görüşleri savunan Yahya Kemâl sanatta hedefin şiir söylemek olduğunu, vezninse ancak bir alet görevini yerine getirdiğini söyler. Ona göre bir hece-aruz tartışması çıkarmak lüzumsuzdur. Asırlardan beri hiç çarpışmadan yan yana devam eden bu iki vezni kardeş nehir Fırat ve Dicle’ye benzeten şair, bu tartışmalar arasında şiirin yok oluşuna üzülmekteydi. (Banarlı, 1971: 1131)

Hece-aruz tartışmalarını 1800’lerin sonlarından başlatan ve 1940’lara kadar getiren İsmail Çetişli, yapılan teorik çalışmaların yanında modern Türk şiirinde hece veznine dönüş hareketini 1897’den sonra Mehmet Emin’in başlattığına dikkat çeker. Mehmet Emin “Cenge Giderken –yahut- Anadolu’dan Bir Ses” isimli manzumelerini heceyle yazmış ve ömrü boyunca heceden vazgeçmemiştir.

Ömer Nâci ile hece-aruz tartışması yapan Rıza Tevfik, meseleyi sadece tartışma zemininde bırakmaz ve şiirlerini hece ile yazar. Hatta Çetişli’nin ifadesi ile o hece vezninde Mehmet Emin’den daha başarılıdır. Burada Çetişli’nin Hasan Kolcu’dan[6] aktardığı şu ifadelere de yer verelim: “Mehmet Emin’in Türkçe şiirlerinin neşri, hece vezniyle ve sade Türkçe ile şiir yazmayı yaygın hale getirir. Mehmet Emin’in üslubunu taklit ederek veya tesirinde şiir yazanların yanında (A. Nihat, Tırnovalızâde, Mustafa Celal, Hüseyin Avni, Ahmet Rıfkı, Kemal Hüzni vb.) halk şiirini- bilhassa türküleri örnek alarak- hece vezinli şiirler yazanlar çoğalır.” (Çetişli, 2007: 180)

Hece vezni ile yazmaya başlayan diğer bir grup ise daha sonra “Hecenin Beş Şairi” diye adlandırılacak olan Halit Fahri, Enis Behiç, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz’dir. Çetişli’nin Yusuf Ziya’nın[7] bir eserinden aktardığı bilgiye göre Bilgi Derneği’nde Ziyâ Gökâlp ile tanışan bu isimler hece ile şiir yazmaya başlarlar. Daha sonra Halit Fahri[8] aruza veda edecek ve bu isimde şiir yayınlayacaktır. (Çetişli, 2007: 181-183)

Vedâ, ey yâr-ı cân, senden de ayrılmak mukaddermiş,

Benim bak sernüviştimde bu hicranlar da beklermiş.

Hisâb ettim, otuz beş yıl ‘mefâîlün’ demiş gönlüm,

Meğer bir gün bu zahmetler hebâ olmak mukaddermiş.” (Aruza Vedâ, Akyüz, 1986: 352)

Hece ve aruz tartışmaları böylesi bir şekilde sürüp giderken, Yahya Kemâl’in “hedef şiir söylemek” sözüne karşılık hedefi “milli şiir” söylemek olanlar tarafından eskiye ait tüm unsurlar reddedilirken Fuad Köprülü Avrupa’da edindiği bilgi birikiminin de etkisiyle durumu şöyle özetliyordu: “Hayatta daima iki zıd cereyan olabilir, bunlardan hangisinin daha kuvvetli ve istikbâl üzerinde nüfuzlu olduğunu anlamak için ikisi de ayrı ayrı ölçülür; hangisi mütezaid bir silsile takip ediyorsa, istikbâlde hâkim olacak mutlaka odur.” “Dün denilecek kadar yakın bir mazide hece vezniyle yazılan eserler aruzla yazılanlara nispetle yüzde bir nispetinde idi. Halbuki beş-altı seneden beri bu nispet tezayüd ede ede bugün en aşağı yüzde kırka çıktı.” “Muarızlar istedikleri kadar bağırmakta serbesttirler, milli vezin, yani milli edebiyatın galebesi, yarın için artık içtinab kabul etmez bir zarurettir.” (Banarlı, 1971: 1131)

Banarlı’ya göre netice bu iki üstadı da haklı çıkarmıştır: “Fuad Köprülü’nün tahmini doğru çıkarak kısa bir zaman sonra hece vezni aruza karşı kâhir bir galebe kazandı. Fakat gittikçe güzelleşen ve bir Türk aruzu olmakta çok ileri hamleler yapan aruz veznini Türk şiir zevkinden uzaklaştıramadı. Aynı hadiseler, bu aruz üzerinde büyük bir zevkle işleyen Yahya Kemâl’i de haklı çıkardılar ve hece vezninin büyük bir cereyan halini aldığı bu çağlarda uzun yıllar hemen sadece “vezin” terennüm edildi, fakat “Yahya Kemâl’in istediği şiir” söylenemedi.” (Banarlı, 1971: 1131)

Peki bu tartışmalarda gerçekten galip olan taraf hangisi idi? Yazılan eserler ve iştirak eden edipler açısından üstün olan “hece” mi, yoksa Mehmet Âkif, Ahmet Hâşim gibi büyük üstadlar yetiştiren “aruz” mu? Bu mevzuyu da yine Banarlı’nın yerinde tespiti ile kapatalım: “Aruzla terennüm edilen ve aruzla terennüm edildiği için milli edebiyat cereyanının dışında sanılan Türk şiiri, Mehmet Âkif gibi, Ahmet Hâşim gibi, Yahya Kemâl gibi çok büyük şairler yetiştirmiştir.

Buna mukâbil hece ile söylenen şiirler bu büyüklerin eserleriyle ölçülemeyecek kadar zayıf bir durumdadır ki, bunun belli başlı sebeplerinden biri de hececi şairlerin büyük bir ekseriyetle ya çok genç yahut da böyle bir cereyanı başaramayacak kadar az kültürlü olmalarıdır. (…) Bu şairler ne kendilerine yol gösteren Ziyâ Gökâlp’in ne de eserlerine kültür malzemesi hazırlayan Fuad Köprülü’nün ülkü ve kültür anlayış ve seviyesinde bulunuyorlardı. Onların milli edebiyat cereyanına daha ileri bir kıymet kazandıramayışları milli edebiyatı bir vezin ve şekil meselesi kabul etmeleri kadar başkalarına söylenecek sözleri olmaması yüzündendi. O kadar ki, bu şairler, büyük bir ekseriyetle, okudukları ve tetkik ettiklerini değil, ancak Ziyâ Gökâlp gibi, Yahya Kemâl gibi büyük bilgi ve fikir hazinelerinden işitip alabildiklerini yazıyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1132)

1.3.2. Millileşme Çabasının Muhtevaya Yansıması

Birçok açıdan farklı tartışmaları içine alan Milli Edebiyat için, muhtevada da birlik sağlanmıştır, diyemiyoruz. Hem dönemin farklı sorunlarının olması hem milliliğin farklı açılardan anlaşılması hem de bu cereyanın ilk olarak bir dil hareketi olması, bu dönem şiirinde muhteva açısından çeşitliliği zaruri kılmaktadır. Bu dönem konularını toplumsal ve ferdi içerikli olarak iki ana başlıkta toplayan İsmail Çetişli, toplumsal içerikli olanları da sekiz alt başlıkta toplar. (Fikrî, siyasî ve ideolojik tarafı ağır basan şiirler; vatan şiirleri; Anadolu ve memleket şiirleri; fakirlik, yoksulluk ve sefalete dair şiirler; aile ve kadına dair şiirler; çocuk şiirleri; dînî-tasavvufî tarafı ağır basan şiirler; mizah ve hiciv şiirleri)Dönemin siyasî zemini itibariyle vatan-millet şiirleri, Türkçülük ve Milliyetçilik şiirleri dönemin önde gelen şiirlerindendir. Ziyâ Gökâlp (Asker Duası, Galiçya Yolunda, Tûran), Mehmet Emin (Ordunun Destanı, Zafer Yolunda, Anadolu) ve aruzla yazmasına rağmen Milli Edebiyat’tan soyutlanamayan büyük üstad Mehmet Âkif bu konularda öncü isimlerdir.

Bu dönemde eskiye göre farklı algılanan bir başka konu ise “aile ve kadın”dır. Dönemin ferdi şiirlerinde bir sevgi unsuru olarak kullanılan kadın, artık, toplumun temeli olan aile müessesinin en önemli unsurudur, annedir. M. Emin, M. Âkif, Z. Gökâlp, Neyzen Tevfik bu minval üzere şiir yazan şairlerdendir.

Önceki dönemlerle kıyas edilemeyecek şekilde çıkış yapan bir başka konu da “çocuk”tur. Çocuk şiirlerinin arttığı bu dönemde birçok şairin çocuklar için şiir kitabı çıkarttığını görürüz. “Şermin” (Tevfik Fikret, 1914), “Kır Çiçekleri” (İsmail Hikmet, 1918), “ Şiir Demeti” (Ali Ekrem Bolayır, 1925) bunlardan bazılarıdır.

Her gün mektebe gelirken

Kulübesinin önünden

Geçtiğiniz fakir kadın

Pek hastadır; belki yarın

Çocuğu öksüz kalacak;

Bilmem onu kim alacak?

            Onlar için

            Dua edin!” (“Şermin” Öksüz, Akyüz, 1986: 288)

Türk şiirinde toplumsal konuların öne çıktığı dönemde bile ferdi konular ihmâl edilmemiştir. Kısacası Türk şiirinde “aşk, gurbet, yalnızlık, ölüm, tabiat” her zaman şiire konu olmuştur. Dolayısıyla bu dönemde de bu tür konular şairlerin şiirlerinde sık sık yerini almıştır.

Bekçisiyim bu senin

Ve siyah gecelerin;

Gurbetten daha derin

Bir yara yok içimde!

