fecr-i ati etiketi için arşiv

II. Meşrutiyet Dönemi Şiirimiz ve Şiir Kitapları

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ ŞİİRİMİZ ve ŞİİR KİTAPLARI

 GİRİŞ

            Her açıdan büyük bir kargaşanın, karışıklığın yaşandığı II. Meşrutiyet (1908-1923) dönemi edebî açıdan da o güne kadar görülmemiş bir hareketliliğin yaşandığı dönem olarak edebiyat tarihlerinde yerini alır.

            Bu karışıklık ve hareketliliğin en yoğun olarak tezahür ettiği edebî tür ise “şiir”dir. Fecr-i Âti ve Milli Edebiyat cereyanlarının etkinliği yanında Nâyilik ve Nev-Yunânîlik gibi farklı şiir hareketleri de bu dönemde “milli” bir şiir oluşturma çabalarının örnekleridir.

Fecr-i Âti’nin dağılmasının hemen ardından ve önce “dil”de millileşme çabasıyla başlayan Milli Edebiyat cereyanı 1914’ten sonra şiir alanında da aynı amaçla çalışmalara başlar. Fakat bu, aynı zamanda büyük tartışmaların da başlangıcı olur. Ziyâ Gökâlp “hece” ile şiir yazılması için ciddi şekilde çalışır. Bir taraftan kendisi bu tür şiirler yazan edip diğer taraftan da genç şairleri bu yönde etkilemeye başlar.

Bir yanda böyle bir cephe oluşurken diğer yanda “şiir şekilden ibaret değil” diyen ve şiirlerini “aruz”la yazmakta ısrar eden şairlerden oluşan başka bir cephe de dikkat çekmeye başlar. Mehmet Âkif, Yahyâ Kemâl, Ahmet Hâşim, Cenap Şehâbeddin gibi büyük şahsiyetler bu isimlerdendir.

Tartışmalar şekille sınırlı kalmıyor “millilik” anlayışında da sorunlar yaşanıyordu. Milli olmayı dille sınırlayanlar, “esas millilik Osmanlıya dönüştür” diyenler, daha ileri gidip bunu Yunus Emre, Mevlana gibi isimlerin eserlerindeki mistik duygularda arayanlar karmaşanın oluşmasına etki eden gruplardan bazılarını oluşturuyorlardı.

İşte böylesine karışık ve hareketli bir dönemde şiir, çeşitli merhalelerden geçecek ve Türk şiiri, belki de en verimli dönemini yaşamış olacaktı.

1.1.  II. Meşrutiyet’e Kadarki Dönemde Türk Şiiri

Türk edebiyatında edebî toplulukların veya edebî faaliyetlerin başarısı/etkisi genellikle “şiir”le ölçülmüştür. Hatta denilebilir ki, Türk toplumunda edebiyat denilince akla ilk, manzum eserler gelir.

İşte toplumumuzda edebî anlamda böylesi bir öneme haiz olan şiir, II. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar türlü merhalelerden geçmiş, türlü tartışmaların odak noktası olmuştur. Saray ve çevresindeki aydınlar arasında, İran ve Arap edebiyatlarının ciddi etkisiyle, teşekkül eden Divan şiiri ve 17. yüzyıl sonlarına doğru başlayan mahallileşme hareketi sonucu tekrardan gün yüzüne çıkan, eski önemine yaklaşan Halk şiiri arasındaki ilişki, bu merhalelerin ilki sayılabilir. 17. yüzyıla kadar şiir, aruz vezni ile yazılan, Arapça ve Farsça terkiplerin hâkim olduğu ve ancak yüksek zümrenin anlayabildiği bir edebi türdü. Nedim’le başlayan mahallileşme hareketi ile yabancı etkilerden kurtarılmaya çalışılan şiirimiz, bu hareketin başarılı denebilecek sonuçları ve Halk şairine ve şiirine olan ilginin tekrar canlanması sayesinde 17. yüzyılı Halk şiirinin en parlak dönemi haline getirmiştir.

Yine Tanzimat döneminde bir başka edebi çaba edebiyat tarihimizde yerini alır. Şinâsi, Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl’in başını çektiği bu hareket yeni bir şiir dili gayretine girer. Şinâsi’nin Avrupa dönüşünde başladığı “sâfî Türkçe” çabası, ne yazık ki, istediği başarıya ulaşamamıştır. “Eşek ile Tilki, “Arı ile Sivrisinek” gibi bazı manzumelerinde ve bazı müfred şiirlerinde konuşma diline yaklaşsa da ifadeyi kuruluktan kurtaramamıştır.

Koyamam kargayı bülbül yerine

  Çiçek açmış dikeni gül yerine”  

 

“Kişiye her işi a’la görünür

 Kuzguna yavrusu anka görünür” (Akyüz, 1986: 20)

Ziyâ Paşa yazdığı birkaç heceli şiirleri dışında eskiye bağlı kalmış, Şeyh Gâlip etkisinde şiirler vermiştir. Düşünce olarak modernleşmeyi savunan şair, bunu şiirlerine aktaramamıştır. Kenan Akyüz’ün ifadesi ile; “Düşünceleri ile inkılapçı olan Ziyâ Paşa, duyguları ile tamamıyla alışkanlıklarına bağlıdır.” (Akyüz, 1995: 46) Belki de dönemin en çok yeniliği “vatan şairi” Nâmık Kemâl’de görülür. Hak, hukuk, hürriyet, vatan gibi birçok yeni kavram Türk şiirinin konusu olur. Fakat tüm bu çabalar dönemin şiirlerini Divan şiiri etkisinden kurtaramamıştır. Şiir zevklerine bu kaynaklardan beslenerek erişen şairler, fikren modernleşmeyi savunsalar da bunu şiirlerine yansıtma konusunda başarılı olamamışlardır.

Tanzimat edebiyatı döneminde başlatılan modernleşme çabası Servet-i Fünûn döneminde büyük bir hızla ilerler. Tevfik Fikret’in başında bulunduğu topluluk ilk olarak Divan şiirinin etkisinden sıyrılmakla işe başlar. Yeni şekiller (sone, terza-rima gibi) şiire girer. Sadece şekilde değil konularda da değişikliğe giden topluluk, önceki dönemin “her güzel şey” şiire konu olabilir anlayışını “her şey” şiire konu olabilir şeklinde genişletmiştir. Aşk ve tabiat konularının önemli yer tuttuğu anlayışta sosyal ve metafizik konulara pek yer verilmez. Servet-i Fünûn’un belirgin özelliği olan maraziliği “belli bir devrin hastalığı” olarak nitelendiren Kenan Akyüz’ün şu ifadeleri topluluğun Fransız şiirinin etkisiyle yapmaya çalıştığı modernleşme çabasının, aslında Türk şiirini belli bir kesimin anlayabildiği sınırlı bir çerçeveye mahkum ettiğini açıklar niteliktedir: “XIX. Yüzyıl Fransız şiirinin romantizmden sembolizme kadar türlü merhalelerini tanımış ve o kanalda yeni bir duyuş ve hayal kuruş tarzı, yeni bir zevk ve estetik getirmiş olan Servet-i Fünun şairleri,  bunlarla birlikte, beğendikleri birçok hayalleri de getirmeyi ihmal etmediler. Bunların ifadesi için yeni bir vokabüler zarureti doğunca Türk şiirinin vokabülerini yeni baştan ele almak zorunda kaldılar. Şiir dilindeki Arapça ve Farsça kelimelerin sayısını biteviye çoğaltmakla suçlanan bu aykırı çalışma ve “sanatkârâne üslup” gayesi ile yapılan çabalar Servet-i Fünûn şiirini ancak sınırlı bir aydın topluluğun anlayabileceği bir duruma getirdi.” (Akyüz, 1995: 94)

Şiiri üst zümre için yapılmış bir edebi tür haline getiren Servet-i Fünûn’da şiir, Tanzimat şiirinden hem dil hem şekil hem de anlayış bakımından büyük farklılık gösterir. Türk dilinde kapalı ve açık olarak var olan hece anlayışı bu dönemde üçüncü bir hece olan “uzun hece” ile farklılık kazanır. İlerleyen dönemde büyük tartışmalara sahne olacak “milli vezin” meselesinin çıkışı kabul edilecek anlayış, bu dönemde en çok Tevfik Fikret’in şiirlerinde kendini bulur. Servet-i Fünûncular aruzu yalnızca şiir anlayışlarındaki musikiye elverişli olduğu için, severek kullanmışlardır. Edebiyatımız için yeni olan “sone” yine bu topluluğun rağbet ettiği şekillerdendir ve en güzel örnekleri Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin tarafından verilir. Kafiye anlayışları da şiir anlayışlarındaki musikiye paralel olarak sese dayalıdır. Nihad Sami Banarlı’nın ifadesi ile; “Onlar bu anlayışı Recaizâde ile birlikte, kafiye göz için değil, kulak içindir, sloganıyla ifade ediyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1019)

İşte böyle farklı anlayışlarla şekillenen, zaman zaman eskiye dönüşlerin olduğu, kimi zaman Batılılaşma çabasıyla ele alınan, gelişimi değişimine paralel olan ve ne yazık ki, tam olarak “bizim şiirimiz” diye adlandırabileceğimiz bir standarda ulaşamayan Türk şiiri, önemli bir döneme daha “sessiz” bir geçiş yapacaktır.

Sessiz bir geçiş diyoruz, çünkü 1901-1908 arasında Servet-i Fünûncular oldukça sessiz kalmış, kendilerinden beklenen hamleyi yapmamışlardı ve bu sessizliğe şiir sevenler daha fazla sessiz kalamayacaklardır…

1.2.  Şiirde Yeni Dönem: “Fecr-i Âti”

II. Meşrutiyet’in ilanından, daha doğru bir ifadeyle, Kânûn-i Esâsî’nin yürürlüğe girmesiyle Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesinden sonra bir kısım şiir sevenler Edebiyât-ı Cedide şairlerinin sessizliğine bir tepki olarak yeni bir anlayış ortaya koyarlar. Beyannâmelerinde kendilerini Fecr-i Âti olarak adlandıran ve içinde Edebiyât-ı Cedide şairlerinden Celâl Sâhir ve dönemin genç şairleri Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü gibi isimlerin de bulunduğu bu topluluk, asıl çıkışın Edebiyat-ı Cedide şairlerince yapılması gerektiğini fakat onlardan bir hamle gelmeyince buna mecbur kaldıklarını ifade ederler. Bu konuyla ilgili olarak Nihad Sami Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin Servet-i Fünun dergisinde yayınlanan makalesindeki şu ifadeler Fecr-i Âti’nin çıkışını açıklar niteliktedir: “Düşünülmelidir ki, Edebiyât-ı Cedide’den sonra hürriyet ilan edilmiş ve yeni sanat eserlerinin meydana gelmesini icap ettirecek şartlar ve sebepler hasıl olmuştur. İlk nazarda bu yeni şartlar dahilinde yapılacak yeni edebi hareketlerin Edebiyât-ı Cedide üstadları tarafından yapılması lazım geldiği akla geliyorsa da, işte onlar, hürriyetin ilanından beri susuyorlar.

… Biz onların artık bir hareket yapmak durumunda olmadıklarına kâani olarak yeni hareketin nesl-i âhir tarafından yapılması gerektiğine inandık.

… Bu yeni edebiyatı vücuda getireceklerin kalemleri hiç şüphesiz ki, eski neslin miraslarına sahiptir. Ancak, bazılarının söylediği gibi nesl-i âhir eski neslin istihâlesi değildir. Ve mutlaka değişmiş bir tarafı vardır.” (Banarlı, 1971: 1094-1095)

Sonraları eskinin devamı olmakla ve Servet-i Fünûnculardan farklı bir şey yapmamakla suçlanacak olan bu –büyük oranda- şiir topluluğu Fuad Köprülü’nün dediği gibi bir değişiklik yapabilecek miydi? İşte bu soruya cevap olması bakımından şimdi de Fecr-i Âti’nin şiir anlayışına bir bakalım.

1.2.1. Fecr-i Âti’nin Şiir Anlayışı

Birçok edebiyatçı tarafından (Akyüz: 1995, Banarlı: 1971, Doğan: 2007) Servet-i Fünûn’un devamı olarak kabul edilen Fecr-i Âti, şiir yönüyle de kendinden önceki anlayışı devam ettirme eğilimindedir. Şiirde Servet-i Fünûncuların benimsediği temalar, aşk ve tabiat Fecr-i Âti şiirinde de kendini gösterir. Vezin olarak aruz kullanılır. Servet-i Fünûn şairlerine ait olan karamsarlık, marazilik Fecr-i Âti şiirinde daha ileri safhada görülür. Şekil olarak öncekileri devam ettiren topluluk serbest müstezadı daha serbest kullanmış ve böylece Fransız sembolistlerindeki serbest şiire iyice yaklaşılmıştır. Servet-i Fünûn şairleriyle Fecr-i Âti şairleri arasındaki belirgin tek farkı Kenan Akyüz şöyle ifade eder: “Tek fark Servet-i Fünûn şairlerinin anlamaya çalışmadıkları ve belki de anlayamadıkları Fransız sembolistlerini Fecr-i Âti’nin daha yakından tanımaya çalışması ve bunun kısmen gerçekleştirilmesidir. Bu topluluğun bazı şairlerinde sembolist şiirin bazı özelliklerine rastlanması, bu kısmî tesirin delilleridir.” (Akyüz, 1995: 156)

1.2.2. Fecr-i Âti Şairleri ve Şiirleri

Bir edebi topluluğun sınırlarını çizmek ve bu sınırlara göre kimi isimleri topluluğa dahil edip kimilerini de bunun dışında bırakmak hem çok mümkün değil, hem de doğru değil.

Zira şairler, toplulukların bazen bir özelliğini bazen birden fazla özelliğini benimsemiş olabiliyorlar ve biz bu bir özelliğinden dolayı şairi topluluk içinde sayabiliyoruz. Şimdi biz de böyle kesin çizgiler çizmemekle birlikte, genel kanı olarak, topluluk içinde isimleri zikredilen bazı önemli şairlere yer vereceğiz.

1.2.2.1. Ahmet Hâşim (1883-1933):

Fecr-i Âti’nin en önemli isimlerinden olan Ahmet Hâşim, Fransız sembolizminin Türk edebiyatındaki temsilcisi olarak kabul edilir. Banarlı’ya göre Hâşim; “Kısmen Servet-i Fünûn şiirini, kısmen Fransız sembolizmini hatta kısmen de Türk Divan şiiri tesirlerini kendi şair benliğinde birleştirerek şiir dünyamıza musikili ve orijinal bir söyleyişle tılsımlı terennümler bırakmaya muvaffak olmuş, kudretli bir şairdir.” (Banarlı, 1971: 1163)

Bir yandan babasının sert mizaçlı, diğer yandan annesinin hasta olmasıyla çocukluğu, farklı duyguların karışıklığı içinde geçen şairin çocukluk anıları şiirlerindeki ilk temayı oluşturur. Fecr-i Âti’nin asıl temalarından aşk ve tabiatı şiirlerinde tema olarak kullanan şair özellikle annesiyle geçirdiği hüzünlü günleri birçok şiirine konu etmiştir.

Bir hasta kadın, Dicle’nin üstünde, her akşam

  Bir hasta çocuk gezdirerek çöllere, gül-fam

  Sizler uzanırken , o senin doğmanı bekler.” (“O” şiirinden alınmıştır. Akyüz, 1986: 621)

“Çöller”, “Sensiz”, “Hazan” gibi birçok şiirinde rastladığımız bu durum Hâşim’in çocukluğunun etkisinde kalışının ifadesi olmanın yanında sert mizaçlı olan babasından uzaklaşırken annesine daha fazla yaklaşma ihtiyacından da kaynaklanmaktadır.

Hâşim için şiirde musiki ön plandadır. Şiir için anlamı gereksiz bulan şair “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirine yapılan “kapalılık” eleştirileri üzerine daha sonra “Piyale”nin önsözüne koyduğu “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” isimli bir makale yayınlar. Şiir görüşlerini anlattığı bu makalede, “Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır.” diyen şair şiirde mana aramanın anlamsız olduğunu öne sürer. Şairin sözü demek olan şiiri resullerin sözü gibi açıklanması gereken bir söz olarak algılar. Şiirde mana aramak, eti için bülbülleri öldürmektir, düşüncesinde olan şaire göre herkesin anladığı şiiri yazmak, düşük seviyeli şairlerin işidir. (Doğan, 2007: 496)

Sembolizmle bu yakınlığına rağmen Akyüz’e göre Hâşim sembolist bir şair değildir: “Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuur-altında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında “yakınlık” vardır. Ancak sembolist şiirin esas unsuru olan sembol Hâşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan, Hâşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür.” (Akyüz, 1995: 157)

İlk şiiri 1901’de yayımlanan şair, 1908’e kadar eski şiirin etkisinde eserler verir. Hamid, Muaalim Nâci, Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin’den etkilenen şair bu arada Fransa’yı görme, tanıma fırsatı bulur ve Fransız sembolist şiirini içselleştirmeye başlar. 1908’den itibaren ise artık etkilendiği tüm şiir yaklaşımlarını kullanarak kendine has bir üslup yakalamış ve Fecr-i Âti dağıldıktan sonra da etkin bir şair olarak Türk edebiyatındaki yerini korumuştur.

Şiir kitapları: Göl Saatleri (1921), Piyale (1926)

 

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân.

Güller gibi… sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân;

Gün doğdu yazık arkalarında!

 

Altın kulelerden yine kuşlar,

Tekrârını ömrün eder i’lan.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,

Âlemlerimizden sefer eyler?…

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!” (Piyale, Akyüz, 1986:619-620)

1.2.2.2. Emin Bülend Sedaroğlu (1886-1942):

Fecr-i Âti dışında başka bir edebi faaliyete katılmayan bir başka isim de Emin Bülend’tir. Hassasiyeti ve içine kapanıklığı ile Ahmet Hâşim’i andıran şair, erken yaşta annesini kaybetmiş, bu acıyı ömrünün sonuna kadar hissetmiştir. “Çöller” isimli şiiri Ahmet Hâşim’in “Şi’r-i Kamer”inin etkisiyle yazılmıştır. Şiirlerindeki ifade tarzı ile tam bir Fecr-i Âti şairi olan Emin Bülend, ferdi konular kadar toplumsal konuları da şiirlerine konu etmiştir. Özellikle Trablusgarp ve Balkan savaşları zamanında yazdığı şiirleri “Kin, Hisarlara Karşı ve Hatif Diyor ki” milli duyguları canlandırmış ve büyük ilgi görmüştür.

Göster semayı mağribe yüksel de alnını,

Dök kalb-i sâf-ı millete feyz-i beyânını…

Al bayrağınla çık yürü, sağken zafer-nümâ,

Bir şehid olunca da olsun kefen sana…

 

Ey makber-i muazzam-ı ecdadı titreten

Düşman sedâsı, sus, yine yükselme gölgeden.

Düşman! Hilâl-i râyet-i İslam’a hürmet et!

Toplar boğar hitabını dağlarda âkıbet.” (“Kin” şiirinden alınmıştır, Akyüz, 1986: 663)

Çok hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan şair eleştirilmekten korktuğu için hayatta iken şiirlerini yayınlamamıştır. Ölümünden sonra 1943’te Salih Zeki Aktay tarafından Semih Lütfi Kitabevi’nden “Emin Bülend’in Şiirleri” adıyla bastırılmıştır.[1] (Doğan: 2007, Banarlı: 1971, Akyüz: 1995)

1.2.2.3. Tahsin Nahid (1887-1919):

Fecr-i Âti şiirinin tüm özelliklerini şiirlerinde yansıtan şair edebiyat alanında şiir ve tiyatro türünde verdiği eserlerle tanınır. Şiirlerinde Ahmet Hâşim etkisi görülen şairin ilk şiiri “Sebavet” 17 yaşında, 1904’te yayınlanır. Şiir hayatına Fecr-i Âti’ye katılmadan başlayan Tahsin Nahid için Büyükada çok önemlidir. Şiirlerinde sıkça yer verdiği Büyükada sevdası onun “Ada Şairi” olarak tanınmasını sağlamıştır. Topluluğun ilk kitap çıkaran ismi, şiirlerini “Ruh-ı Bî-kayd”[2] başlığı ile 1908’de kitap haline getirmiştir. Rıza Tevfik ve Yahya Kemâl etkisi de görülen şairin son şiirlerinde dilinin sadeleşmesinde Rıza Tevfik önemli etki etmiştir. (Doğan, 2007: 503)  Kısa ömründe edebiyat adına ümit vadeden eserler veren şair, Diğer şiir kitabına “Kırlar ve Denizler” ismini  verir. (Banarlı, 1971: 1095)

Şiir mi istediniz? Dinleyin bu giryeleri:

Şiir… şiir denilen bir  zavallı hülyadır,

Adeta bir sevimli rü’yadır…

Asabî

Bir kadın hisseder derinliğini!…

Ba’zı eş’âr öyle mübki ki

Büsbütün bir veremli sevdâdır.

 

Hayır, hayır güzelim şi’rimiz  kadındır hep.

Menekşe gözleri ufkun derinliğinde güler,

Karanfil ağzı da bir şi’r-i nev-zemin söyler;

Ve kalbimiz dinler,

Kalan da nakl eyler

Bütün o gözlerin umkunda titreyen râzı!…” (“Şiir”, Akyüz, 1986: 632)

1.2.2.4. Mehmet Behçet Yazar (1888-1980):

1908’den sonra şiir yazmaya başlayan ve Fecr-i Âti topluluğuna katılan şair, topluluğun prensiplerine bağlı kalmıştır. Ferdi temaları tercih eden şairin şiirlerini iki dönemde ele alabiliriz. Ahmet Hâşim ve Cenap Şehabeddin’in etkisi görülen ilk dönem şiirlerini “Erganun” (1911) isimli kitabında toplar. Konuşma dilinin özellikleri görülen ikinci dönem şiirleri ise “Yumak” (1938) adlı kitabında yayımlanmıştır. (Doğan: 2007, Akyüz: 1995)

1.2.2.5. Fazıl Ahmet Aykaç (1887-1967):

Fecr-i Âti şairlerinden olan ve mizahî-hiciv tarzının temsilcisi kabul edilen şair, birçok dergi ve gazetede çeşitli konularda yazılar yazmış olmasına rağmen şöhretini övgü ve yerginin bir arada bulunduğu mizahî şiirlerine borçludur. Divan şiirinin tekniğinden yararlanan şair için Nihad Sami Banarlı’nın şu tespitleri önemlidir: “Devrinin meşhur şahsiyetleri ağzından fakat divan şairlerinin meşhur şiirlerindeki vezinler, kafiyeler hatta söyleyişlerle tertip ettiği manzumeleri, mizahla nazireciliği birleştiren yeni bir çeşni mahiyetindedir. Onun eski, yeni tanınmış şair ve nâsirlerinin üslubunda, onların şiirlerini aynen söyleyebilmek nüfûzu bilhassa dikkate değer.” ( Banarlı, 1971: 1097-1098)

Şiir kitapları: Divançe-i Fazıl der Vasf-ı Efâzıl (1911), Harman Sonu (1919)[3]. (Doğan: 2007) 

1.3.  Şiirde Yeni Bir Anlayış: “Milli Edebiyat”

Milli Edebiyat’ı, kendinden önceki ve belki kendinden sonraki edebi topluluklardan ayıran en büyük özellik, ilk başta bir “dil” hareketi olarak ortaya çıkmasıdır. Dönemin siyasi durumunun da etkisiyle bir “milli şuur” ortaya çıkmış, bu ilk olarak dili millileştirme eğilimiyle kendini göstermiştir. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin gibi önemli ediplerin başını çektiği bu anlayış Fecr-i Âti’nin dağılması üzerine ve hatta Fecr-i Âti’nin ferdiyetçi bakışına bir tepki olarak 1915 sonrası şiirde de bu yönde bir gayret başlatmıştır. Dil hareketi ile başlayan bu akımın şiire getireceği ilk yenilik elbette dilde sadeleşme olacaktı. O zamana kadar Halk şiiri ve Tekke şiirinde var olan “hece” vezni artık aydınların da rağbet gösterdiği bir vezin olmalıydı. Türkiye Türkçesine uygun olmadığı düşünülen “aruz” ise şiirimizden uzaklaştırılmalıydı.