 

Ne aşkım ne emelim

Soluk bir karanfilim

Ben gurbette değilim

Gurbet benim içimde.[9] (Kemalettin Kamu, Gurbet Gecelerinde, Çetişli, 2007: 208)

1.3.3. Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Şairler ve Şiir Kitapları

Böylesi heterojen yapıya sahip olan bir edebi topluluğun çerçevesini kesin çizgilerle belirlemek mümkün değildir. Bu topluluğun ilkelerini net olarak belirleyemeyeceğimiz gibi, ele alacağımız şairlerin hepsinin aynı ilkeleri aynı oranda  benimsemesini beklemek de elbette doğru olmayacaktır. Biz, bu akımın öyle veya böyle bir tarafından tutunmuş ya da kendi anladığı çerçevede milliliği eserlerinde yansıtmış isimleri, bu başlık altında toplamanın doğru olacağı kanısındayız. Bu düşünce ile burada bu ediplerden önemlilerinin sadece isimlerini ve şiir kitaplarının isimlerini vermekle yetineceğiz.

 

Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936): Mehmet Âkif’in bütün şiirlerini içinde barındıran Safahat yedi kitaptan oluşur. Birinci Safahat (1911), Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar (1917), Âsım, (1924),Gölgeler (1933)’dir.

Ziyâ Gökâlp (1876-1924): Kızıl Elma (1913), Yeni Hayat (1918), Altın Işık (1942).

Yahya Kemâl Beyatlı (1884-1958): Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962), Rubâiler ve Hayyam Rubâilerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Bitmemiş Şiirler (1975).[10]

Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944): Türkçe Şiirler (1898), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1916), Dicle Önünde ( 1916), Hasta Bakıcı Hanımlar (1917), Tûran’a Doğru (1918), Zafer Yolunda (1918), İsyan ve Dua (1918), Aydın Kızları (1921), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939).

Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973): Şarkın Sultanları (1918), Dinle Neyden (1919), Gönülden Gönüle (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir Ömür Böyle Geçti (1932), Elimle Seçtiklerim (1934), Tatlı Sert (1938), Akıncı Türküleri (1938), Akar Su (1940), Heyecan ve Sükun (1959), Zindan Duvarları (1967), Han Duvarları (1969).

Yusuf Ziya Ortaç ( 1895-1967): Akından Akına (1916), Cenk Ufukları (1917), Âşıklar Yolu (1919), Şairin Duası (1919), Şen Kitap (1919), Yanardağ (1928), Bir Servi Gölgesi (1938), Kuş Cıvıltıları (1938), Bir Rüzgâr Esti (1962).

Enis Behiç Koryürek (1892-1949): Miras (1927), Vâridât-ı Süleymân (1949), Güneşin Ölümü (1951).

Orhan Seyfi Orhon (1890-1972): Fırtına ve Kar (1919), Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi (1919), Gönülden Sesler (1922), O Beyaz Bir Kuştu (1941).

Halit Fahri Ozansoy (1891-1971): Rüya (1912), Cenk Duyguları (1917), Efsaneler (1919), Zakkum (1920), Bulutlara Yakın (1921), Gülistanlar Harabeler (1922), Paravan (1929), Balkonda Saatler (1931), Sulara Dalan Gözler (1936), Hep Onun İçin (1962), Sonsuz Gözleri Ötesinde(1964).

Bütün bunların yanında şu isimleri de kaydetmek doğru olacaktır: Ali Canip Yöntem “Geçtiğim Yol” (1918); Aka Gündüz “Bozgun” (1917); İhsan Raif “Gözyaşları” (1914); Şükûfe Nihal “Yıldızlar ve Gölgeler” (1919), “Hazan Rüzgârları” (1927), “Gayya” (1930), “Su” (1933), “Şile Yollarında” (1935), “Sabah Kuşları” (1943), “Yerden Göğe” (1960).

SONUÇ

Uzun bir sessizliğin ardından II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tekrar ve eskisinden daha hareketli olarak yeni bir döneme başlangıç yapan Türk şiiri, verilen eser ve ortaya çıkan edip çeşitliliğinin yanında tartışmalarıyla da Türk Edebiyat Tarihi’nde önemli bir yer edinmiştir. Fecr-i Âti ile başlayıp Milli Edebiyat ile devam eden edebi anlayışlar içinde en dikkat çeken ve uzun soluklu olan tartışma “hece-aruz” tartışmasıdır. Milli bir şiir vücuda getirmek isteyen ediplerden bir kısmı, milli vezin hecedir, her şey şekilde başlar, düşüncesi ile milli şiirin ancak hece ile yazılabileceğini savundular. Bir kısım şair ise milliliğin şekille olamayacağını, bunu muhtevada göstermek gerektiğini öne sürdüler.

Uzun tartışmaların sonunda, denilebilir ki, hece aruza galip geldi ve bu dönem ve hatta ondan sonraki belli bir dönem daha çok hece ile şiirler yazıldı. Fakat hiçbir hece vezinli şiir, Yahya Kemâl’in şiirlerinin seviyesine gelemedi. Hiçbir hececi şair, Mehmet Âkif gibi şöhret elde edemedi. Bu dönemin edebiyatımıza kattığı en önemli değerler, Ahmet Hâşim, Mehmet Âkif, Yahya Kemal (“Ok” şiiri hariç) hiçbir zaman hece ile şiir yazmadılar. Oysaki bu isimler, yıllar sonra bile dönemin içinde ve büyük bir gururla anılacaklardı. Aruza varlık olarak galip gelen hece ise yerini bir süre sonra serbest nazma bırakacaktı: “Son yüzyılın başlarından itibaren milli edebiyat cereyanının hece veznini aruzun yerine geçirme gayreti bu husustaki mücadelesini kazandı. Aruz Yahya Kemâl gibi müstesna bir sanatkârında bulunduğu birkaç mümessili ile devrini kapatmış görünmektedir. Hece veznini benimseyen yeni şiir de uzun ömürlü olmadı; hemen her yerde olduğu gibi o da bugün yerini, âhengi güç bir mimaride arayan serbest nazma bırakmış bulunuyor.” (İslam Ansiklopedisi, 1991: 437)

Aslında bu uzun ve akla pek yatkın olmayan tartışmalara 12 Mart 1921’de TBMM’de Milli Marş güftesi olarak ittifakla ve büyük bir coşkuyla kabul edilen, büyük üstad Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı isimli eseri son noktayı koymuştur. Zira, bugün hâlâ büyük bir coşkuyla seslendirdiğimiz ve bu ülke payidar kaldıkça aynı coşkuyla seslendirmeye devam edeceğimiz, her mısrası “milli” mücadelemizi, “milli” şuurumuzu en ince ayrıntısına kadar anlatan “İstiklâl Marşı” aruzun fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbı ile yazılmıştır…

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

KAYNAKÇA

Akyüz, Kenan (1986), Batı tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul.

Akyüz, Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi, İstanbul.

Argunşah, Hülya (2005), “Milli Edebiyat”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 197.

Banarlı, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

Çetin, Nurullah (1995), “Tahsin Nahid’in Ruh-ı Bî-kayd Adlı Kitabımda Yer Almayan Şiirleri”, Ankara, AÜ, DTCF Der., S: 1-2, c: XXXVII, s: 541-581.

Çetişli, İsmail (2007), “İkinci Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Fikrî, Siyasî Hareketler ve Türk Edebiyatına Yansımaları”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 125-364.

Doğan, Abide (2007), “Fecr-i Âti Topluluğu”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 487-513.

İslam Ansiklopedisi (1991), “Aruz Maddesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 437.

Kolcu, Hasan (1993), Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, KB Yayınları, Ankara.

Okay, Orhan (1992a), “Fazıl Ahmet Aykaç”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 187-194.

Okay, Orhan (1992b), “Emin Bülend Serdaroğlu”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 380-390.

Ortaç, Yusuf Ziya (1966), Bizim Yokuş, İstanbul, s: 23.

Özgül, M. Kayahan (1986), Halit Fahri Ozansoy, KTB Yayınları, Ankara, s:75.

Türk Dili (1992), (Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı), S: 481-482, Ocak-Şubat, s: 557.

 

  

                 

 

      

 

 

 


[1] Geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992b)

[2] Şairin kitaba girmeyen şiirleri için bkz. (Çetin: 1995)

[3] Şair hakkında geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992a)

[4] Şiirde kıtalar 1 2     şeklinde yazılmıştır.

3 4

[5] Geniş bilgi için bkz. (Argunşah: 2005)

[6] Hece-aruz tartışmaları ile ilgili geniş bilgi için bkz. (Kolcu: 1993)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ortaç: 1966)

[8] Halit Fahri’nin şiirleri için bkz. (Özgül: 1986)

[9] Şiir için bkz. (Türk Dili: 1992)

[10] (Şairin hayatta iken bastırmadığı şiirleri, ölümünden sonra İstanbul Fetih Cemiyeti’nde kurulmuş olan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından bastırılmıştır.)

 


TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE TASNİF YÖNTEMLERİ

TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE

TASNİF YÖNTEMLERİ

 (Avrupa Edebiyatı ve Biz – Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi – Resimli Türk Edebiyatı Tarihi – Türk Edebiyatı Tarihi)

 

GİRİŞ

Bir edebiyat tarihi vücuda getirmek zordur. Fakat bir Türk edebiyat tarihi yazmak çok daha zordur. Zira, Türk edebiyatı, dünya edebiyatları içinde en geniş ve kapsamlı geçmişe sahip birkaç edebiyattan biridir. Tek bir coğrafyaya ve tek bir döneme sığdırmanın mümkün olamayacağı Türk edebiyatını sınıflandırmak da oldukça zahmetlidir ve bununla birlikte bu sınıflandırmayı tek bir metotla yapmaya çalışmak da boş yere zaman harcamakla eş değerdir.

Agâh Sırrı Levend’in, önce büyük devirlere ayrılması gerektiğini (Levend 1988: 26) söylediği edebiyat tarihi, birçok farklı metotla sınıflandırılabilir. Yüzyıl, tür, şahıs, topluluk, dönem gibi sınıflandırmalarının yapılabileceği edebiyat tarihlerinde birden fazla tasnifin kullanılması da mümkündür.

Bunun yanında, elbette edebiyat tarihleri dönemin sosyal ve kültürel varlığından bağımsız yazılamaz. Fuad Köprülü’nün ifadesiyle; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) Bu bilgi de bize tasnif yapılırken dikkat edilecek noktalar konusunda ipucu vermektedir.

İşte bütün bu bilgilerden yola çıkarak biz de Türk edebiyat tarihleri içinde hem önemli hem farklı olan dört tanesi üzerinden “Türk edebiyat tarihlerinde tasnif yöntemi”ni incelemeye çalıştık. Her birini ayrı ayrı incelediğimiz edebiyat tarihlerinde kullanılan tasnif yöntemlerini tespit etmeye ve bu yöntemlerin hangi amaçlarla kullanıldığını anlamaya çalıştık. Birçok tasnif yönteminin bir arada kullanıldığını gördüğümüz edebiyat tarihlerimizi, yayınlama tarihlerine göre değerlendirmeyi doğru bulduk. Son olarak, yaptığımız çalışmadan kesin yargılı bir sonuca ulaşmaktan çok konuyla ilgili bir durum tespiti yapmaya gayret ettik.

AVRUPA EDEBİYATI VE BİZ’DE TASNİF YÖNTEMİ

 İsmail Habib Sevük’ün ilk cildini 1940’da, ikinci cildini 1941’de yayınladığı ve Nazım Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “…edebiyat tarihçiliğimiz üzerinde duranların yeterince dikkate almadıkları” “Avrupa Edebiyatı ve Biz” yayınlanışı üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ sahasının tek abidesi olarak durmaktadır. Eser diğer edebiyat tarihlerimizden sadece, ülkemizdeki Batıdan yapılan çevirileri sunmakla değil, XVII. yüzyıldan bu yana bütün Batı edebiyatlarını Türk edebiyatı ile eş zamanlı ve mukayese imkânı sunarak vermesi ile ayrılır. Polat’a göre, böylesi önemli bir eserin tek eksiği “Batı edebiyatının Türk edebiyatına neleriyle ve nasıl model olduğunu yeteri kadar göstermemesidir.” Polat, ayrıca, bu tür çalışmalara, hiç olmazsa, İsmail Habib Sevük’ün bıraktığı noktadan 2000’e gelene kadar getirerek çalışmalara şiddetle ihtiyaç olduğunu belirtir. (Polat: 2002)

Avrupa Edebiyatı ve Biz, her ciltte altı kısım olmak üzere 12 kısımdan müteşekkildir. Başlangıçtan 17. yüzyıla kadar ki dönemin ele alındığı birinci ciltte yazar, ilk olarak Türk edebiyatı ile birlikte beş büyük edebiyatının tarihini inceler. Yunan, Latin, İslam Medeniyeti ve Avrupa edebiyatlarının tarihini inceleyen yazar bu edebiyatları da kendi içinde devrelere ayırır. Birinci kısımda yer alan “Yunan Edebiyatı”; “Yunan Edebiyatı Tarihi” başlığı altında “Kahramanlık Devri, Atina Devri, Yunan-İskender Devri, Yunan-Roma Devri” şeklinde dört devirde incelenir. Ayrıca bu kısımda “Yunan Edebiyatında Tercümeler” ve “Yunan Esatiri” başlıklı iki bölüm bulunmaktadır. İncelenen devirler edebi türlere ve bu türlerin önemli isimlerine yer verilerek değerlendirilmiştir.

İkinci kısım “Latin Edebiyatı”na ayrılmıştır. Yine, “Latin Edebiyatı Tarihi” başlığı ile ele alınan bölümde, “Çıraklık Devri, Altın Devir, İntihat Devri” başlıklarından oluşan üç devir incelenir. Burada da devirlerin ele alınışı birinci kısımdaki ile aynıdır. Bu kısmın ikinci başlığı ise “Latin Edebiyatında Tercümeler”dir.

Eserde üçüncü kısım “Orta Zamanda Avrupa” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Yunan ve Latin medeniyetlerinin ayrı ayrı ve birlikteki durumları, Hıristiyanlık, İsa peygamber, İnciller ve Mezhepler üzerinden, adeta, bir durum tasviri yapılır.

Dördüncü kısımda yer alan “İslam Medeniyetinin Teşekkülü” Hz. Muhammed (SAV)’in peygamberliği ile başlatılır. Bölümde, İslamiyet’in evrensel boyutları, “peygamberlik ve hükümdarlık”, “din ve şeriat” gibi kavramlar üzerinden anlatılırken, Avrupa’nın, bu erişilmez teşekküle olan bakışı ve belki haykırışı Goethe’nin “Eğer Müslümanlık bu ise biz hepimiz Müslüman değil miyiz?” (Sevük 1940: 210) sözü ile sunulur okura. Fakat bu dehşetli dönemin ardından gelen düşüş “Sonraki Müslümanlık” başlığı ile sunulur ki, bu düşüş tüm İslam coğrafyası için geçerli olmaktadır. Hz. Muhammed’in vefatından sonra gelen karışıklıkların, Hz. Ali-Muaviye çatışmasının, Emevi ve Abbasilerin durumunun, ve “bunalan” dinin değişen karakterinin anlatıldığı bu dönem de yine edebi şahsiyetlerin sanatlı ve fakat hüzünlü ifadeleri ile ortaya konur ve Ziya Paşa’nın :

 

“Diyarı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm.

Dolaştım mülkü İslam’ı bütün viraneler gördüm.” beyiti, Mehmet Âkif Ersoy’un;

Bakın mücahid olan garba, şimdi bir kerre:

Havaya hükmediyor, kâni olmuyor da yere.

Dönün de âtıl olan şarkı seyredin: Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri.” (Sevük 1940: 212) dörtlüğü bunun en samimi örnekleri olarak okura sunulur.

Dördüncü kısmın son başlığı ise “İslam İskolastiği”dir. İslam gerçeğinin hayata adaptesini göstermeyi amaçlayan bu bölüm üç başlık altında incelenmiştir: 1. Hıristiyan İskolastiğiyle Mukayese 2. Siyasi Tarikatlar 3. Yunanın İslam İskolastiğine Tesiri. Bir bakıma, kilisenin hayata etkisi ile İslam hakimiyetinin kıyasının yapıldığı bu bölümde Ebu Hanife gibi bir ekolün tek bir başlık altında ayrı olarak incelenmesi önemlidir.

Birinci cildin beşinci kısmı; “İslam Medeniyetinde Yaratıcılık ve Bu Yaratıcılıkta Türk’ün Rolü” başlığını taşımaktadır. Kendi içinde ayrıca sekiz bölüme ayrılan beşinci kısımda ilk dört bölüm İslam Medeniyet’inin gelişimine, müspet ilimlerde ve felsefede etkili oluşunu ayrılmıştır. Bu bölümlerde ünlü İslam alimlerinden; İbni Haldun, Elbiruni, Razi, İbni Sina, Yusuf Has Hacip, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, Gazali, Mevlana, Hallacı Mansur gibi isimlerle yer verilmiş ve İslamiyet’in yükselişi bu minval üzere değerlendirilmiştir. Daha sonraki bölümlerde sırasıyla önce, İslam Medeniyeti içinde Türk’ün yeri ve İslam ve Türk Medeniyeti’nin Avrupa’ya olan etkisi ele alınır. Bu kısmın yedinci bölümü İslam Medeniyeti’nin çöküşüne ve bunun sebeplerine ayrılır. “Sanat ve Edebiyattaki Hacimsizlik”, ve “Yaratıcı Medeniyetin Donuşu” başlıkları altında incelenen bu bölüm “Neydik?” “Ne olduk?” ifadelerinin açıklanması ile sonuçlandırılır. Beşinci kısmın son başlığı, “Orta Zamanda Türk Edebiyatı”dır. “İslam’dan Önce” ve “İslam’dan Sonra” olarak iki devrede ele alınan bu bölümde İslam’dan önceki devre Göktürk ve Uygur lehçeleri ile Orhun Kitabeleri’ni inceler. İslam’dan sonrayı işleyen ikinci devrede ise Hakaniye, Çağatay, Azeri edebiyatlarının yanında Nevai, Yunus Emre, Âşık Paşa, Ahmedi, Şeyhi, Sinan Paşa, Hacı Bayram Veli gibi önemli isimlerin Türk edebiyatındaki yeri anlatılır.

Birinci cildin son kısmı “Avrupa Rönesans Edebiyatı” başlığını taşımaktadır. Rönesans döneminin; edebiyat tarihi, tercümeler ve 16. Asırda Türk edebiyatı açısından üç bölümde incelendiği altıncı kısımda edebiyat tarihi kısmının dört ülke üzerinden ele alındığını görüyoruz. İtalyan, İspanyol, İngiliz ve Fransız  edebiyatlarını bu açıdan inceleyen yazar Alman edebiyatını “diğer milletler” başlığı altında inceler. Tercümeler kısmında da, İtalyan, İspanyol, ve İngiliz edebiyatından tercümelere yer veren müellif, ayrıca Yunan ve Latin tercümeleri için de bir başlık açar. Altıncı kısmın son bölümünü oluşturan “16. Asır Türk Edebiyatı”, Türklerin dünyadaki üstünlüğünün anlatımıyla başlar. Babür Şah, Fuzuli, Baki, Ruhi, Taşlıcalı Yahya isimlerine yer verilen bölümde nesir ve halk şiiri de ayrıca yer alır. Bölümün sonunda ise Türklerdeki bu büyük ihtişamın etkisinde kalarak ilerleyememe sorunu, diğer bir deyişle, fikir ve sanatta uzun yıllar “orta zamanda” kalış anlatılır ve böylece ilk cilt 16. asırla birlikte tamamlanmış olur.

Avrupa Edebiyatı ve Biz adlı eserin ikinci cildi 17. yüzyıldan başlayıp 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu ciltte yazarın önce yüzyıl tasnifine gittiğini görürüz. 17, 18, 19. asırların yanında “son asır” olarak nitelendirilen 20. asrın da tasnifte yerini aldığı eserde yüzyıllar ülkelere göre değerlendirilir. Yüzyıllar içinde değerlendirilen ülkeler edebiyat tarihleri açısından değerlendirildikten sonra eserde o ülkelerden yapılan tercümelere de ayrıca yer verilir. Bölümlerde son olarak o yüzyılda Türk edebiyat tarihinin durumu ve önemli isimleri incelenir.