İşte, genç şairler tarafından şiirin millileştirilmesi bu şekilde algılanmış, bu fikri ortaya atanların asıl amaçları yolundan, neredeyse, sapmıştı.

1.3.1.     Millileşme Çabasının Şiire Yansıması

Önce bir dil hareketi olarak ortaya çıkan Milli Edebiyat’ta, şiir dilinde değişikliğe gidilmesi kaçınılmazdı. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin’in önderliğini yaptığı “yeni lisan” yanlıları dilimizdeki Acem ve Arap etkisinin azaltılması, şiirlerimizin sâfî Türkçe ile yazılması gerektiğini söylüyorlardı. Ziyâ Gökâlp önce kendisi bu yönde eserler vermeye başlıyor, sonra da genç şairleri bu yönde hareket etmeleri noktasında uyarıyordu.

Güzel dil Türkçe bize,                      Lisanda sayılır öz

Başka dil gece bize.                           Herkesin bildiği söz.

İstanbul konuşması                            Mânâsı anlaşılan

En saf, en ince bize.                           Lûgate atmadan göz.

Uydurma söz yapmayız,                    Açık sözle kalmalı,

Yapma yola sapmayız,                       Fikre ışık salmalı;

Türkçeleşmiş Türkçedir;                    Müteradif sözlerden

Eski köke tapmayız.                           Türkçesini almalı.

 

Yeni sözler gerekse,                           Yap yaşayan Türkçeden,

Bunda da uy herkese.                        Kimseyi incitmeden.

Halkın söz yaratmada                        İstanbul’un Türkçesi

Yollarını benimse.                              Zevkini olsun yeden.

 

Arapça’ya meyl etme,                                    “Gayn”lı sözler emmeyiz,

İran’a da hiç gitme;                           Çocuk değil memeyiz!

Tecvidi halktan öğren,                       Birkaç dil yok Tûrân’da,

Fasîhlerden işitme.                            Tek dilli bir kümeyiz.

 

Tûrân’ın bir ili var                             Türklüğün vicdânı bir,

Ve yalnız bir dili var.                         Dini bir, vatanı bir;

Başka dil var diyenin,                        Fakat hepsi ayrılır

Başka bir emeli var.                           Olmazsa lisânı bir.[4] (“Lisân”, Akyüz, 1986: 705-706)

Bir yandan Ziyâ Gökâlp, Ali Canip ve Ömer Seyfettin, dilde yapmaya çalıştıkları bu ihtilalle dikkatleri üzerlerine çekerken bir yandan da birçok önemli edibin (Fuad Köprülü, Cenap Şehâbeddin,  Yakup Kadri, Halit Ziya, Süleyman Nazif) sert tepkisi ile karşılaşırlar. Onlar, dilde sadeleşmenin zamanla ve tabiî olarak gerçekleşebileceğini, bunun terkipleri atıp dilin yoksullaştırılmasıyla olmayacağını savunuyorlardı. Onlara göre, “yeni lisan” hareketi sadece sınırlı bir grubun dile müdahalesiydi. Edebiyat dili olamayacağını söyledikleri bu dilin ancak bilim dili olabileceğini, onunla da edebi eser vermenin mümkün olmadığını savundular. (Çetişli, 2007: 164)[5]

Fakat daha sonra Fuad Köprülü, Nihad Sami’nin ifadesiyle: “Yeni lisancıların kelime katliamına girmeyip Türkçeye tam bir istiklâl verileceği prensiplerini öğrenince bu makbul harekete hatta iştirak etmiştir.” (Banarlı, 1971: 1125)

Milli Edebiyat şairlerinin kendilerini halka kabul ettirme çabalarının yoğunlaştığı 1911-1917 yılları Türk şiiri için bir karışıklık dönemidir. Bir taraftan dağılmış olan Fecr-i Âti’nin önemli isimleri (Ahmet Hâşim, Emin Bülend) şöhretlerini sürdürmeye çalışıyor, bir taraftan da Tevfik Fikret, Cenap Şehâbeddin gibi Edebiyât-ı Cedide şairleri varlıklarını koruyordu. Bununla birlikte hiçbir cereyana katılmayan fakat büyük bir şöhret sahibi olan İstiklâl şairi Mehmet Âkif başka bir anlayışla şiirde yükseliyordu.

Böylesi karışık bir ortamda “millilik” özelliğini Yeni Lisancılara bırakmak istemeyen ve Rübâb dergisi etrafında toplanan bir kısım genç şair (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Hakkı Tahsin vd.) de şiirde başka yollar denemeye çalışıyorlardı. Milliliğin eskiye dönmekle olacağını ve bunun da Yunus Emre, Mevlânâ gibi isimlerin kullandığı samimi, lirik ve mistik anlayışın şiire yansımasıyla mümkün olacağını söylüyorlardı. Sembolleri olan ney’den dolayı adlarına Nâyiler diyen bu grup tutunamamış ve kısa sürede dağılmıştı.

Aynı sene, amaçları yine geçmiş kaynaklara dönerek bir çığır açmak olan bir başka şair grubun (Yahya Kemal, Yakup Kadri) ortaya attığı Havza Edebiyatı da yine kısa ömürlü olmuştur. Eski Yunan Medeniyeti ile kurdukları ilişki sebebiyle kendilerine Nev-Yunâniler diyen grubun anlayışını Yahya Kemâl’in yazdığı birkaç şiir (Sicilya Kızları, Biblos Kadınları) temsil etmeye çalışmıştır. (Akyüz, 1995: 169-170)

1.3.1.1. En “Milli” Vezin Hangisi? “Hece-Aruz Tartışmaları”

Edebiyat sahnesine adım atar atmaz birçok tartışma ve tepkilerin odağı olan Milli Edebiyat cereyanı, dil meselesinin yanında ciddi bir vezin tartışmasının da ortasında kalmıştır. Ortasında diyoruz, çünkü bu meselenin bir tarafında milliliği “şekil”le sınırlamak istemeyen ve “Türk aruzu”nu şiirlerinde kullananlar (Yahya Kemal, Fuad Köprülü), bir tarafında ise milli vezin “hece”dir diyenler (Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Orhan Seyfi, Halit Fahri, Yusuf Ziya vd.) duruyordu.

Milliliği hecede arayanların durumunun siyasi başarısızlıklar ve çeşitli ızdıraplarla sarsılan gençliğin, milli olan her şeyi güzel bulması olarak niteleyen Nihad Sami Banarlı durumu şu ifadelerle yorumlar: “Genç Türk gönülleri milli olan her şeyi en güzel bulmaya elverişli bir ruhla hece veznine sarılmış ve milli kültürleri en çok bu kadarına yettiği için hatta milli edebiyatı “milli vezin” sanacak kadar, hece vezniyle söylemiş olmayı milli eser vermiş olmak manasında anlamışlardı.” (Banarlı, 1971: 1130)

Oysaki Milli Edebiyat’ın vücuda gelmesinde değilse bile ilerlemesinde büyük tesirleri olan iki önemli şahsiyet, Fuad Köprülü ve Yahya Kemâl milli edebiyat düşüncesinin sadece bir vezin ya da şekil meselesinden ibaret olmadığını yüksek sesle dile getiriyorlardı. Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin “Milli Vezin” makalesinde yer alan ifadeleri şöyle: “Milli Edebiyat cereyanı yalnız bir vezin yahut sadece bir şekil meselesinden ibaret değildir. Milli hayatın bütün unsurlarında, hukukta, ahlakta, iktisadiyatta, bediiyatta birbirleriyle hemâhenk olarak yapılması şiddetle icab eden geniş bir inkılap, çok büyük bir tertip vardır ki, milli vezin ve milli edebiyat meselesi de işte bu tertibin küçük bir parçasından ibarettir.” (Banarlı, 1971: 1130)

Köprülü ile paralel görüşleri savunan Yahya Kemâl sanatta hedefin şiir söylemek olduğunu, vezninse ancak bir alet görevini yerine getirdiğini söyler. Ona göre bir hece-aruz tartışması çıkarmak lüzumsuzdur. Asırlardan beri hiç çarpışmadan yan yana devam eden bu iki vezni kardeş nehir Fırat ve Dicle’ye benzeten şair, bu tartışmalar arasında şiirin yok oluşuna üzülmekteydi. (Banarlı, 1971: 1131)

Hece-aruz tartışmalarını 1800’lerin sonlarından başlatan ve 1940’lara kadar getiren İsmail Çetişli, yapılan teorik çalışmaların yanında modern Türk şiirinde hece veznine dönüş hareketini 1897’den sonra Mehmet Emin’in başlattığına dikkat çeker. Mehmet Emin “Cenge Giderken –yahut- Anadolu’dan Bir Ses” isimli manzumelerini heceyle yazmış ve ömrü boyunca heceden vazgeçmemiştir.

Ömer Nâci ile hece-aruz tartışması yapan Rıza Tevfik, meseleyi sadece tartışma zemininde bırakmaz ve şiirlerini hece ile yazar. Hatta Çetişli’nin ifadesi ile o hece vezninde Mehmet Emin’den daha başarılıdır. Burada Çetişli’nin Hasan Kolcu’dan[6] aktardığı şu ifadelere de yer verelim: “Mehmet Emin’in Türkçe şiirlerinin neşri, hece vezniyle ve sade Türkçe ile şiir yazmayı yaygın hale getirir. Mehmet Emin’in üslubunu taklit ederek veya tesirinde şiir yazanların yanında (A. Nihat, Tırnovalızâde, Mustafa Celal, Hüseyin Avni, Ahmet Rıfkı, Kemal Hüzni vb.) halk şiirini- bilhassa türküleri örnek alarak- hece vezinli şiirler yazanlar çoğalır.” (Çetişli, 2007: 180)

Hece vezni ile yazmaya başlayan diğer bir grup ise daha sonra “Hecenin Beş Şairi” diye adlandırılacak olan Halit Fahri, Enis Behiç, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz’dir. Çetişli’nin Yusuf Ziya’nın[7] bir eserinden aktardığı bilgiye göre Bilgi Derneği’nde Ziyâ Gökâlp ile tanışan bu isimler hece ile şiir yazmaya başlarlar. Daha sonra Halit Fahri[8] aruza veda edecek ve bu isimde şiir yayınlayacaktır. (Çetişli, 2007: 181-183)

Vedâ, ey yâr-ı cân, senden de ayrılmak mukaddermiş,

Benim bak sernüviştimde bu hicranlar da beklermiş.