İkinci cildin birinci kısmı, “17. Asır Avrupa Klasik Edebiyatı” başlığından ve üç bölümden oluşmaktadır. “Edebiyat Tarihi” başlıklı ilk bölümde Fransa ve İngiltere edebiyatları ve bu edebiyatların önemli isimleri incelenir. Tercümelerin yer aldığı ikinci bölümde yalnızca, Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Fenelon, Descartes’ten oluşan Fransız yazarlarının eserlerinden yapılan tercümelere yer verilir. Son bölümde yazar, bu yüzyılda Türk edebiyatına farklı açılardan bakmış, Naima, Evliya Çelebi, Nefi gibi önemli isimlere yer vermiştir.

Eserde ikinci kısım “18. Asır Avrupa Edebiyatı” adını taşır. Yazar yine bu kısımda da edebiyat tarihi ve tercümeler şeklinde bölümlemeye gider ve edebiyat tarihi bölümünü Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya edebiyatları üzerinden inceler. Aynı ülkelerden yapılan tercümelere yer verilen “tercümeler” bölümünün ardından üçüncü bölümde “18. Asırda Türk Edebiyatı” ele alınır.

Üçüncü kısımda 19. asrın ilk yarısını ele alan yazar bu kısma “Avrupa Romantik Devri” adını verir. İncelemelerini aynı yolla yapan yazarın bu bölümde Rusya edebiyatına ve Rus edebiyatından yapılan tercümelere de yer verdiği görülmektedir. Üçüncü kısmın son bölümünde “19. Asrın İlk Yarısında Türk Edebiyatı” konusu işlenir.

“Muasır Avrupa Edebiyatı” başlığını taşıyan dördüncü kısım 19. asrın ikinci yarısından bugüne[1] kadarki dönemin edebi sürecini işler. Yazar bu bölümde bundan önceki bölümlendirme yöntemine devam etmez ve bu kısmı sadece, belirlediği ülkelerin edebiyat tarihleri açısından incelemelerini yaparak tamamlar. Bu bölümde yine önce yer verdiği ülkelere yer veren yazar bu ülkelere Rusya’nın yanında ayrıca İskandinavya ve Polonya’yı da dahil eder. Bu dönemin tercüme faaliyetleri ise bir sonraki kısma bırakılmıştır.

19. asrın ikinci yarısından sonrasını ele alan ve bu dönemin tercümelerine yer veren bölüm “Son Asır Avrupa Edebiyatından Tercümeler” başlığını taşır. Bu bölümde yazar, Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça ve İtalyancadan yapılan tercümelerin yanında, İskandinav, Çekoslovak ve Polonya edebiyatlarından yapılan çevirilere yer verir.

İkinci cildin ve eserin son kısmı “Tanzimat’tan Beri Türk Edebiyatı” başlığı ile 1839’dan 1940’a kadar olan bir asırlık Türk edebiyatını inceler. Bölüm ilk olarak “Şiirde Dört Merhale” başlığı ile dönemin şiirini Tanzimat, Servet-i Fünun ve Meşrutiyet devri şairleri çerçevesinden inceler. Dönemin önemli isimlerine yer verilen bu bölümüm ardından “Nesirde Edebi Neviler” konu edilir. “gazete ve mecmua, roman ve hikâye, tiyatro, edebi nesir, makale ve fıkra, diğer edebi neviler” şeklinde tasnif edilen kısım türlerin önemli isimlerine yer verir. Bu bölümün ardından “Türkçülük Cereyanı” başlıklı üçüncü bölüm gelir. Burada Türkçülük edebi dönemlere göre incelenir. “Eski Türkologlar, Tanzimat Türkçülüğü, İstibdat Devri Türkçülüğü, Meşrutiyet Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü” dönemlerine yer verilen bölümde dönemlerin önde gelen isimlerine yer verilir. On ikinci kısmın ve aynı zamanda eserin son bölümü “Tercüme Edebiyatımızın Bilançosu” başlığını taşır. İlk olarak tercüme faaliyetleri; Tanzimat, İstibdat, Meşrutiyet ve Son Devir’den oluşan dört dönemde incelenir. “Tercüme Edebiyatında Tenkit ve Münakaşa” başlıklı son bölümde ise tercümelerin edebiyatımızdaki yeri, eksiklikleri, önemli temsilcileri anlatılır.

Sonuç olarak bu eserde, yazarın özel bir tasnif yöntemi benimsediğini söylemek mümkündür. Yazar ilk olarak yüzyıl ayrımına gitmiş ardından Avrupa ve Türk edebiyatlarını ayrı ayrı incelemiştir. Bunun yanında bu edebiyatlardan Türkçeye yapılan tercümeler de ayrı başlıklar altında ele alınmıştır. Son kısımda da Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatını, oldukça geniş ve detaylı olarak inceleyen yazarın eserde dikkate alabileceğimiz en önemli özelliği, Nazım Hikmet Polat’ın da (Polat: 2002) değindiği gibi, Türk edebiyatı ve Avrupa edebiyatının gelişim süreçlerini eş zamanlı olarak okura sunmasıdır.

SON ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, müellifinin ifadesiyle; “Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi esas tutularak ve 1930’dan bugüne kadar elde edilen tecrübelere göre lüzumlu görülen değişiklikler ve ilaveler yapılarak yazılmıştır.” (Özön 1941: III) ve 1839-1940 yılları arasını içine alan bir asırlık dönemdeki Türk edebiyatı tarihini inceleme konusu yapmıştır. İlk baskısı 1941 yılında yapılan eser, 1934 yılında yayınlanan (Levend 1988: 488) Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi adlı esere yapılan kimi ekleme ve eserdeki örnek metinlerin eksiltilmesi ile vücuda gelmiştir. On kısımdan oluşan eser XIX. asrın son, XX. asrın ilk yarısını içine alan bu bir asırlık dönemi edebi türlere göre incelemiş, her türün önemli isimlerine ve onların eserlerine yer vermiştir.

Genel edebiyat tarihi tasnifinde Fuad Köprülü’nün üçlü tasnifini benimseyen Mustafa Nihat Özön (Özön 1941: 1), birinci kısma geçmeden önce “İlk Yenilik Hareketleri” başlığı altında “I. Yenilik Mübeşşirleri, II. Yeniliğin Başlangıcı, Muhitler, Tezahürler, Gazete ve Mecmualar, Kitaplar, Mücadeleler” başlıklı konuları ele aldığı bir “Başlangıç” kısmıyla çıkar okurunun karşısına.

Başlangıç kısmının ardından “tür” incelemelerine geçilen eserde ilk kısım “Nazım” başlığını taşır. Bu kısımda, “İlk Nazım Yenilikleri” alt başlığında, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit isimlerine yer verilir. Şairler hayatlarının yanı sıra eserlerinden örnek metinler verilerek “edebi şahsiyet” bakımından da incelenmiş olur. Bunun yanında Ethem Pertev Paşa, Nabizade Nazım ve Muallim Naci bu devrin diğer şairleri olarak tanıtılır. Bir başka alt başlık olan “Eskiliğin Devamı”nın ardından “Edebiyat-ı Cedide” topluluğuna geçilir. Topluluğun tarihinin, yaptıklarının, tesirlerinin incelendiği bölümde Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin için ayrı başlıklar açılmıştır. Birinci kısım “Milli Edebiyat Mücadelesi ve Bugünkü Nazım” başlığı ile neticelendirilir. Bu bölümün sonunda, Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Ahmet Haşim, Mehmet Emin, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri, Necip Fazıl gibi isimlerin şiirlerinden örnekler verilir.

“Tiyatro” başlıklı ikinci kısım “Türkçede Tiyatro ve Tiyatro Eserleri” ile başlar. “Şair Evlenmesi” ve “Ayyar Hazma” eserlerinden örnek metinlerin verildiği bölümün ardından “Tiyatroda İkinci Devir”e geçilir. Bu bölümde, Ahmet Vefik Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit isimlerine ve bu isimlerin eserlerinden örneklere yer verilir. Yine bu başlık altında “1883’ten Sonra Tiyatro” da inceleme konusudur. “1908’den Sonra ve Bugünkü Tiyatro” ve “Manzum Tiyatro” ikinci kısımda yer alan son başlıklardır.

Üçüncü kısımda ele alınan “Roman”, “İlk Roman ve Romancılar”la başlar. Ahmet Mithat, Namık Kemal, Samipaşazade Sezai, Recaizade Ekrem isimlerinin tek tek ele alındığı bölüm “Bu Devrin Diğer Hikâyecileri” başlığı altında Nabizade Nazım, Şemsettin Sami gibi isimlere de yer vererek neticelenir. “Tercümeler”in ardından “Edebiyat-ı Cedide Romanı” başlığı altında incelenen romancılardan Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf ayrı ayrı ele alınırken Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi isimler genel bir başlık altında değerlendirilir. Edebiyat-ı Cedide zamanında fakat bu topluluktan ayrı olarak roman/hikâye yazmaya devam eden isimlerden Ahmet Rasim ve Mehmet Celal’in “…hiç ehemmiyeti haiz olmayan” hikâyeler yazanlar olarak nitelendirildiği eserde Hüseyin Rahmi ve Vecihi “bu dönemde ayrı bir şöhret kazanan” isimler olarak sunulur. İkinci kısmın sonunda “Bugünkü Roman” başlığı altında Ebubekir Hazım’dan Halide Edib’e, Yakup Kadri’den Ömer Seyfettin’e, Aka Gündüz’den Reşat Nuri’ye birçok isme yer verilmiştir. Ediplerin önemli eserlerinden örnek metinlerin de verildiği kısım böylece neticelenir.

Eserin dördüncü kısmı “Tarih” başlığını taşır. İlk tarihçiler olarak bilinen “Vak’anüvisler”le başlayan kısımda tarih, “1908’e kadar” ve “1908’den sonra” şeklinde iki döneme ayrılır. Bölümde son olarak “Tarih Kurumu ve Bugünkü Tarih” değerlendirilir.

“Coğrafya ve Seyahat” başlığını taşıyan beşinci kısımda her iki alan ayrı başlıklar altında incelenirken, seyahat konusu yine örnek metinlerle zenginleştirilir.

Altıncı kısım “Edebiyat Tarihi ve Tenkit” başlığını taşır. Bu bölümde önce edebiyat tarihini ele alan yazar, dönemin önemli edebiyat tarihlerinden örnekler ve bu eserler hakkında bilgi vermiştir. Daha sonra ele alınan tenkit “ Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Belagatçılar, Edebiyat-ı Cedide, 1908’den Sonraki ve Bugünkü Tenkit” alt başlıkları ile detaylı olarak incelenir.

Yedinci kısım, birçok mektup ve hatıra örneğinin verildiği “Mektup ve Hatırat” başlıklı kısımdır.

Yazar sekizinci kısımda “Felsefe”yi tek başına bir bölümde ele alır. Felsefeyi önce, “Umumi Felsefe, Felsefe Tarihi, İlmi Felsefe” şeklinde üç başlıkta inceleyen Özön, daha sonra “Psikoloji, Ahlak, Estetik, Sosyoloji, Pedagoji” gibi felsefeyle ilgili olan yan dalları da ayrıca bir değerlendirmeye tâbî tutmuştur.

“Hitabet ve Gazetecilik” türlerinin incelendiği dokuzuncu kısımda önce, “Hitabet” konusu işlenir. Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe, Hamdullah Suphi’nin Çanakkale isimli eserlerinin de örnek metin olarak kullanıldığı bölümde ikinci olarak “Gazetecilik” konusu işlenir. Bu bölümde genel olarak gazetecilere geçilmeden önce, Şinasi ve Namık Kemal’in gazeteciliklerinin ele alındığını görürüz. Bölüm, “1908 Gazeteciliği” ve “Kronik ve Esse Yazanlar (Fıkra, muhasebe, vs.)” konularının işlenmesi ve örnek metinlerin sunulmasıyla neticelenir.

Eserde onuncu ve son kısım “Dil Meselesi”ne ayrılmıştır. Bir bütün olarak ele alınan bu konu Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami ve Ziya Gökâlp gibi isimlerin Türkçeye yaptığı katkılar dikkate alınarak değerlendirilmiştir.

Bunların dışında eserin sonunda “Son Yüzyılın Kronolojisi” bulunmaktadır. Ayrıca bazı dönemlerde vekillikçe okullara gönderilen edebiyat sınav soruları ve eserde geçen isimlerin yer aldığı bir dizin de yine eserin sonunda yer almaktadır.

Mustafa Nihat Özön, 1839-1940 yıllarını kapsayan bir asırlık dönemi incelediği Son Asır Türk edebiyatı Tarihi adlı eserinde bu dönemi, “edebi tür”leri dikkate alarak incelemeyi tercih etmiştir. Bu bağlam dikkate alındığında Mustafa Nihat Özön’ün eserinde, oldukça anlaşılır ve sistemli bir tasnif yöntemi uyguladığını, netice olarak da etkili, başarılı olduğunu söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır.

Eserde bir başka önemli özellik ise, belki bir lise kitabı olması sebebiyle, her konu başında konuyla ilgili okunması faydalı olacak eserlerin isminin verilmesidir.

 RESİMLİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Sistemli Türk edebiyat tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Mehmed Fuad Köprülü’nün talebesi olan Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde hocasının tasnif sistemini benimsemiş ve edebiyat tarihimizi üç devre halinde ele almıştır. Devirlere göre yaptığı tasnif şu şekildedir:

1. Destan Devri

2. İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı

3. Avrupaî Türk Edebiyatı

Aslında kitabın son kısmında bulunan “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” başlıklı kısım bu üç devire ilave olarak dördüncü bir devir[2] şeklinde telakki edilebilir. Fakat bu düşüncede olmayan Banarlı, daha bölümün başında bu kısmın, yazdığı edebiyat tarihine dahil olmadığını ve öyle kabul edilmemesi gerektiğinin gerekçesini şu ifadelerle dile getirir: “Türkiye’de ‘Cumhuriyet Devri Edebiyatı’ henüz ‘tarih’ değildir. İçinde yaşanılan bir devrin edebi hadiseleri üzerinde yürütülecek fikirlerin ve verilecek bilgilerin ise, birer ‘değişmez bilgi’ değeri ve birer ‘tarihi hüküm’ mahiyeti taşıması müşküldür. Bu sahada fikir yürütmek işini, devrimizin tenkidi eserlerine bırakmak zarureti aşikârdır. Bu sebeple kitabımız, edebiyat tarihimizi ana hatlarıyla tanıtmak ödevini bu sahifelerde bitirmiş bulunuyor.” (Banarlı 1971: 1246)

Bölümleri sırası geldikçe ayrıntılı olarak inceleyeceğiz fakat burada şunu söylemek gerekir ki, Banarlı bu düşüncelerine paralel bu dönemi diğerlerine oranla daha dar bir alanda ve genel bir çizgide incelemiştir.

Tasnifte hocasının görüşünü aynen kabul eden müellifin, sadece kimi isimlendirmelerde farklılığa gittiği görülür. Örneğin, “İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk edebiyatı”, “Avrupa Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “Avrupaî Türk Edebiyatı” şeklinde bir tercih yapmıştır. Burada dikkat çekilecek bir başka husus ise Banarlı’nın “İslamiyet’ten Evvel Türk Edebiyatı” yerine “Destan Devri Edebiyatı”nı tercih etmesidir. Burada müellifin tasnifi reddetmesi gibi bir durum yoktur. Sadece dönemin daha yoğun olarak sözlü kültüre dayanmasından kaynaklı yine bir tercih söz konusudur. (Ayata 2005: 132-133)

Nihad Sami Banarlı, tek kişi tarafından bir Türk edebiyat tarihi yazmanın zorluğundan bahsettikten sonra, yapacağı çalışmanın daha doğru ve sistemli olması için başvurduğu yöntemleri sıralar. Nazım Hikmet Polat’ın üç maddede topladığı yöntemler şunlardır:

1. Genetik, yani herhangi bir edebi hadiseyi zamanımızdaki görünüşüyle değil, başlangıçtan zamanımıza kadar ki oluşuyla incelemek

2. Mukayese, yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerasıyla değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek

3. Edebi hadiselerin meydana geldiği devirlerdeki sosyal ve psikolojik hayatın tetkik ve edebiyat alanına tesirini ortaya koymak” (Polat: 2002)

Yöntem olarak da hocasının görüşlerini benimseyen Banarlı, Köprülü’nün; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) görüşüne uygun olarak edebiyatımızı bir bütün halinde incelemiş ve sabit bir tasniften ziyade, döneme en uygun tasnifi uygulamaya çalışmıştır.

Üç büyük devirle tasnif edilen Türk edebiyatı, müellif tarafından ayrıca yüzyıl tasnifine de tâbî tutulmuştur. Destanlar zamanından başlayan dönem XIV. yüzyıla kadar bütün halinde ele alınmış XV. yüzyıldan itibaren de XX.yüzyıla kadar her yüzyıl ayrı ayrı ele alınmıştır. Her yüzyılı divan, halk ve tasavvuf edebiyatı şeklinde bir tasnife daha tâbî tutan Banarlı, ayrıca XX. yüzyıla kadar her yüzyılda Azeri, Osmanlı ve Ortaasya sahalarındaki gelişmelere de yer verir. N. Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “Banarlı, XX. yüzyıla kadarki Türk edebiyatını, Türkiye dışındaki lehçelerle birlikte resmederken; XX. yüzyılda sadece Türkiye’deki edebi hareketliliği işler.” (Polat: 2002) Yazarın XX. yüzyılı işlerken Türkiye dışındaki Türk edebiyatındaki gelişmeleri incelememesi, bu yüzyılı Türk edebiyatı açısından “tarih” olarak görmemesinden kaynaklanabilir.Zira müellifin daha eserinin başında kullandığı yöntemlerden biri olarak açıkladığı; “mukayeseyi” yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerası ile değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek, konusu önemsemediğini ya da unutmuş olabileceğini düşünmek imkansızdır.

Eserde birinci bölüm olan “Destan Devri” ilk olarak “Şifahi Edebiyat” ve “Yazılı Edebiyat” olarak iki ana döneme ayrılmıştır. Bu iki dönemden ilki olan şifahi edebiyat dönemi; “Destanların ve Destan Kültürünün Ehemmiyeti, Türk Destanları, Destan Devri Edebiyatının İlk Şairleri ve Başka Şiirleri,  İlk Türk Şiirlerinde Ses Unsurları,” başlıkları altında incelenmiştir. Destanlardan örnek metinlerin de verildiği bölüm, destanların doğuşundan itibaren oluşan gelişim ve değişim sürecini incelemesi bakımından önemlidir. Yazılı edebiyat bölümü de “Göktürkler Devrinde Yazılı Edebiyat” ve “Uygurlar Devrinde Yazılı Edebiyat” şeklinde iki başlık altında incelenmiştir. Dönemlere ait önemli isim ve eserlere yer verilen bölümde Göktürk ve Uygur yazıları hakkında da bilgiler verilmiştir.

Eserin ikinci bölümü olan “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı”nda ilk başlık “Türkler Medeniyet Değiştiriyor”. Türklerin Müslüman oluş serüvenlerinin anlatıldığı bu kısmın ardından İslamiyet’in ilimlerinden medreselerine kadar her yönüyle anlatıldığı “İslam Medeniyeti” başlıklı bölüm gelir. Tasavvufi terimleri ve tasavvuf edebiyatının ele alındığı “Tasavvuf Cereyanı”ndan sonra, ikinci devreye “İslami Türk Edebiyatının Klasikleri” ile devam edilir. Bu konu önce “Arap” edebiyatının, sonra da “İran” edebiyatının işlenmesi ile son bulur. “İslami Türk Yazısı” başlıklı kısımda ise Türklerin Müslüman olduktan sonra kullandıkları Arap alfabesi anlatılır. Bir sonraki bölüm “İslami Türk Edebiyatında Ses Unsurları”dır. Vezin, kafiye ve nazım şekillerinin incelenmesinden ibaret olan bu kısımda önce “aruz” vezni ele alınır. Yunan ve Latin aruzu, Arap aruzu, Acem aruzu, Türk aruzu şeklinde incelenen aruz bölüm kimi örneklere de yer verir. Bütün olarak incelenen “kafiye” kısmından sonra, kaside, gazel, mesnevi, rubai, tuyuğ, şarkı, müstezad, murabba, muhammes, müseddes, taştir, tardiye, terkib-i bent, terci-i bent, kıt’a ve nazımın incelendiği “Nazım Şekilleri” kısmı gelir.