Hisâb ettim, otuz beş yıl ‘mefâîlün’ demiş gönlüm,

Meğer bir gün bu zahmetler hebâ olmak mukaddermiş.” (Aruza Vedâ, Akyüz, 1986: 352)

Hece ve aruz tartışmaları böylesi bir şekilde sürüp giderken, Yahya Kemâl’in “hedef şiir söylemek” sözüne karşılık hedefi “milli şiir” söylemek olanlar tarafından eskiye ait tüm unsurlar reddedilirken Fuad Köprülü Avrupa’da edindiği bilgi birikiminin de etkisiyle durumu şöyle özetliyordu: “Hayatta daima iki zıd cereyan olabilir, bunlardan hangisinin daha kuvvetli ve istikbâl üzerinde nüfuzlu olduğunu anlamak için ikisi de ayrı ayrı ölçülür; hangisi mütezaid bir silsile takip ediyorsa, istikbâlde hâkim olacak mutlaka odur.” “Dün denilecek kadar yakın bir mazide hece vezniyle yazılan eserler aruzla yazılanlara nispetle yüzde bir nispetinde idi. Halbuki beş-altı seneden beri bu nispet tezayüd ede ede bugün en aşağı yüzde kırka çıktı.” “Muarızlar istedikleri kadar bağırmakta serbesttirler, milli vezin, yani milli edebiyatın galebesi, yarın için artık içtinab kabul etmez bir zarurettir.” (Banarlı, 1971: 1131)

Banarlı’ya göre netice bu iki üstadı da haklı çıkarmıştır: “Fuad Köprülü’nün tahmini doğru çıkarak kısa bir zaman sonra hece vezni aruza karşı kâhir bir galebe kazandı. Fakat gittikçe güzelleşen ve bir Türk aruzu olmakta çok ileri hamleler yapan aruz veznini Türk şiir zevkinden uzaklaştıramadı. Aynı hadiseler, bu aruz üzerinde büyük bir zevkle işleyen Yahya Kemâl’i de haklı çıkardılar ve hece vezninin büyük bir cereyan halini aldığı bu çağlarda uzun yıllar hemen sadece “vezin” terennüm edildi, fakat “Yahya Kemâl’in istediği şiir” söylenemedi.” (Banarlı, 1971: 1131)

Peki bu tartışmalarda gerçekten galip olan taraf hangisi idi? Yazılan eserler ve iştirak eden edipler açısından üstün olan “hece” mi, yoksa Mehmet Âkif, Ahmet Hâşim gibi büyük üstadlar yetiştiren “aruz” mu? Bu mevzuyu da yine Banarlı’nın yerinde tespiti ile kapatalım: “Aruzla terennüm edilen ve aruzla terennüm edildiği için milli edebiyat cereyanının dışında sanılan Türk şiiri, Mehmet Âkif gibi, Ahmet Hâşim gibi, Yahya Kemâl gibi çok büyük şairler yetiştirmiştir.

Buna mukâbil hece ile söylenen şiirler bu büyüklerin eserleriyle ölçülemeyecek kadar zayıf bir durumdadır ki, bunun belli başlı sebeplerinden biri de hececi şairlerin büyük bir ekseriyetle ya çok genç yahut da böyle bir cereyanı başaramayacak kadar az kültürlü olmalarıdır. (…) Bu şairler ne kendilerine yol gösteren Ziyâ Gökâlp’in ne de eserlerine kültür malzemesi hazırlayan Fuad Köprülü’nün ülkü ve kültür anlayış ve seviyesinde bulunuyorlardı. Onların milli edebiyat cereyanına daha ileri bir kıymet kazandıramayışları milli edebiyatı bir vezin ve şekil meselesi kabul etmeleri kadar başkalarına söylenecek sözleri olmaması yüzündendi. O kadar ki, bu şairler, büyük bir ekseriyetle, okudukları ve tetkik ettiklerini değil, ancak Ziyâ Gökâlp gibi, Yahya Kemâl gibi büyük bilgi ve fikir hazinelerinden işitip alabildiklerini yazıyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1132)

1.3.2. Millileşme Çabasının Muhtevaya Yansıması

Birçok açıdan farklı tartışmaları içine alan Milli Edebiyat için, muhtevada da birlik sağlanmıştır, diyemiyoruz. Hem dönemin farklı sorunlarının olması hem milliliğin farklı açılardan anlaşılması hem de bu cereyanın ilk olarak bir dil hareketi olması, bu dönem şiirinde muhteva açısından çeşitliliği zaruri kılmaktadır. Bu dönem konularını toplumsal ve ferdi içerikli olarak iki ana başlıkta toplayan İsmail Çetişli, toplumsal içerikli olanları da sekiz alt başlıkta toplar. (Fikrî, siyasî ve ideolojik tarafı ağır basan şiirler; vatan şiirleri; Anadolu ve memleket şiirleri; fakirlik, yoksulluk ve sefalete dair şiirler; aile ve kadına dair şiirler; çocuk şiirleri; dînî-tasavvufî tarafı ağır basan şiirler; mizah ve hiciv şiirleri)Dönemin siyasî zemini itibariyle vatan-millet şiirleri, Türkçülük ve Milliyetçilik şiirleri dönemin önde gelen şiirlerindendir. Ziyâ Gökâlp (Asker Duası, Galiçya Yolunda, Tûran), Mehmet Emin (Ordunun Destanı, Zafer Yolunda, Anadolu) ve aruzla yazmasına rağmen Milli Edebiyat’tan soyutlanamayan büyük üstad Mehmet Âkif bu konularda öncü isimlerdir.

Bu dönemde eskiye göre farklı algılanan bir başka konu ise “aile ve kadın”dır. Dönemin ferdi şiirlerinde bir sevgi unsuru olarak kullanılan kadın, artık, toplumun temeli olan aile müessesinin en önemli unsurudur, annedir. M. Emin, M. Âkif, Z. Gökâlp, Neyzen Tevfik bu minval üzere şiir yazan şairlerdendir.

Önceki dönemlerle kıyas edilemeyecek şekilde çıkış yapan bir başka konu da “çocuk”tur. Çocuk şiirlerinin arttığı bu dönemde birçok şairin çocuklar için şiir kitabı çıkarttığını görürüz. “Şermin” (Tevfik Fikret, 1914), “Kır Çiçekleri” (İsmail Hikmet, 1918), “ Şiir Demeti” (Ali Ekrem Bolayır, 1925) bunlardan bazılarıdır.

Her gün mektebe gelirken

Kulübesinin önünden

Geçtiğiniz fakir kadın

Pek hastadır; belki yarın

Çocuğu öksüz kalacak;

Bilmem onu kim alacak?

            Onlar için

            Dua edin!” (“Şermin” Öksüz, Akyüz, 1986: 288)

Türk şiirinde toplumsal konuların öne çıktığı dönemde bile ferdi konular ihmâl edilmemiştir. Kısacası Türk şiirinde “aşk, gurbet, yalnızlık, ölüm, tabiat” her zaman şiire konu olmuştur. Dolayısıyla bu dönemde de bu tür konular şairlerin şiirlerinde sık sık yerini almıştır.

Bekçisiyim bu senin

Ve siyah gecelerin;

Gurbetten daha derin

Bir yara yok içimde!

 

Ne aşkım ne emelim

Soluk bir karanfilim

Ben gurbette değilim

Gurbet benim içimde.[9] (Kemalettin Kamu, Gurbet Gecelerinde, Çetişli, 2007: 208)

1.3.3. Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Şairler ve Şiir Kitapları

Böylesi heterojen yapıya sahip olan bir edebi topluluğun çerçevesini kesin çizgilerle belirlemek mümkün değildir. Bu topluluğun ilkelerini net olarak belirleyemeyeceğimiz gibi, ele alacağımız şairlerin hepsinin aynı ilkeleri aynı oranda  benimsemesini beklemek de elbette doğru olmayacaktır. Biz, bu akımın öyle veya böyle bir tarafından tutunmuş ya da kendi anladığı çerçevede milliliği eserlerinde yansıtmış isimleri, bu başlık altında toplamanın doğru olacağı kanısındayız. Bu düşünce ile burada bu ediplerden önemlilerinin sadece isimlerini ve şiir kitaplarının isimlerini vermekle yetineceğiz.

 

Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936): Mehmet Âkif’in bütün şiirlerini içinde barındıran Safahat yedi kitaptan oluşur. Birinci Safahat (1911), Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar (1917), Âsım, (1924),Gölgeler (1933)’dir.

Ziyâ Gökâlp (1876-1924): Kızıl Elma (1913), Yeni Hayat (1918), Altın Işık (1942).

Yahya Kemâl Beyatlı (1884-1958): Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962), Rubâiler ve Hayyam Rubâilerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Bitmemiş Şiirler (1975).[10]

Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944): Türkçe Şiirler (1898), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1916), Dicle Önünde ( 1916), Hasta Bakıcı Hanımlar (1917), Tûran’a Doğru (1918), Zafer Yolunda (1918), İsyan ve Dua (1918), Aydın Kızları (1921), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939).

Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973): Şarkın Sultanları (1918), Dinle Neyden (1919), Gönülden Gönüle (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir Ömür Böyle Geçti (1932), Elimle Seçtiklerim (1934), Tatlı Sert (1938), Akıncı Türküleri (1938), Akar Su (1940), Heyecan ve Sükun (1959), Zindan Duvarları (1967), Han Duvarları (1969).

Yusuf Ziya Ortaç ( 1895-1967): Akından Akına (1916), Cenk Ufukları (1917), Âşıklar Yolu (1919), Şairin Duası (1919), Şen Kitap (1919), Yanardağ (1928), Bir Servi Gölgesi (1938), Kuş Cıvıltıları (1938), Bir Rüzgâr Esti (1962).

Enis Behiç Koryürek (1892-1949): Miras (1927), Vâridât-ı Süleymân (1949), Güneşin Ölümü (1951).

Orhan Seyfi Orhon (1890-1972): Fırtına ve Kar (1919), Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi (1919), Gönülden Sesler (1922), O Beyaz Bir Kuştu (1941).

Halit Fahri Ozansoy (1891-1971): Rüya (1912), Cenk Duyguları (1917), Efsaneler (1919), Zakkum (1920), Bulutlara Yakın (1921), Gülistanlar Harabeler (1922), Paravan (1929), Balkonda Saatler (1931), Sulara Dalan Gözler (1936), Hep Onun İçin (1962), Sonsuz Gözleri Ötesinde(1964).

Bütün bunların yanında şu isimleri de kaydetmek doğru olacaktır: Ali Canip Yöntem “Geçtiğim Yol” (1918); Aka Gündüz “Bozgun” (1917); İhsan Raif “Gözyaşları” (1914); Şükûfe Nihal “Yıldızlar ve Gölgeler” (1919), “Hazan Rüzgârları” (1927), “Gayya” (1930), “Su” (1933), “Şile Yollarında” (1935), “Sabah Kuşları” (1943), “Yerden Göğe” (1960).

SONUÇ

Uzun bir sessizliğin ardından II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tekrar ve eskisinden daha hareketli olarak yeni bir döneme başlangıç yapan Türk şiiri, verilen eser ve ortaya çıkan edip çeşitliliğinin yanında tartışmalarıyla da Türk Edebiyat Tarihi’nde önemli bir yer edinmiştir. Fecr-i Âti ile başlayıp Milli Edebiyat ile devam eden edebi anlayışlar içinde en dikkat çeken ve uzun soluklu olan tartışma “hece-aruz” tartışmasıdır. Milli bir şiir vücuda getirmek isteyen ediplerden bir kısmı, milli vezin hecedir, her şey şekilde başlar, düşüncesi ile milli şiirin ancak hece ile yazılabileceğini savundular. Bir kısım şair ise milliliğin şekille olamayacağını, bunu muhtevada göstermek gerektiğini öne sürdüler.

Uzun tartışmaların sonunda, denilebilir ki, hece aruza galip geldi ve bu dönem ve hatta ondan sonraki belli bir dönem daha çok hece ile şiirler yazıldı. Fakat hiçbir hece vezinli şiir, Yahya Kemâl’in şiirlerinin seviyesine gelemedi. Hiçbir hececi şair, Mehmet Âkif gibi şöhret elde edemedi. Bu dönemin edebiyatımıza kattığı en önemli değerler, Ahmet Hâşim, Mehmet Âkif, Yahya Kemal (“Ok” şiiri hariç) hiçbir zaman hece ile şiir yazmadılar. Oysaki bu isimler, yıllar sonra bile dönemin içinde ve büyük bir gururla anılacaklardı. Aruza varlık olarak galip gelen hece ise yerini bir süre sonra serbest nazma bırakacaktı: “Son yüzyılın başlarından itibaren milli edebiyat cereyanının hece veznini aruzun yerine geçirme gayreti bu husustaki mücadelesini kazandı. Aruz Yahya Kemâl gibi müstesna bir sanatkârında bulunduğu birkaç mümessili ile devrini kapatmış görünmektedir. Hece veznini benimseyen yeni şiir de uzun ömürlü olmadı; hemen her yerde olduğu gibi o da bugün yerini, âhengi güç bir mimaride arayan serbest nazma bırakmış bulunuyor.” (İslam Ansiklopedisi, 1991: 437)

Aslında bu uzun ve akla pek yatkın olmayan tartışmalara 12 Mart 1921’de TBMM’de Milli Marş güftesi olarak ittifakla ve büyük bir coşkuyla kabul edilen, büyük üstad Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı isimli eseri son noktayı koymuştur. Zira, bugün hâlâ büyük bir coşkuyla seslendirdiğimiz ve bu ülke payidar kaldıkça aynı coşkuyla seslendirmeye devam edeceğimiz, her mısrası “milli” mücadelemizi, “milli” şuurumuzu en ince ayrıntısına kadar anlatan “İstiklâl Marşı” aruzun fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbı ile yazılmıştır…

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

KAYNAKÇA

Akyüz, Kenan (1986), Batı tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul.

Akyüz, Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi, İstanbul.

Argunşah, Hülya (2005), “Milli Edebiyat”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 197.

Banarlı, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

Çetin, Nurullah (1995), “Tahsin Nahid’in Ruh-ı Bî-kayd Adlı Kitabımda Yer Almayan Şiirleri”, Ankara, AÜ, DTCF Der., S: 1-2, c: XXXVII, s: 541-581.

Çetişli, İsmail (2007), “İkinci Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Fikrî, Siyasî Hareketler ve Türk Edebiyatına Yansımaları”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 125-364.

Doğan, Abide (2007), “Fecr-i Âti Topluluğu”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 487-513.

İslam Ansiklopedisi (1991), “Aruz Maddesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 437.

Kolcu, Hasan (1993), Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, KB Yayınları, Ankara.

Okay, Orhan (1992a), “Fazıl Ahmet Aykaç”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 187-194.

Okay, Orhan (1992b), “Emin Bülend Serdaroğlu”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 380-390.

Ortaç, Yusuf Ziya (1966), Bizim Yokuş, İstanbul, s: 23.

Özgül, M. Kayahan (1986), Halit Fahri Ozansoy, KTB Yayınları, Ankara, s:75.

Türk Dili (1992), (Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı), S: 481-482, Ocak-Şubat, s: 557.

 

  

                 

 

      

 

 

 


[1] Geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992b)

[2] Şairin kitaba girmeyen şiirleri için bkz. (Çetin: 1995)

[3] Şair hakkında geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992a)

[4] Şiirde kıtalar 1 2     şeklinde yazılmıştır.

3 4

[5] Geniş bilgi için bkz. (Argunşah: 2005)

[6] Hece-aruz tartışmaları ile ilgili geniş bilgi için bkz. (Kolcu: 1993)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ortaç: 1966)

[8] Halit Fahri’nin şiirleri için bkz. (Özgül: 1986)

[9] Şiir için bkz. (Türk Dili: 1992)

[10] (Şairin hayatta iken bastırmadığı şiirleri, ölümünden sonra İstanbul Fetih Cemiyeti’nde kurulmuş olan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından bastırılmıştır.)

 


II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE ROMANLAR VE ROMANCILIĞIMIZ

(1908’den 1923’e …)

 Yalnızca Türk Edebiyat Tarihi açısından değil, genel olarak Türk tarihi açısından da birçok yönüyle önem taşıyan II. Meşrutiyet, Abdülhamid tarafından “Kanun-i Esasî”nin tekrar yürürlüğe gireceğini açıklamasıyla başlar. 23 Temmuz 1908’de yapılan bu ilan ile başlangıcı net olarak belli olan II. Meşrutiyet’in hangi yıl veya yıllarda sonlandırılacağı meselesi, ilanındaki netlikten oldukça uzaktır. Zira bu dönem, edebiyat ve siyaset tarihçileri tarafından farklı zamanlarda işlenmiştir. Genel olarak siyaset tarihçileri bu dönemi 1908-1918 (Tunaya:2009), edebiyat tarihçileri ise 1908-1923 (Çetişli vd.: 2007) yılları arasında ele alır.

Biz de bu çalışmamızı edebî açıdan ele alacağımız için 1908-1923 tarihlerini esas alıp bu tarihler arasında edebiyatımızın romanları ve romancılığının gelişim ve değişim çizgisini vermeye çalışacağız.

Ancak bu çizgiyi vermeye çalışmadan önce edebiyatı ve dolayısıyla bir edebî ürün olan romanları besleyen, etkileyen ve belki daha da önemlisi yönlendiren, dönemin iki önemli ortamını, siyasî ve sosyal ortamını, kısa da olsa izaha çalışma mecburiyeti duyacağız. Zira bir edebiyat döneminden bahsetmek için bunların mutlak suretle bilinmesi en azından haklarında küçümsenmeyecek derecede fikir sahibi olunması gereklidir. Nitekim, bu dönemin, özellikle edebiyat tarihi açısından, en önemli ismi M. Fuat Köprülü’nün şu sözleri zannederiz ki, bu konuda başka bir izaha ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açıktır: “Şimdiye kadar ne bir bütün halinde ne de müteferrik devirleri ve şahsiyetleri bakımından bir ciddi tetkike mahzar olmayan zavallı Türk edebiyatını tetkik edecek müverrih, henüz yazılamayan Türk medeni ve siyasi tarihini de tetkik ve canlandırma zahmetine katlanmak mecburiyetindedir.” (Köprülü, 2004: 43)

Şimdi biz de bu bakış açısından yola çıkarak esas konumuza geçmeden önce dönemin siyasî ve sosyal zeminine genel bir çerçeveden bakmaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Döneminin Siyasî Zemini

1876 yılında Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesiyle ilan edilen I. Meşrutiyet, Abdülhamid’in meşrutiyet karşıtlığı ve ülkede uyguladığı sıkı yönetimle birlikte ancak 30 yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Sıkı yönetime ve aslında Abdülhamid’e karşı olan İttihatçılar, ülke dışından aldıkları destekleri de kullanarak ( çünkü bu dış grupların da işine geliyordu) yönetim üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyorlardı. Kimi ayaklanmalar, bağımsızlık sinyalleri veren kimi gruplar (Bulgar, Yunan, Sırp gibi) Abdülhamid’in ülke bütünlüğünü korumak adına fedakârlık yapmasını mecburi kılıyordu. Mecburi diyoruz, çünkü Abdülhamid meşrutiyeti hiç istememekte, bunun bizim ülke şartlarımıza uygun olmadığını düşünmekte idi. Nurullah Çetin Abdülhamid’in bu konudaki görüşlerini İsmet Bozdağ’dan[1] yaptığı alıntı ile bizzat onun ağzından verir okuruna: “Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede meşrutiyet, ülkenin unsur-ı aslisî (asıl öğe olan Türkler) için ölümdür. İngiliz Parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız Parlamentosunda bir Cezayirli mebus (milletvekili) var mıydı ki, Osmanlı Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeye kalkıyorlar! İkincisi bizi kendi aramızda parçalamak için meşrutî idareyi getirmek. Her iki gayeleri için de aramızda kolayca taraftar bulabiliyorlardı. Meşrutî idarenin bir vahdet (birlik) halinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibar etmediğini fark edemeyen bazı Türk münevverleri (aydınları) maalesef düşmanlarının ekmeklerine yağ sürmekteydiler.

(…) Bir küçük kasabamızda yüzde ellinin üzerinde gayri Müslim (Müslüman olmayan) varsa orada kaymakamın ve memurların gayri Müslimlerden seçilmesini adaletin icabı görüyorlardı da koskoca 250 milyonluk Hindistan’ın İngiltere Parlamentosunda bir tek temsilcisi olmadığını düşünmeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. İngiltere’de meşrutiyeti görmüşler ve hayran olmuşlardı. Ama İngiltere’de meşrutiyeti kimin kullandığına bakmamışlardı bile… Bu cahilce fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi böylece altüst etmek istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman “zalim” diye bana hücum ediyorlardı.” ( Çetişli vd., 2007: 29)

Meşruti idareyi isteyenlerce ve özellikle İttihatçilerce vatan ve millet düşmanı olarak gösterilen Abdülhamid’in aslında kendisine bu suçlamayı yapanlardan çok daha duruma hâkim olduğu, olayları çok daha doğru okuduğu yukarıdaki ifadelerinden görülmektedir. Zira bu gerçekler yıllar sonra, yazık ki iş işten geçtikten sonra, dönemin meşrutiyet yanlıları tarafından da anlaşılacak ve bu saf hallerine kendileri de hayret edeceklerdir. Nurullah Çetin adı geçen eserde “saf Türkler” diye ifade ettiği bu isimlerden biri olan Servet-i Fünûn Dergisi’nin sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün[2] itiraflarına kendi hatıralarından uzunca bir bölümle yer verir. (Çetişli vd.: 2007)

İşte böylesi şuursuz baskılar sonucunda “mecburen” ilan edilen Meşrutiyet, umulanın ve beklenilenin aksine Türkiye tarihinin en talihsiz dönemlerinden biri olmuştur. (Akyüz: 1995) Yabancı devletlerin kışkırtmasıyla oluşan bu süreç ülke yönetiminin idareden anlamayan, siyaseti bilmeyen “özgürlük, hürriyet” gibi içi boş terimleri kullanarak parlamenter rejimi araç değil amaç haline getiren (Tunaya, 2009: 37) dünya politikasından habersiz birkaç maceracının elinde kalması ile neticelenmiştir. (Akyüz, 1995: 148) Hal böyle olunca o büyük baskının ardından gelen Meşrutiyet dönemi, Türk tarihinde görülmedik bir özgürlük alanı ortaya koymuştur. Her eline kalem alan yazmaya, her fikri olduğunu sanan gazete-dergi çıkarmaya başlamıştır. Meşrutiyetin ilanı ile meclisin açılması arasındaki beş aylık sürede tam bir kargaşa yaşanır. Muhalif grupların anarşist tavırları kontrol altına alınamaz. Sansürün uygulanmadığı bu dönemde, 200’den fazla gazete ve dergi yayın hayatına girer, çeşitli partiler ve kulüpler kurulur. (Çetişli vd.: 2007)

Bir yandan sınırları belli olmayan özgürlük ortamının getirdiği kargaşa, bir taraftan bilinçsiz ellerdeki idarenin meydana getirdiği siyasi boşluk, zaten bir fırsat bekleyen, başta Bulgar, Yunan ve Sırplar olmak üzere, Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Ülke bağımsızlık ayaklanmalarını ardı ardına yaşamaya başladı. Dışarıda patlak veren bu olaylara 31 Mart Vakası eşlik etti. Bu kargaşa içinde idareyi sağlayamayan İttihatçiler, baskısını bahane ederek yıktıkları istibdat döneminin sanki ikinci perdesini açmışlardı. Bu “yeni istibdat” dönemi ülkede görülmedik vakalara sebep oluyor, hatta siyasi cinayetler işleniyordu.