İkinci devrin bir başka bölümü “XIV. Asra Kadar Türk Edebiyatı”dır. Türk edebiyatının tüm yönleriyle ele alındığı bu bölümde önce divan, halk ve tasavvuf edebiyatları en genel şekliyle anlatılır. Ardından dönemin sosyal ve siyasi zeminine genel bir bakışın yer aldığı kısımda Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Gorlular ve Harezmşahlar, Moğollar inceleme konusu yapılır. Ardından gelen “Yüksek Zümre Edebiyatının İlk Yazarları ve İlk Eserleri” başlığı altında; Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, Edip Ahmed ve Atabetü’l-Hakayık tüm yönleriyle incelenir.

İkinci devirde ele alınan bir başka konu “Müslüman Türkler Arasında İlk Milliyetçilik Hareketleri ve Türk Dili İçin Çalışmalar” başlığı altında değerlendirilir. Bu bölümde, Kaşgarlı Mahmud ve eseri Dinan-ı Lügati’t-Türk, Fahreddin Mübarekşah ve eseri Şecere-i Ensab ayrıca Zemahşeri, İbnü’t-Te’avizi ve Mehmed İbni Kays Türk diline ilk katkı sağlayanlar olarak değerlendirilmiştir.

“Halk Edebiyatı” başlığı altında kimi eserlerden örnekler verildikten sonra “İslami Türk Destanları”ndan, Satık Buğra Han Destanı, Manas Destanı, Cengizname inceleme konusu yapılmıştır. “Ortaasya Asırlarında Türk Tasavvuf Edebiyatı ve İlk Türk Sofileri” başlığı altında ise; Ahmed Yesevi ve Hakim Süleyman Ata’ya yer verilmiştir.

Devrin bir diğer başlığı “XIII. Asırda Anadolu’da Türk Edebiyatı”dır. Bölüm önce Anadolu Türklerinin sosyal hayatından tarikatlarına kadar her yönüyle ele alınmasıyla başlar. Daha sonra bu dönem edebiyatı halk, tasavvuf, tasavvufi halk ve divan edebiyatı başlıkları altında incelenir. Halk edebiyatı bölümünde Nasreddin Hoca’ya; tasavvuf edebiyatında Mevlana, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled’e; tasavvufi halk edebiyatında Yunus Emre’ye yer verilen bölüm “ilk divan şairi” Hoca Dehhani ile neticelenir.

“XIV. Asır Türk Edebiyatı” başlıklı bölümde Türklerin üç sahadaki edebiyatlarına yer verilir. Ortaasya, Azeri ve Anadolu Türk edebiyatlarının durumunun, önemli isimleri ve eserlerinin incelendiği bölüm Dede Korkut Hikâyeleri ile sonlandırılır. Bu bölümde Anadolu Türk edebiyatı milliyetçilik hareketleri, halk ve divan edebiyatı çerçevesinden değerlendirilir.

“XV. Asır Türk Edebiyatı” yine Ortaasya, Azeri Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi Edebiyatı şeklinde üç sahada incelenir. Osmanlı Türkçesi edebiyatı divan, tekke  ve halk edebiyatları şeklinde bir başka tasnifle daha ele alınmıştır. Ayrıca bu yüzyılda “nesir” türünün de tek başına ele alındığını görmekteyiz. “XVI. Asırda Türk Edebiyatı” da yine aynı yöntemle tasnif edilmiş ve böylece ilk cilt tamamlanmış olmuştur.

Eserin ikinci cildi “XVII. Türk Edebiyatı” ile başlamıştır. Yine bu yüzyılda da üç sahada ele alınan Türk edebiyatının XVIII. Asrı “Ortaasya Türkçesi-Azeri ve Türkmen Edebiyatı” ve “XVIII. Asır Anadolu ve Balkanlar Türkçesi Edebiyatı” şeklinde iki başlıkta incelenmiştir. Bu bölümde “tarih” ve “tezkire” ayrı başlıklar altında incelenen türler olarak karşımıza çıkar. “Türkler yine medeniyet değiştiriyor” alt başlığı ile verilen “XIX. Asırda Türk Edebiyatı” bölümünde Türkiye dışındaki Türk edebiyatına genel bir başlık açılmış ve bu dönem de Anadolu Edebiyatı ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. “Tanzimat İnkılabı” başlığı ile başlayan bölümde “Gazetecilik”in ayrı bir tür olarak incelenmesi de oldukça önemlidir.

Yazar Türk edebiyatında üçüncü devir olarak sunduğu “Avrupaî Türk Edebiyatı”nı Fuad Köprülü’den farklı olarak “Tanzimat Devri” ve “Servet-i Fünun Devri” olarak iki bölümde incelemiştir. Tanzimat devrini de kendi içinde “Şinasi-Ziya Paşa-Namık Kemal Mektebi ve Cemiyet İçin Sanat Hareketleri” ve “Ekrem-Hamid-Sezai Mektebi ve Sanat İçin Sanat Temayülleri” şeklinde iki devrede inceleyen yazar bu bölümlerde bahsettiği isimleri hayatları ve sanatları çerçevesinde detaylı olarak işlemiştir. Tanzimat Devri’nde bunlardan başka; “Tanzimat Edebiyatı Devrinde Mahallileşme Cereyanının Devamı, Tanzimat Devrinde Eski-Yeni Çarpışmaları ve Muallim Naci, Avrupaî Türk Edebiyatının Kadın Şairleri, Tanzimat Edebiyatının Umumi Vasıfları ve Edebi Nevilerde Avrupaî Gelişmelere Toplu Bir Bakış” konuları işlenmiştir.

Avrupaî Türk Edebiyatı’nın ikinci devresi olarak değerlendirilen “Servet-i Fünun Devri”nde ilk olarak Servet-i Fünun edebiyatının isimleri, edebi türleri ve yıkılışı anlatılır. “Servet-i Fünun Devrinde Popüler Edebiyatın Devamı” başlığı altında Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim işlendikten sonra “XIX. Asırda Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri” konusuna geçilir. Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ali Suavi, Şemseddin Sami isimlerine ayrı ayrı yer verilen bölümün ardından bu dönemin Türkoloji çalışmaları ele alınır. Bursalı Tahir, Necip Asım Bey, Veled Çelebi İzbudak, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Mehmet Emin Yurdakul isimlerine yer verilen bölümün ardından bu yüzyılın ilk yarısında Türkiye dışı Türk edebiyatı ve “Türk Milliyetçiliği” başlığı altında Mirza Feth Ali Ahoundof Sabir geniş biçimde değerlendirilir.

“XX. Yüzyıl Türk Edebiyatı” için ayrı bir başlık açan yazar bu bölüme “Fecr-i Âti Edebiyatı” ile başlar. Bu yüzyılı incelerken diğer yüzyıllarda olduğu gibi Türkiye dışındaki Türk sahalarını incelemeyen yazar, Fecr-i Âti’den sonra “XX. Asır Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri ve Milli Edebiyat Cereyanı” başlığı altında Milli edebiyatı inceler. Burada da yazarın edebiyat kavramı içinde ele aldığı “milliyetçilik”i üç başlıktan oluşan bir tasnife tabi tuttuğunu görürüz: “Dil Milliyetçiliği” başlığı altında, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem; “İlim ve Fikir Milliyetçiliği” başlığı altında, Ziya Gökâlp, Fuad Köprülü, Hamdullah Suphi Tanrıöver; “Sanat ve Şekil Milliyetçiliği” başlığı altında, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Mümtaz Arolat isimlerinin hayatları, eserleri ve Türk milliyetçiliğine katkıları anlatılmıştır.

“Yeni Türk Şiirinde Aşık Tarzı Tesirleri”ni Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Hüseyin Nihal Atsız’la ele alan yazarın bu yüzyılda üç önemli isme; Mehmet Âkif, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e özel başlık açtığını görüyoruz. Mehmet Âkif’i “Müstakil İsim”, Ahmet Haşim’i Fransız sembolizminin temsilcisi olarak nitelendiren Banarlı, Yahya Kemal’e ise oldukça geniş bir yer vermiştir. “Milli Kıymetler Saltanatı” başlığı altında incelenen Beyatlı’ya 30 sayfanın üzerinde yer veren yazar daha kitabının ön sözünde bu isme olan sevgisini belirtmiştir. Nihad Sami Banarlı, hocası Mehmed Fuad Köprülü’ye olan minnetini ifade ettikten sonra şöyle devam eder: “Yine aynı iftiharla devam edilmelidir ki, bu kitabın ihtiva ettiği birçok bahisler, 20 yıl süren bir zaman içinde, edebiyatımızın birçok devrelerini derin vukufla bilen Yahya Kemal ile müzakere edilerek, onun büyük kültüründen ve nafiz görüşlerinden alınan feyizle bütünlenmiştir.

Müellif, bu iki merhum ve büyük hocasını burada saygı ve minnetle anmayı aziz vazife bilir.” (Banarlı 1971: II) İşte bu ifadeler, aslında, Nihad Sami Banarlı’nın Yahya Kemal Beyatlı’ya yaptığı özel muamelenin sebebini açıklamaktadır.

XX. yüzyıl içinde “Kadın Sanatkârlar” için de ayrı bir başlık açan yazar, bu yüzyılı “Son Asır Türk Edebiyatının Diğer Tanınmış Simaları” başlığı altında incelediği; İbrahim Elaeddin Gövsa, Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Aka Gündüz, Peyami Safa gibi isimlerle tamamlar.