Yönetimin bir türlü anlayamadığı bu sıkıntıların sebebini ve sonuçlarını düşman devletler gayet iyi biliyor, yüzyıllarca mahkum ve mecbur oldukları Osmanlının, torunlarından adeta intikam alıyorlardı. Zaten hiç sebep yokken, hiçbir şekilde müdahil değilken Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini sağlamaları da bu sebeptendi. Nihayet Balkan Savaşı ile Avrupa’daki topraklarını kaybeden Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı ile de Asya ve Afrika’daki topraklarını kaybetmiş hatta Anadolu’nun yarısı da tehlikeye girmişti.

Büyük ümit ve beklentilerle yönetime gelen maceracılar Kenan Akyüz’ün ifadesi ile başlarını alıp gitmişlerdi bile. Kalanlar ise dünya tarihinde pek rastlanmayan bu zillet tablosuna katlanmak zorunda kalmışlardı. Tek çare ise bu durumu milletine ve ülkesine yakıştıramayan bir zihniyetin 19 Mayıs 1919’da Anadolu’da başlattığı “Milli Mücadele” idi. (Akyüz, 1995: 152)

II. Meşrutiyet Döneminin Sosyal Zemini

Uzun yıllar dünyaya hükmeden, hâkimiyeti altında birçok millet barındıran Osmanlı Devleti bu heterojen yapı içinde bile hâkimiyetini insana saygı çerçevesinde sürdürmesi ile tanınmıştır. Fransa, İngiltere gibi adları sömürgeyle anılan devletlerin aksine hâkimiyeti altındaki milletlerin fertlerine, dinlerine saygı göstermiş devletin bekâsına zarar vermediği müddetçe kendi kültürlerini özgürce yaşamalarına izin vermiştir. Bununla birlikte ekonomik ve siyasi anlamda gücü asla azınlıklara bırakmamış, kendi insanını, doğal olarak, hep diğerlerinden önde tutmuştur.

Fakat II. Meşrutiyet’in ilan edildiği yıllarda durum bunun tam aksi yönündeydi. Türk milleti ekonomik anlamda en zayıf kesim durumundaydı. Türkler köyde yaşayan, fakirlik içinde ezilen, sıkıntı çeken insanlardı. Diğer taraftan Ermeni, Yahudi ve Hristiyan kesiminin oluşturduğu azınlıklar ise para sahibi, şehirde yaşayan, rahatlık içinde hayat süren insanlar olarak çıkıyordu karşımıza. İhracatı, ticareti elinde bulunduran bu insanlar faizcilik yapıyor, köşklerde rahat içinde yaşıyordu. Kısacası ülke için çalışan, sefalet çeken Türkler, keyfini sürenler ise onlardı. (Çetişli vd., 2007: 59-60)

Sosyal hayattan uzak olan Türkler kendilerine hiç yakışmayan bu durumun sebebi olarak, yine azınlıkların bilinçli kışkırtması ile, Abdülhamid ve istibdat yanlılarını görüyordu. Tiyatro, eğlence hayatı yok denecek seviyeye inmişti. Halk sanattan uzak kalmıştı. Zira istibdat döneminin baskıcı yönetimi eserlere sansür koyuyor, sanatçılar da her adımda bu sansürle karşılaştıklarından sanatta toplumsal konulara eğilemiyordu.

İşte böylesi bir dönemde büyük özgürlük umutları ile gelen Meşrutiyet sosyal yaşantıda da inanılmaz bir hareketliliğe sebep oldu. Kısa sürede yüzlerce gazete-dergi çıktı, istibdat döneminin durgun sahneleri önce amatör sonra profesyonel birçok tiyatro topluluğu ile buluştu. Sayısız tiyatro eseri sahneleniyor ve en çok yurtseverlik vakalarını ve istibdat aleyhtarlığını işleyen piyesler rağbet gördü. (Akyüz: 1995)

Bu dönemde getirilen seçme seçilme hakkı, meşruluğu her zaman tartışılan seçimler ve padişahtan sürgün yetkisinin alınması dönemin olumlu olayları olarak zikredilebilir. (Tunaya, 2009: 37)

30 yıllık bir baskının ardından gelen inanılmaz özgürlük, halkta şuursuz bir heyecanın sebebi olmuştu. İnsanlar Meşrutiyet’in ilanı ile ülkeye sihirli bir değneğin dokunacağını ve bütün olumsuzlukların biteceğini hayal etmişlerdi. Fakat acı gerçek çok geçmeden gün yüzüne çıkıyor, ortadaki özgürlüğün yeni bir başlangıcı getirmediği anlaşılıyordu. Aksine bu durum korkunç bir sonun sebebi olmak üzereydi. 600 yıllık ihtişamlı geçmiş yok olmaya yüz tutmuştu.

Neyse ki Türk milleti özündeki asil ruhu böyle zamanlarda saklamayı biliyor, küçük bir kıvılcımla onu tekrar şahlandırmayı başarıyordu. İşte bu kıvılcım 19 Mayıs 1919’da yakılacak, bir varolma mücadelesi “milli” bir ruhla “şeref”li bir pâye alacaktı.

II. Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Edebi Topluluklar

Siyasî ve sosyal bakımdan böylesine sıkıntılı bir dönemin yaşandığı ülkede, aynı sancılar edebiyat camiasında da kendini göstermekteydi. 1901’de dağılan Edebiyat-ı Cedide topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn dergisi artık edebî yayın yapmıyordu. Bu yıldan 1908’e kadarki dönemde topluluğun yazarlarının yazıları dergide yayınlanmamış, dergi adeta bir magazin dergisi halini almıştı. (Akyüz: 1995)

Sanat sanat için anlayışını benimseyen topluluk, istibdat döneminin de etkisiyle halktan iyice uzaklaşmıştı. Toplumsal konulara hemen hiç değinmeyen, değinse de zaten sansürle engellenen edebî faaliyetler, Meşrutiyet’in ilanı ile kendisine yeni bir yön vermeye çalışıyordu. Banarlı, bu faaliyetlerin ilkinin Fecr-i Âti toplantısı olduğunu belirtirken Fecr-i Âti’nin bir edebî topluluk veya ekol olmadığına dikkat çeker: “Bu hareket hemen hemen devrin genç edipleri tarafından yapılan birkaç hevesli toplantıdan ibaret kalmıştı. O kadar ki, eğer Fecr-i Âti teşekkülüne katılan bu gençler, git gide Türkiye’nin edebî hayatında hakiki birer değer payesine erişmemiş olsaydılar, edebiyat tarihimiz belki de bu toplantılardan bahsetmek için fazla çekici bir sebep bulamayacaktı.” (Banarlı, 1971: 1092)

Ciddi bir amaçla yola çıkan ve kendinden önceki topluluğu, topluma sırt çevirmek, toplumdan uzaklaşmakla suçlayan Fecr-î Âti edipleri yazık ki, karşı çıktıkları ediplerden farklı bir şey yapamamış ve kendilerinden bekleneni verememişlerdi. Topluluğun edebiyatımıza, belki de anlatılmaya değer tek katkısı ilerleyen zamanda edebiyetımızda değerli bir yere sahip olacak olan Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü, Refik Halid, Yakup Kadri gibi isimlerin, kısa bir dönem de olsa, bir arada çalışmasını sağlamasıdır.

Emelleri büyük fakat edipleri küçük ve tecrübesiz olan bu topluluk 1911’de yine bir başka genç topluluk tarafından Genç Kalemler dergisi ediplerince, karşı çıktıkları Servet-i Fünûn’un bir devamı olmakla suçlanıyordu.

1911 yılında çıkmaya başlayan Genç Kalemler Milli Edebiyat sözünü ilk kez ortaya atarak yeni bir oluşumun sinyallerini verir. Fecr-i Âti’den sonra II. Meşrutiyet’in ikinci edebi topluluğu olarak kabul edilen bu topluluk önceleri Fecr-i Âti ve Servet-i Fünûn ediplerinden ciddi tepkiler alır. Milli Edebiyatçıların “Yeni Lisan” önerisi daha sonra bu topluluğa katılacak olan F. Köprülü, R. Halid, Y. Kadri gibi isimlerin de içinde bulunduğu birçok edip tarafından şiddetli eleştirilere maruz kalır. Sanat kavramının uluslar arası olduğunu kabul edenlerin sanat eserlerini “milli” kimliğe büründürme çabalarına karşı çıkarak, bu durumun çelişkili ve anlamsız olduğu düşüncesinde idiler.

Toplumsal alanda Mehmet Âkif, dil alanında Ziya Gökalp ile bayraklaşan Milli Edebiyat cereyanı Süleyman Nazif, Cenap Şehabeddin gibi etkili isimlerin ciddi muhalefetine rağmen konuşma dilinde, en azından ona yakın bir dilde, edebi eser vermeyi başarmışlar ve zaman içinde kendilerini ve anlayışlarını edebiyat camiasına ve topluma kabul ettirmişlerdir.

 II. Meşrutiyet Dönemine Genel Bir Bakış

1901-1908 yılları roman alanında ne kadar sessiz ve verimsiz geçti ise 1908-1923 yılları da o kadar hareketli ve zengin geçmiştir. Meşruti idarenin ilanı ile ortaya çıkan aşırı özgürlük ortamı yazın hayatında da kendine yer bulur. Baskıcı ve sansürcü anlayışın devrilmesi ile insanlarda kendini gösteren özgürlük patlaması sonucu bilinçli-bilinçsiz herkes, bazen fikir beyan etmek için bazen sadece özgürlüğünü kullanabildiğini gösterebilmek için yazın hayatına girdi. İsmail Çetişli’nin Osman Gündüz[3] kaynaklı olarak verdiği bilgiye göre 1908-1918 döneminde 228 roman ve uzun hikâye / kısa roman tespit edilmiştir. Yine Çetişli’nin Alim Kahraman[4] kaynaklı verisine göre 1908-1923 yılları arasında 120 civarında roman yayınlanmıştır. (Çetişli vd., 2007: 213) Sadece bu sayılardan bile durumun vehametini anlamak mümkündür. Böylesine kısa zamanda bu kadar çok eserin verilmesi elbette kalitede yetersizliği mecburi hale getirmiştir. Dönem içinde hikâye ve roman yazan isimler verilirken birçoğunun o eserleri dışında yayın hayatında yer bulamadığını söylemek zorunluluğu doğmaktadır.

Eser sayısındaki bu bol çeşit, doğal olarak, tema ve konuda da yansımasını göstermiştir. Bu dönemde özellikle ele alınan konuların başında, belki sürecin doğal bir sonucu olarak, Abdülhamid aleyhtarlığı ve meşrutiyet yanlılığı gelmektedir. 30 yıllık birikimin bir sonucu olarak dışa vuran bu tepki ve beklenti ikilemi romanların ilk ve en önemli konusunu oluşturuyordu.

Bu konuda dönemin kaliteli eserleri arasında gösterebileceğimiz Bekir Fahri İdiz’in Jönler adlı romanını, Abdülhamid döneminin siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlatması bakımından önemli bir örnektir. Bununla birlikte Menfi (F. Necip), Hırsız Feneri, Kadınlar Komitesi, Ölüm Habercileri (Moralızâde Vassaf Kadri), Mesebbib (Saffet Nezihi), Handan (H. Edip) Harabelerin Çiçeği (R. N. Güntekin) gibi pek çok roman bir vesile ile konu olarak bu meseleyi işlemişlerdir. (Çetişli vd., 2007: 214)

Bu dönem romanı konu bakımından olduğu kadar tür bakımından da zenginlik gösterir. Polisiye romanından macera romanına, psikolojik romandan popüler romana, aşk romanından tarihi romana geniş bir yelpazede görürüz dönem romanını.