Eserin son başlığı ise “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı”dır. Fakat daha önce yine bir vesile ile ifade ettiğimiz gibi, yazar bu kısmın edebiyat tarihinin içinde mütalaa edilmemesini ister. bu dönemin henüz yaşanılan bir dönem olduğunu, tarih olmadığını belirten yazar bu kısımda türler üzerinden bir tasnif yapar. Şiir, nesir, tiyatro, makale, muhasebe, fıkra türlerinin ele alındığı kısım, şiir ve nesir türünü kimi isim ve eserleriyle fazla ayrıntıya inmeden ele almıştır. Konuyla ilgili Okumuş ve Şahin’in şu ifadeleri önemlidir: “yazar, bu dönem yazarlarının hayatını ve eserlerini tafsilata inmeden aktarmıştır. Şöhretlerine 1940’larda ulaşmaya başlayan Sabahattin Ali, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık gibi dönemin genç yazarlarına fazla yer ayırmamıştır. Yazarın, edebiyat dünyasında varlıklarını henüz kabul ettiren bu yazarlar hakkında tafsilata girmemesi normal karşılanmalıdır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 405)

Netice itibariyle, Nihad Sami Banarlı’nın, eserinde tasnif yöntemi olarak hocası Fuad Köprülü’nün yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Üç ana devrede ele aldığı edebiyatımızı, daha sonra yüzyıllara göre incelemiş ve XX. yüzyıla kadar her yüzyılı halk, divan, tasavvuf edebiyatı açısından, Azeri, Ortaasya, Osmanlı sahalarındaki gelişimiyle birlikte ele almıştır.

Banarlı’nın dönemler içinde tasnif yaparken, dönemin öne çıkan durumlarını dikkate aldığını, olaya sadece eser ve edip merkezli bakmadığını görüyoruz. XX. yüzyıldaki milliyetçilik hareketlerini dikkate alırken de, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında türler üzerinden bir tasnif yaparken de bu önemli hususu dikkate aldığını söylemek doğru olacaktır. Edebiyatımızı bir bütün olarak düşünen Nihad Sami Banarlı, ediplerimizi ve eserlerini dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarından soyutlamadan, aksine bunların etkisini de dikkate alarak incelemiş ve değerlendirmiştir.

 TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son yıllarda yazılan ve edebiyatımızı tümüyle ele alan önemli bir edebiyat tarihi de, bir editörler ekibi tarafından hazırlanan “Türk Edebiyatı Tarihi”dir. Talat Sait Halman’ın genel editörlüğünde; Osman Horata, Yakup Çelik, Nurettin Demir, Mehmet Kalpaklı, Ramazan Korkmaz ve M. Öcal Oğuz’dan oluşan ekibin, titiz bir çalışmayla hazırladığı eser “yoruma ve eleştiriye dönük bir yöntemi izlemesiyle kendinden önceki edebiyat tarihlerinden ayrılır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 408)

İlk baskısı 2000 yılında yapılan ve Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan eser, 4 cilt olarak okura sunulmuştur. Eserin ilk cildi “Epik Dönem” başlığı altındaki destanlar devrinden başlayıp İstanbul’un fethine kadar olan dönemi kapsar. 1453-1860 yıllarını kapsayan ikinci ciltte, 1800’e kadar olan dönem “Klasik Dönem” başlığı altında; ilk, orta ve son klasik alt başlıklarıyla incelenmiştir. 1800-1860 arası ise “Klasik Sonrası Dönem” olarak belirlenmiştir. Üçüncü cilt, 1860-1923 yılları arasındaki dönemi işler ve “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi” başlığını taşır. Eserin son cildi “Cumhuriyet Dönemi”ni 1923-XXI. Yüzyıl kapsamında ele alır. Bu cildin sonunda 40 sayfa civarında bir bölüm “Balkanlarda ve Diğer Komşu Ülkelerde Türkçe Edebiyat”a ayrılmış Türkiye dışındaki Türk edebiyatı da inceleme alanına dahil edilmiştir.

Edebiyatımızı dört ana kısma ayıran ve bunu dört cilt şeklinde sunan eserde ilk olarak destan devrinden İstanbul’un fethine kadar olan dönem incelenmiştir. Her başlığı bir uzman tarafından ele alınan eserin ilk bölümüne geçilmeden önce bir “Giriş” sunulur. Girişte Peter B. Golden’in “Türkler: Kökenleri ve Yayılma Alanları” ve Lars Johanson’un “Türk Dili” başlıklı yazıları bulunur. Türkler ve dilleri ayrıntılarıyla anlatıldıktan sonra dönemin ilk bölümü olan “Epik Dönem” bölümü gelir. her yönüyle destanların anlatıldığı bölümde destanlar; yazılı-sözlü, doğal-suni, milli-tarihi, manzum-mensur, büyük-küçük gibi birçok gruba ayrılır ve her biri ayrı başlık altında incelenir. Destan-destancı konularının da ayrıca incelendiği bölümde son olarak “Türk Dünyasında Destan Anlatıcıları” konusu ele alınır ve bölüm “Türk Destanlarının Tasnifi” ile sonlandırılır.

Birinci ciltte ele alınan ikinci bölüm ise “Erken Dönem”dir. Arpad Berta’nın kaleme aldığı “Runik Harfli Eski Türkçe Yazıtlar” başlıklı yazının ardından VIII-XIV. yüzyıllar arasındaki “Uygur Edebiyatı” nesir ve nazım başlıkları altında incelenir. “Doğu Avrupa’da Türk Dilinin İzleri” başlıklı yazısıyla Emine Yılmaz, Asya ve Avrupa Hunları, Tuna ve Volga Bulgarları ile Hazar, Avar dil verilerini detaylarıyla ele alır. Eserde bu bölüm ilk dönem Türk edebiyatının ve hatta bütünüyle Türk edebiyatının en önemli eserleri olan Kutadgu Bilig (1069), Divan-ı Lügati’t-Türk (1077), ve Atabetü’l-Hakayık’ı meşhur müellifleriyle birlikte inceler. Ahmet Yesevi ve Hikmet’lerinin de ayrıca incelendiği bölüm “Ahmed-i Yesevi ve Yesevilik”, “Divan-ı Hikmet ve Etkileri” yazılarıyla biter.

Bu cildin üçüncü bölümü “Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatına (XIII. yy.-1860) Giriş: Sosyal ve Kuramsal Bağlam” başlığını taşır.Bölümde ilk olarak “Klasik Edebiyat Menşei İrani gelenek, Saray İşret Meclisleri ve Musahip Şairler” tüm teferruatlarıyla birlikte Halil İnalcık tarafından kaleme alınır. Bu bölüm okura, Osmanlı-Fars,Osmanlı-İran ilişkilerinin edebi bağlamda sunulduğu ve odak noktası olarak da “şiir”in tercih edildiği bir bölüm olarak dikkat çekmektedir.

Dört bölümden oluşan birinci cildin son bölümü “Tarihi, Sosyo-kültürel Bağlam” başlıklı yazı ile başlar. İkinci ciltte geniş olarak yer verilecek olan “Klasik Dönem” için adeta zemin niteliği taşıyan kısım, “Batı Türk Yazı Dili temelinde Yeni Yapılanmaya Doğru: Klasik Öncesi Dönem(VIII. yy.-1453)” başlığını taşır. Bu kısımda Osmanlı tarih yazıcılığı, tasavvufi halk şiiri gibi alanlar; Mevlana, Nasreddin Hoca, Nevayi gibi isimler; menkıbe, mevlit, oğuzname gibi türlerle birlikte Mısır, Suriye, Çağatay gibi Türkiye dışı sahaların edebiyatlarına da yer verildiği görülmektedir. Genel anlamda bir bütünlük teşkil ettiğini söyleyemeyeceğimiz bu kısım için genel bir dönem bütünlüğünün hedeflendiğini söyleyebiliriz.

Türk Edebiyatı Tarihi’nin ikinci cildi iki bölümden oluşmaktadır. Bir önceki ciltten devam eden bölümleme gereği V. bölüm diye adlandırılan cildin ilk bölümü “Devletten İmparatorluğa: Klasik Dönem (1453-1860)” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm ayrıca kendi içinde; “İlk Klasik, Orta Klasik, Son Klasik” dönem şeklinde başka bir tasnife daha tâbî tutulur. Her üç dönemde de ortak olan “Tarihi Sosyo-kültürel Bağlam, Şiir, Mesneviler, Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir” başlıklarının ardından 1453-1600 yıllarının ele alındığı “İlk Klasik Dönem”de “Cem Şairleri, Klasik Şiirde Romantik Söylem veya Osmanlı Romantizmi, Şair Biyografileri: Tezkireler, Osmanlı Şiir Akademisi: Nazire, Âşık Şiiri (XVI-XX. yüzyıl), Alevi Bektaşi Şiir Geleneği ve Pir Sultan Abdal, Halk Tiyatrosu, Azeri Sahası Türk Edebiyatı (XIII-XIX. yüzyıl), Anadolu-Ortaasya Edebi İlişkileri” başlıklarına yer verilmiştir. 1600-1700 yılları arasını içine alan “Orta Klasik Dönem”de ise, ortak başlıkların ardından; “Seyahatname ve Sefaretnameler, Bir Edebiyat Anıtı: Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Siyasetname, Ahlak ve Görgü Kitapları, Sebk-i Hindi, Klasik Edebiyatta Tipler, Köroğlu, Halk Hikâyeleri” başlıklarına yer verilmiştir. 1700-1800 yıllarını içine alan “Son Klasik Dönem” de yine aynı başlıklarla başlar. “Klasik Edebiyatta Mizah ve Hiciv, Avrupa’da Alhamiyado Edebiyatı, Karamanlı Türkçesi ile Yazılan Edebi Metinler” son klasik dönemi ilk ve orta klasik dönemden ayıran başlıklar olarak karşımıza çıkar.