Fakat yukarıda bir vesile ile bahsettiğimiz gibi bu renk cümbüşü kalite bakımından romanların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Bizde roman Batı’daki gibi sağlam temeller üzerine oturmuş, özümsenerek benimsenmiş olmadığından bu eksiklik gözle görülür seviyededir. Bu konuda Berna Moran’ın “Biliyoruz ki bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak çıkmadı ortaya. Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başladı; yani Batılılaşmanın bir parçası olarak Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat gibi romanı ilk deneyen yazarlarımızın edebiyatla ilgili yazılarını okuyacak olursak görürüz ki Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın, kendi edebiyatımızı ve özellikle anlatı türündeki yapıtlarımızı da geriliğin bir işareti sayarlar.” (Moran, 2009: 9) şeklindeki tespiti bizde roman serüveninin zaten sancılı başladığını göstermektedir. Uzun baskı ortamının sonucu insanların kendi özlerine karşı kızgınlık hatta nefret duymasının da etkisiyle yapılan bu taklit tercihi, roman kahramanlarının bile bizim insanımıza yabancı karakterde olmasına sebep olmuştur. Batılılaşma sürecinde köklerinden uzaklaşan ve Batılı romanları aynen taklit eden romancılarımız, Batılı romanlardaki başarının aslında geleneklerine olan bağdan kaynaklandığını anlayamamışlardı. Yine aynı eserde Moran konuyla ilgili şu tespitlerde bulunmaktadır: “Dramatik roman türünü seçmiş olan yazarlarımız kendi geçmiş hayatımızdan yararlanamayacakları için Batı romanını olduğu gibi örnek almışlardır. Bireye yönelirken kahramanlarını kendi tarihsel gerçekliğimizi düşünerek işlemek yerine Batı’daki örneklerine benzetmekten pek kurtulamadılar. Onun için bir Türk kadın ya da erkeği olduğuna inanmakta güçlük çektiğimiz bu karakterlerde, Batı’dan aktarılmış bir şeyler olduğu havasını hissederiz. Oysa sözünü ettiğimiz Batı romanının karakterleri ne denli birey olurlarsa olsunlar, kökleri kendi toplumlarında yatar.” (Moran, 2009: 331)

Moran’ın adı geçen eserinde (Moran: 2009) ikinci çizgi romanı olarak ele aldığı, toplumsal meselelerden uzak, bireyler arası ilişkiyi ön plana çıkaran romanlarda daha ağırlıklı gördüğümüz bu “köksüz” taklidin toplumsal konulara ağırlık veren romanlarda asgari seviyelere indiğini görüyoruz. Dönemin en fazla eser veren ismi H. Edip Adıvar’ın Heyûla (1909), Raik’in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1912) gibi romanlarını bireysel ilişkileri ön planda tutan, toplumsallıktan uzak romanlar arasında saymak gerekir. Konuyla ilgili olarak İsmail Çetişli’nin, romanlar hakkında biraz bilgi verdikten sonra yaptığı şu tespit önemlidir: “Görüldüğü gibi kadın-erkek ilişkisinin en tabiî sonucu durumundaki aşk teması üzerinde vücût bulan bu romanlarında Halide Edip, kalemini bireyin dünyası ile sınırlamış, dikkatini bütünüyle bu dünya üzerine yoğunlaştırmıştır. (Çetişli vd., 2007: 218)

Fakat özellikle Milli Mücadele döneminde yoğunlaşan milli duygular, doğal olarak, edebiyatta da kendini gösterir ve toplumsal konuların işlendiği, hatta insanların milli duygularını okşayacak, tesiri altına alacak romanlar artık kapıdadır. Her ideolojinin edebiyata bir yansıması olduğu gibi milliyetçilik ideolojisi de bu hararetli dönemde edebiyattaki yerini bulacaktır.

Bu düşüncenin hâkim olduğu romanları İsmail Çetişli,  Şerif Aktaş’ın[5] iki ana başlıkta incelediğini söyler. Bunlar, “eskinin tenkidi ve yönetim sisteminde düzensizliğin ortaya konulması” ve “yeni yönetim sistemi fikri”dir. (Çetişli vd., 2007: 215)

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e romanımızın genel bir şablonunu çizmeye çalıştıktan sonra şimdi de duruma yazar ve roman merkezli bakarak daha farklı bir açı yakalamaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Dönemi Yazar ve Romanları

a)      Fecr-i Âti İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Servet-i Fünûncuların Meşrutiyet’in ilan edilmesine rağmen hâlâ suskun kalmaları üzerine edebiyatta ses getirmek için yola çıkan Fecr-i Âticiler ne yazık ki, sonradan anılabilecek ne bir roman ne de romancı bırakabilmişlerdir. Sonraki dönemde Milli Edebiyat cereyanı içinde yer alan Yakup Kadri, Refik Halid gibi büyük nesir ustalarını saymazsak Fecr-i Âti içinde öne çıkan romancı hemen hemen hiç yoktur. Fecr-i Âti içinde adını zikredebileceğimiz iki romancı vardır: Cemil Süleyman Alyanakoğlu, İzzet Melih Devrim.

Cemil Süleyman Alyanakoğlu (1886-1940): Fecr-i Âti içinde daha çok roman-hikâye alanında tanınan ve mesleği hekimlik olan Cemil Süleyman Balkan Savaşı’na katılmış ve görevli olarak Mısır, Suriye, Hicaz gibi birçok cepheye gönderilmiştir. Bu aralarda yazdığı hikâyelerle tanınmaya başlayan Cemil Süleyman, görevi nedeniyle İstanbul’dan uzak kalınca 1909-1913 yılları arasında edebiyatta edindiği yeri kaybetmeye başlamıştır.

Okuma zevkini Edebiyat-ı Cedide’den alan edibin eserlerinde Mehmet Rauf ve Halit Ziya’nın etkisi vardır. 1909’da ilk hikâye kitabı “Timsal-i Aşk” yayınlanır.

Eserlerinde mesleğinin etkisi görülen yazarın, hasta ve hastalık psikolojisini çok iyi işlediği görülür. Bu açıdan psikolojik tahlillerde başarılıdır. Kahramanları tek yönlü, iyi kişilerdir. Hastalık, aşk, sevgi, ölüm, yalnızlık, vefa, vefasızlık, fakirlik ve kıskançlık eserlerinin ana temasını oluşturur.[6] (Çetişili vd., 2007: 505-506)

Yazarın, 1912’de yayınlanan “Ukde” isimli ikinci hikâye kitabının dışında yayınlanan “İnhizam” (1911), “Siyah” Gözler” (1912), “Kadın Ruhu” (1914) isimli romanlarında teknik mükemmellik olmamakla birlikte psikolojik tahliller başarılıdır. (Akyüz, 1995: 161)

İzzet Melih Devrim (1887-1966): Doğduğu Girid’ten, çıkan karışıklık sebebiyle ailesiyle birlikte İstanbul’a gelip yerleşmiştir. Lise yıllarında yazdığı şiirler, mecmualarda yayınlanan İzzet Melih, 1908’den sonra tiyatro ve roman yazmaya başlar. “Sermed” ve “Tezad” isimli hikâye ve romanları vardır. İlk zamanlarda kuvvetli ve ümit verici olmasına rağmen o da arkadaşları gibi edebiyat sahasından çabuk ayrılmıştır. (Banarlı, 1971: 1097)

b)     Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Birçok önemli ismi içine alan bu dönemin romanları, konuları çok farklı açılardan ele alması bakımından oldukça önemlidir. İdeolojik olarak milliyetçilik, istiklâl mücadelesi, Tanzimat’tan sonra Türk aile hayatındaki yozlaşma ve taşradaki yaşam gibi birçok konuyu başka başka açılardan ele alan romanlarımız, bu dönemde romanlarımızın ferdiyetçi bakışıyla bilinen Fecr-i Âti’nin yanında, memleket meselelerini konu eden bir edebiyat ve roman anlayışının da var olduğunu ve hızla ilerlediğini göstermektedir. Duruma bu açıdan bakan Kenan Akyüz, bu devrin romanları için şu tespitte bulunur: “Sonuç olarak bu devrin romanlarında ve hikâyelerinde fert hayatından sosyal hayata doğru genişçe bir açılmanın; tema bakımından sosyal konulara doğru büyük bir kaymanın başladığını söylemek gerekir.” (Kenan Akyüz, 1995: 180)

Halide Edip Adıvar (1884-1964): Son devir Türk Edebiyatının en çok eser veren, eserleri hep takdir gören isimlerinden biridir Halide Edip. Kenan Akyüz, onun şöhretini karakter yaratmada gösterdiği başarıya borçlu olduğunu söyler. (Akyüz: 1995)

Eserlerinde, özellikle kadın karakterler, onun doğudan gelen ruhla eğitimi ve tecrübesiyle vakıf olduğu  Batı zihniyetini birleştirmesindeki başarı neticesinde vücut bulur. Gerçi biz karakterleri onun vücuda getirdiğini söylüyoruz ama kendisi durumun böyle olmadığını, bir süre sonra karakterlerin kalemine hâkim olduklarını ifade ediyor. Nihad Sami Banarlı’nın Ruşen Eşref Ünaydın’ın[7] “Diyorlar ki” eserinden aktardığı ve edibin kendine ait olan sözleri şöyle: “Büyük mevzular aklıma kolaylıkla gelir. Ve hep şimdiye kadar da öyle gelmiştir. Ben iki türlü yazıcıyım: Bir romancı, bir de küçük hikâye, küçük mensur şiir muharriri. Romancılıkta mutlak, zihnimde mevzuumun planını yaparım. Bütün vakayı takarrur eder. Mesela, hâkim vasıflar nasıl olacak? Ötekiler arasında nasıl yaşayacaklar!.. Bazen bab, fasıl tertibatını bile zihnimde yaparım. Ondan sonra kolayca yazarım. Yalnız kitabın orta yerine gelince karakterler bana hâkim olur. Ben onlara değil… Mesela ilk satırlardan o sahifeye kadar hükmümün altında yürüttüğüm, idare ettiğim şahsın bana karşı isyan ettiği zamandan sonraki gidişini, yaşayışını bazen beğenmem. Fakat o hareketler o kadar öyle olmalıdır ki, artık o şahıslar istediklerini yaparlar.” (Banarlı, 1971: 1227-1228)

Milli Mücadele döneminin en ateşli ismi, mitinglerin isyan sesi Halide Edip, belki de karakter vücuda getirmedeki başarısını, karakterlerini özgün kılmada yakaladı. Bu doğal başarısı da onu Türk romancılığındaki haklı şöhretine kavuşturdu.

İlk romanlarında bireyler arası ilişkileri, ferdi meseleleri konu eden Halide Edip, “Yeni Turan” ile ideolojik milliyetçiliği, “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye” ile de Milli Mücadele’yi ele alan romanlar yazmaya başlar. Bu eserlerinde yine, geri planda kalsa da, “aşk”ı ihmal etmeyen yazar eserlerinde Farsça ve Arapça tamlamalardan kaçan, daha çok konuşma diline yaklaşan bir üslup tercih eder. Aslında bu, son devir romancılığının üslup meselesini geriye bıraktığını da gösterir mahiyettedir.

Bu döneme ait romanları: Seviye Tâlib (1910), Handan (1912), Yeni Turan (1913), Mev’ûd Hüküm (1918), Son Eseri (1919), Ateşten Gömlek (1923).

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974): Edebiyatta adını 1909’da girdiği Fecr-i Âti’de duyuran Yakup Kadri, bu topluluğu hararetle savunmuştur. Milli edebiyat ilk ses getirdiğinde topluluğa ve edebiyat fikirlerine karşı olan yazar, daha sonra bu edebî topluluk içine girmiş ve topluluğun önemli roman yazarları arasında yerini almıştır. (Akyüz, 1995: 182) II. Meşrutiyet dönemi içinde iki roman kaleme almıştır: Kiralık Konak, Nur Baba.