İkinci cildin son bölümü 1800-1860 yılları arasını kapsayan ve “Klasik Sonrası” başlığı ile adlandırılan bölümdür. Bölüm “Şark Ekspresiyle Garb’a Sefer” başlığını taşıyan ve devlet, şair, şiir değişimini inceleyen kısımla başlar. “Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir, Divan Şiirinde Kadın şairlerin Sesi” başlıklarıyla tamamlanan ikinci cildin genel olarak klasik dönemi incelediğini ve değerlendirdiğini görmekteyiz.

Eserin üçüncü cildi “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi (1860-1923)” başlığı altındaki tek bölümden oluşmaktadır. Dönemde önce “Tanzimatçılar, Osmanlının Son Encümen-i Şuarası, Ara Nesil, Servet-i Fünun Topluluğu, Fecr-i Âti Topluluğu, Nev-Yunaniler ve Nayiler, Milli Edebiyat Dönemi” şeklinde edebi topluluklar dikkate alınarak bir tasnif yapılmıştır. Daha sonra bu topluluklar edebi türlere göre incelenmiş, değerlendirilmiştir. “Belagattan Retoriğe Teori Arayışları” başlığının ardından ise türler üzerinden incelemeye devam edilir. Her tür incelemesi yapılırken türler Tanzimat’tan Cumhuriyet’e dönemler dikkate alınarak ele alınır. “Eleştiri, Tanzimat’tan Sonra Mizah ve Hiciv, Mensur Şiir, Popüler Roman” başlıkları altında yapılan incelemenin ardından bölüm, tür ve edebi topluluk tasnifi dışında kalan ve fakat kendi içinde de bir bütünlük göstermeyen dört başlıkla neticelenir. “Modern Edebiyatta Sözlü Kültür Etkisi, Türk Edebiyatında Doğu-Batı Sorunsalı, Gerçekçilik Tartışmaları, Edebi ve Sosyal Boyutuyla Modern Türk Edebiyatında Tipler” şeklinde adlandırılan başlıklar altında; Ahmet Mithat Efendi ve Ömer Seyfettin için özel bir başlık açıldığı dikkat çekmektedir. Biraz karışık ya da karma diyebileceğimiz bu bölüm tasnifinin, ele alınan dönemin, edebi anlamda oldukça yoğun ve karışık olmasından kaynaklandığını, en azından büyük oranda bunun etkisine maruz kaldığını söylemek mümkündür.

Türk Edebiyatı Tarihi isimli eserin dördüncü cildi “Cumhuriyet Dönemi (1923-XXI. yüzyıl)”ni türlere göre inceleyen tek bölümden oluşmaktadır. Bölüm ilk olarak “şiir”le başlar. Bu türün genel olarak tarihsel bir tasnifle ele alındığını söylemek mümkündür. 1920-1950, 1950 sonrası, 1980 sonrası gibi ibarelerin bulunduğu başlıklar kendi içinde şiirsel eğilimler dikkate alınarak incelenmektedir. Ancak burada, her bölümü ayrı bir ismin yazmasının getirdiği dezavantajlardan biriyle karşılaşırız. Şöyle ki, kimi tarihler farklı başlıklar altında tekrarlanmıştır. Örneğin, “1950 Sonrası” başlığı altında ele alınan 1980-2000 yılları, bir sonraki “1980 Sonrası Popüler Kültür Ortamında Türk Şiiri” kısmında bir kez daha ele alınmıştır.

Şiirin ardından başka bir tasnife tâbî tutulmayan “tiyatro” tek başına bütün olarak incelendikten sonra “roman”a geçilir. İlk olarak 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde ele alınan roman daha sonra türün kendi içindeki değişimleri açısından değerlendirilir. “Eleştirel Gerçekçilikten Toplumcu Gerçekçiliğe, Ulusal Kurtuluş Savaşının Edebiyattaki İzdüşümü, Türk Romanında Feminist Söylem, Tarihi Roman” başlıklarıyla bu değişim farklı isimlerin bakış açılarıyla dikkatlere sunulur.

Eserde “öykü” türü de yine önce 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde incelendikten sonra “Küçerek Öykü” başlıklı bir bölümle sonlandırılır. Bundan sonra, her ne kadar roman ve öykü gibi büyük başlıklarla incelenmese de, diğer türlerin incelemesine geçilir. Bu anlamda, “Eleştiri, Deneme, Çocuk Edebiyatı” ayrı başlıklar altında ve ayrı isimler tarafından bir değerlendirmeye tâbî tutulur.

“Edebiyat Dergileri, Tercüme Bürosu ve Bir Edebiyat Kanununun Oluşturulması” başlıkları ile ele alınan konuların yine belirlenen tasnif dışında kaldığını görüyoruz. Tasnif dışı ele alınan diğer bir konu ise “Anonim Edebiyat, Teknolojik Gelişmeler ve Halk Edebiyatı” başlıklarıyla ele alınan “halk edebiyatı” konusudur.

Bu cildin son 60 sayfası Cumhuriyet döneminde oluşan Türkiye dışındaki Türk edebiyatı için ayrılmıştır. Önce, göçle birlikte oluşmaya başlayan Türkiye dışındaki Türk edebiyatıyla başlayan süreç XV. yüzyıl Balkan, Kuzey Kıbrıs ve Irak Türkmenlerinin edebiyatlarını ele alacak genişlikte incelenmiş ve edebiyat tarihimiz içindeki yeri değerlendirilmiştir.

Eser son olarak “Ekler” kısmıyla bitmektedir. Bu kısımda Türk Edebiyatı Kronolojisi, Genel Kaynakça, Dizin” ve son olarak da editör ve yazarlar hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunmaktadır.

Son yıllarda kaleme alınan Türk edebiyatı tarihleri içinde, bütün bir edebiyatı içine alması sebebiyle de, önemli bir yeri olan Türk Edebiyatı Tarihi, geniş kapsamı, uzman yazar kadrosu, -editörlerinin ifadesi ile- bağlam merkezli bakış açısıyla çok farklı ve önemli bir yere sahip olmayı başarmıştır. Fakat, çok yazarlı birçok eser gibi kimi eksikliklerden, kendi içinde düştüğü kimi çelişkilerden kurtulamamıştır. Bilginin işlenişinde; kapsam, ayrıntı, farklı bakış açısı gibi noktaları başarıyla kullanan eser, bilginin sunumunda, özellikle tasnif kısmında, karışıklığa düşmekten kurtulamamış, net bir tavır sergileyememiştir. Bütün bu aksaklık ve eksikliklere rağmen, eserin son dönem Türk edebiyatı tarihleri içinde hak ettiği önemi ve değeri gördüğünü ve bu anlamda çok önemli bir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır.

SONUÇ

 Bir bilimsel çalışmada, bilim adamının yapacağı ilk işlem, tespit ettiği ve çalışmasına konu edeceği bilgileri, belli bir sistem dahilinde sınıflandırmaktır. Bu hem yapılacak çalışmada bilim adamının işini kolaylaştıracak hem çalışmanın olabildiğince objektif olmasını sağlayacak hem de okur için, işlenen konuları daha anlaşılır hale getirecektir.

Türk edebiyatı tarihinde önemli yere sahip olan dört büyük eseri konu ettiğimiz çalışmamızda, müelliflerimizin bu konuda farklı bakış açıları benimsediğini, daha doğru bir ifadeyle, farklı tasnif yöntemlerini öne çıkardıklarını gördük. Bunu yaparken dönemin edebi tavrının yanında sosyal, siyasal, kültürel durumunu da dikkate alan müelliflerimiz, aynı çalışmada farklı tasnif sistemlerini kullanmaktan çekinmemişlerdir. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı hemen hemen her yazar tarafından tür tasnifi ile değerlendirilirken diğer dönemlerde farklı yaklaşımların olduğunu görüyoruz.

Bu çalışmada gördüğümüz bir başka önemli husus, çok yazarlı çalışmalarda bu konuda önemli sıkıntılar yaşandığıdır. Bölümlerin farklı isimler tarafından yazılması, özellikle tasnif konusunda, eserde tam bir bütünlük sağlanamamasına sebep olmaktadır.

Sonuç olarak,yöntem nasıl olursa olsun tasnifte tek amaç vardır: ele alınan konunun daha anlaşılır hale getirilerek her önemli noktanın okura doğru biçimde sunulmasını sağlamak. Biz de incelediğimiz bu eserlerde, farklı yöntemler kullanılsa da, hepsinin bu amaca hizmet ettiğini en azından bunun için çalıştıklarını söyleyebiliriz.  

KAYNAKÇA

 AYATA, Yunus (2005), “Nihad Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’nin Edebiyat Tarihi Metodolojisi Açısından Değerlendirilmesi”, Arayışlar Dergisi, Yıl:8, Sayı: 15.

 BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

 HALMAN, Talat Sait vd. (2006), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

 KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları.

 LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi 1. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

 OKUMUŞ, Salih, İdris Şahin (2010), “Tanzimat’tan Günümüze Edebiyat Tarihi Yazarlığı ve Edebiyat Tarihleri Üzerine Bir İnceleme”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 3, Yayım: 14.

 ÖZÖN, Mustafa Nihat (1941), Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Maarif Matbaası.

 POLAT, Nazım Hikmet (2002), “Türk Edebiyatı Tarihçiliği Çalışmalarının Neresindeyiz?”, Beşinci Türk Kültürü Uluslararası Bilgi Şöleni, 17 Aralık 2002, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. (http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20EDEBIYATI/14.php)

 SEVÜK, İsmail Habib (1940), Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul: Remzi Kitabevi.



[1] Bu ifade, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönem için kullanılmıştır.

[2] Yunus Ayata “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” bölümünü dördüncü devir olarak incelemiştir. Geniş bilgi için bkz.: (Ayata 2005: 133)


  • Mesnevi-i Manevi

    Dünya hissi cihanın, din hissi göklerin merdivenidir. Dünya hissinin sağlığını hekimden,din hissinin sağlığını Muhammed’den iste. Dünya hissinin sağlığı vücut sağlığıdır. Din hissinin sağlığı arzuları öldürmektir.

  • Nisan 2012
    P S Ç P C C P
    « Mar   May »
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    30  
  • Copyright © TÜRK HALK BİLİMİNDE YENİ DÖNEM. Tüm hakları saklıdır!
    Türkçeleştirme blogizma | Altyapı WordPress