Bu dönemde yayınlanan ilk romanında (Kiralık Konak) bir konak içinde üç neslin temsilcilerini sunar okuruna. Tanzimat’tan 1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yaşanan Batılılaşma sürecinin getirdiklerini ama en çok da götürdüklerini işler. Naim Efendi- Sermet Bey-Seniha’nın temsil ettiği bu üç nesil dönemin Türk toplumunda yaşanan yozlaşmayı, konaktaki rolleri çerçevesinde ve nispetinde yansıtırlar. Nesiller arası çatışmanın derinden işlendiği “Kiralık Konak” dönemin toplumsal içerikli romanlarındandır. (Çetişli vd., 2007: 219; Moran, 2009: 180)

Önce yazılmasına rağmen Kiralık Konak’tan sonra yayınlanan “Nur Baba”da da bu yozlaşmanın tekke yönünü gözler önüne sermeye çalışır. Asıl amacı “ruh terbiyesi” olan ve 20. yy.’a kadar bu görevini yerine getiren tekkeler, bu yüzyılın başında birçok alanda görülen “aslından uzaklaşma” sendromunu yaşamıştır. Şahsî ihtirasların, nefsânî duyguların ön plana çıkarıldığı dolayısıyla da zamanla insanların tepkisini çeken mekânlar haline gelmiştir. Yazar eserinde işte bu raydan çıkma durumunu işler. (Çetişli vd., 2007: 219)

Böylece Yakup Kadri Fecr-i Âti’de başlayan ve ferdiyetçi yaklaşımın hâkim olduğu edebi anlayışını, dönemin milliyetçi tavrına daha fazla duyarsız kalamayarak Milli Edebiyat cereyanı içinde ve toplumsal varlığı önemseyen “sanat toplum için” anlayışına kaydırmıştır.

Refik Halid Karay (1888-1965): Bu dönemde yayınlanan tek romanı “İstanbul’un İç Yüzü”nde yazar İstanbul’un II. Meşrutiyet öncesi sosyal hayatını anlatır. Altı bölümden oluşan romanın her bölümünde İstanbul’un başka bir yönünü sergiler. Bu da romanda bir ana olay örgüsünün gelişmesini engeller. (Çetişli vd., 2007:220)

İlk dönemde Fecr-i Âti’ye katılan Refik Halid 1917’se Milli Edebiyat’a katılır. Mili Mücadele karşıtı yazıları yüzünden tevkif edilip sürgün edilen yazarın Türkiye hakkındaki fikirleri değişir ve hatta 1928’deki Harf  Devrimi’ni ve onu takip eden öz Türkçe hareketini desteklemiştir. (Akyüz, 1995:184)

Özellikle dil konusunda edebiyatımıza çok şey katan Refik Halid için Nihad Sami Banarlı’nın şu önemli tespitlerine aynen yer vermek isteriz: “Refik Halid, her şeyden önce Türkiye Türkçesinin edebiyat dilimizde yerli, milli ve zevkli bir kıvam kazanması yolunda gerçek hizmeti dokunmuş bir nesir ve hikâye sanatkârıdır. Onun zeki ve usta kaleminden ışıklı bir hareket güzelliği ile rakseder gibi dökülen, duru ve şeffaf “nesir” dili, yirminci asır Türkçesinin “örnek dili” olabilecek derecede güzel ve sağlam bir mimariye sahiptir”. (Banarlı, 1971:1206)

Aka Gündüz (1886-1958): Popüler romanları ile son devir edebiyatımızda yer alan Gündüz, Genç Kalemler’in dolayısı ile Milli Edebiyat’ın hararetli isimlerindedir. 1911 yılında hece vezni ve sade dil hareketlerine katılan Aka Gündüz 1927’den sonra yazdığı roman ve hikâyelerle edebiyatımızda kalıcı bir yer edinmiştir. (Banarlı, 1971:1241)

Bu dönemde yazdığı romanlar: Katırcıoğlu (1916) (Çetişli vd., 2007:220), Kurbağcık (1919) (Akyüz, 1995:185).

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956): Esas şöhretini “Çalıkuşu” ile bulan yazar edebi zevkini Halid Ziya’dan alır. Bu konuda Nihad Sami Banarlı’nın görüşlerine yer verelim: “Çanakkale’de okuma yazma bilen komşu hanımların, kış geceleri bir araya toplanarak okuyup dinledikleri romanlar içinde Fatma Aliye Hanım’ın “Ûdî” isimli romanı da sanatkârın çocukluk hayatında iz bırakan ve heves uyandıran eserlerdendir. Fakat Reşat Nuri hikâye yazmak zevkini Türk edebiyatında Halid Ziya’nın hikâyelerini okuduktan sonra duymuştur. “Bugün eser denmeye layık bir şey vücuda getirebilirsem onu Halid Ziya Bey’e borçlu olacağım” deyişi bunu belirtir. Reşat Nuri bu bakımdan hatta bir evvelki üstadlardan feyz almayı şeref addeden klasik terbiye ananesine bağlıdır.” (Banarlı, 1971:1210)

Okuma zevkini edinmenin yanında kendi kabiliyetini de başarı ile kullanan yazar öğretmenliği sırasında Anadolu’yu yakından görme ve tanıma fırsatı bulmuştur. Bu gözlemler sonucu ortaya koyduğu “Çalıkuşu” hem toplumsal anlamda hem ferdi anlamda ele alınabilecek çok yönlü ve başarı bir eserdir. Yazarın bu dönemde ayrıca “Gizli El” (Akyüz:1995) ve “Harabelerin Çiçeği” (Çetişli vd.:2007) isimli iki romanı vardır.

Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984): Daha çok şiirleri ile tanınan ve Milli Edebiyat’a iştirak eden Edip samimi ve oldukça sade bir üslup kullanır. 1921 yılında yayınlanan ilk romanı “Küller” onun romancılığı için ilk adımdır. (Banarlı:1971)

Peyami Safa (1899-1961): Bu  dönem içinde yayınlanan tek romanı “ Sözde Kızlar” (1923) toplumsal içerikli bir romandır. Konusu Refik Halid’in “İstanbul’un İç Yüzü” isimli eserinin konusu ile yakınlaşan eser, işgal altındaki Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmeye çalışan, akrabalarının köşküne sığınan Mebrure’nin hayatını anlatır. (Çetişli vd.:2007)

Ayrıca doğrudan bu topluluklara iştirak etmemiş fakat II. Meşrutiyet döneminde kaliteli denebilecek romanlar vermiş birkaç ismi de burada zikretmek yerinde olacaktır.

Bu isimlerden Bekir Fahri İdiz (1876-1938), II. Abdülhamid dönemi siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlattığı “Jönler” (1910) adlı romanı ile dikkat çeker.

Yine Ebubekir Hazım Tepeyran (1864-1947), doğrudan Milli Edebiyat cereyanına iştirak etmemekle birlikte “Küçük Paşa” (1910) romanıyla Anadolu’ya yönelmiş ve bu özelliği ile bir bakıma bu harekete yol göstermiştir. (Çetişli vd.:2007)

SONUÇ

II. Meşrutiyet dönemi birçok bakımdan karmaşık bir yapıya sahiptir. Siyasi ve sosyal karmaşanın hat safhaya çıktığı, bir taraftan büyük ve köklü bir devletin yıkılma sarsıntılarının, bir taraftan da yeni ve farklı yapıda bir devletin kurulma çalkantılarının yaşandığı bir dönemdir. Bu karmaşa çok yönlü heterojen bir yapı şeklinde çıkar karşımıza. Bunu kimi zaman ortaya konulan edebi eserlerin türünde, kimi zaman romanlarda işlenen konularda kimi zaman aynı konuların işleniş açılarında ve hatta kimi zaman edip kadrosunda görürüz.

Bu bol çeşit dönemim ilk yıllarında eserlerdeki kalitesizliğe sebep olmuşken sonraları özellikle Milli Edebiyat cereyanın etkisiyle gözle görülür bir başarı çizgisini yakalamayı sağlamıştır. Birçok önemli roman yazarı yetiştiren dönem Türk Edebiyatı için çok bakımdan ilklerin dönemi olmuştur. Halktan uzak ediplerin halkı tanıdığı köy romanlarının doğal haliyle kaleme alınıp dikkat çektiği ve yazarların, halka yaklaşma ölçüsünde değer bulduğu bir dönem olarak edebiyat tarihimizde yerini almıştır.

Böylesine çok yönlü ve karmaşık bir dönemi tam anlamıyla ve her yönüyle ele alabilmek hem çok zor hem de daha geniş ve uzun bir çalışmayı gerektirmektedir. Biz bu çalışmada sadece dönemin genel bir çerçevesini çizip bu çerçeve içinde dönemin romanları ve romancılığı hakkında özet denebilecek bilgiler vermeye çalıştık. Fakat şunu da  belirtelim ki, bu kadarı için bile ciddi bir çalışma ve disiplin sergilemek zorundaydık. Bunda ne kadar başarılı olduk bilemeyiz ama bu çalışmayla kendimize çok şey kattığımızı söylemek doğru olacaktır.

KAYNAKÇA

AKTAŞ, Şerif (2000), II.Meşrutiyet Sonrası Romanlarında Siyasi Temalar, Eskinin Tenkidi, Yönetim Sisteminde Düzensizliğin Ortaya Konulması”, Türk Yurdu, S.153-154, May.- Haz

AKYÜZ Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi İst.,

BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

BARAN, Olcay (1998), Cemil Süleyman Alyanakoğlu’nun Hayatı, Sanatı, Eserleri, H.Ü., Sosyal Bil. Ens., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, (Danışman:Yrd. Doç. Dr. Abide Doğan).

BOZDAĞ, İsmet (1992), Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul.

ÇETİŞLİ, İsmail, Nurullah Çetin, Abide Doğan, Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş (2007), II.Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara.

GÜNDÜZ, Osman (1997), Meşrutiyet Romanında Yapı ve Tema, Cilt I-II, MEB Yay., İstanbul.

KAHRAMAN, Alim (2002), İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türk Romanı”, Hece, S.65/66/67, May. – Haz. – Tem.

KÖPRÜLÜ, M.Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Akçağ Yay., Ankara.

MORAN, Berna (2009), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 (Ahmet Mithat’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’a), İletişim Yayınları İstanbul.

TOKGÖZ, Ahmet İhsan (1993), Matbuat Hatıralarım, hzl. Alpay Kabacalı, İletişim Yayınları.

TUNAYA, Tarık Zafer (2009), Türkiye’de Siyasal Partiler (II. Meşrutiyet Dönemi 1908-1918, Cilt 1), İletişim Yayınları, İstanbul.

ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (1913 [1334]), Diyorlar ki.


[1] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bakınız: (Bozdağ: 1992)

[2] Geniş bilgi için bkz: (Tokgöz, 1993: 166-167)

[3] Geniş bilgi için bkz. (Gündüz: 1997)

[4] Geniş bilgi için bkz. (Kahraman: 2002)

[5] Daha geniş bilgi için bkz. (Aktaş, 2000: 153-154)

[6] C. Süleyman Alyanakoğlu hakkında geniş bilgi için bkz. (Baran: 1998)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ünaydın: 1913 [1334] )

II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız için yorumlar kapalı devamı...

  • Mesnevi-i Manevi

    Kanaattan meydana gelen darlık, takvadandır.

  • Aralık 2017
    P S Ç P C C P
    « Kas    
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031
  • Copyright © TÜRK HALK BİLİMİNDE YENİ DÖNEM. Tüm hakları saklıdır!
    Türkçeleştirme blogizma | Altyapı WordPress