roman etiketi için arşiv

TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE TASNİF YÖNTEMLERİ

TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE

TASNİF YÖNTEMLERİ

 (Avrupa Edebiyatı ve Biz – Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi – Resimli Türk Edebiyatı Tarihi – Türk Edebiyatı Tarihi)

 

GİRİŞ

Bir edebiyat tarihi vücuda getirmek zordur. Fakat bir Türk edebiyat tarihi yazmak çok daha zordur. Zira, Türk edebiyatı, dünya edebiyatları içinde en geniş ve kapsamlı geçmişe sahip birkaç edebiyattan biridir. Tek bir coğrafyaya ve tek bir döneme sığdırmanın mümkün olamayacağı Türk edebiyatını sınıflandırmak da oldukça zahmetlidir ve bununla birlikte bu sınıflandırmayı tek bir metotla yapmaya çalışmak da boş yere zaman harcamakla eş değerdir.

Agâh Sırrı Levend’in, önce büyük devirlere ayrılması gerektiğini (Levend 1988: 26) söylediği edebiyat tarihi, birçok farklı metotla sınıflandırılabilir. Yüzyıl, tür, şahıs, topluluk, dönem gibi sınıflandırmalarının yapılabileceği edebiyat tarihlerinde birden fazla tasnifin kullanılması da mümkündür.

Bunun yanında, elbette edebiyat tarihleri dönemin sosyal ve kültürel varlığından bağımsız yazılamaz. Fuad Köprülü’nün ifadesiyle; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) Bu bilgi de bize tasnif yapılırken dikkat edilecek noktalar konusunda ipucu vermektedir.

İşte bütün bu bilgilerden yola çıkarak biz de Türk edebiyat tarihleri içinde hem önemli hem farklı olan dört tanesi üzerinden “Türk edebiyat tarihlerinde tasnif yöntemi”ni incelemeye çalıştık. Her birini ayrı ayrı incelediğimiz edebiyat tarihlerinde kullanılan tasnif yöntemlerini tespit etmeye ve bu yöntemlerin hangi amaçlarla kullanıldığını anlamaya çalıştık. Birçok tasnif yönteminin bir arada kullanıldığını gördüğümüz edebiyat tarihlerimizi, yayınlama tarihlerine göre değerlendirmeyi doğru bulduk. Son olarak, yaptığımız çalışmadan kesin yargılı bir sonuca ulaşmaktan çok konuyla ilgili bir durum tespiti yapmaya gayret ettik.

AVRUPA EDEBİYATI VE BİZ’DE TASNİF YÖNTEMİ

 İsmail Habib Sevük’ün ilk cildini 1940’da, ikinci cildini 1941’de yayınladığı ve Nazım Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “…edebiyat tarihçiliğimiz üzerinde duranların yeterince dikkate almadıkları” “Avrupa Edebiyatı ve Biz” yayınlanışı üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ sahasının tek abidesi olarak durmaktadır. Eser diğer edebiyat tarihlerimizden sadece, ülkemizdeki Batıdan yapılan çevirileri sunmakla değil, XVII. yüzyıldan bu yana bütün Batı edebiyatlarını Türk edebiyatı ile eş zamanlı ve mukayese imkânı sunarak vermesi ile ayrılır. Polat’a göre, böylesi önemli bir eserin tek eksiği “Batı edebiyatının Türk edebiyatına neleriyle ve nasıl model olduğunu yeteri kadar göstermemesidir.” Polat, ayrıca, bu tür çalışmalara, hiç olmazsa, İsmail Habib Sevük’ün bıraktığı noktadan 2000’e gelene kadar getirerek çalışmalara şiddetle ihtiyaç olduğunu belirtir. (Polat: 2002)

Avrupa Edebiyatı ve Biz, her ciltte altı kısım olmak üzere 12 kısımdan müteşekkildir. Başlangıçtan 17. yüzyıla kadar ki dönemin ele alındığı birinci ciltte yazar, ilk olarak Türk edebiyatı ile birlikte beş büyük edebiyatının tarihini inceler. Yunan, Latin, İslam Medeniyeti ve Avrupa edebiyatlarının tarihini inceleyen yazar bu edebiyatları da kendi içinde devrelere ayırır. Birinci kısımda yer alan “Yunan Edebiyatı”; “Yunan Edebiyatı Tarihi” başlığı altında “Kahramanlık Devri, Atina Devri, Yunan-İskender Devri, Yunan-Roma Devri” şeklinde dört devirde incelenir. Ayrıca bu kısımda “Yunan Edebiyatında Tercümeler” ve “Yunan Esatiri” başlıklı iki bölüm bulunmaktadır. İncelenen devirler edebi türlere ve bu türlerin önemli isimlerine yer verilerek değerlendirilmiştir.

İkinci kısım “Latin Edebiyatı”na ayrılmıştır. Yine, “Latin Edebiyatı Tarihi” başlığı ile ele alınan bölümde, “Çıraklık Devri, Altın Devir, İntihat Devri” başlıklarından oluşan üç devir incelenir. Burada da devirlerin ele alınışı birinci kısımdaki ile aynıdır. Bu kısmın ikinci başlığı ise “Latin Edebiyatında Tercümeler”dir.

Eserde üçüncü kısım “Orta Zamanda Avrupa” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Yunan ve Latin medeniyetlerinin ayrı ayrı ve birlikteki durumları, Hıristiyanlık, İsa peygamber, İnciller ve Mezhepler üzerinden, adeta, bir durum tasviri yapılır.

Dördüncü kısımda yer alan “İslam Medeniyetinin Teşekkülü” Hz. Muhammed (SAV)’in peygamberliği ile başlatılır. Bölümde, İslamiyet’in evrensel boyutları, “peygamberlik ve hükümdarlık”, “din ve şeriat” gibi kavramlar üzerinden anlatılırken, Avrupa’nın, bu erişilmez teşekküle olan bakışı ve belki haykırışı Goethe’nin “Eğer Müslümanlık bu ise biz hepimiz Müslüman değil miyiz?” (Sevük 1940: 210) sözü ile sunulur okura. Fakat bu dehşetli dönemin ardından gelen düşüş “Sonraki Müslümanlık” başlığı ile sunulur ki, bu düşüş tüm İslam coğrafyası için geçerli olmaktadır. Hz. Muhammed’in vefatından sonra gelen karışıklıkların, Hz. Ali-Muaviye çatışmasının, Emevi ve Abbasilerin durumunun, ve “bunalan” dinin değişen karakterinin anlatıldığı bu dönem de yine edebi şahsiyetlerin sanatlı ve fakat hüzünlü ifadeleri ile ortaya konur ve Ziya Paşa’nın :

 

“Diyarı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm.

Dolaştım mülkü İslam’ı bütün viraneler gördüm.” beyiti, Mehmet Âkif Ersoy’un;

Bakın mücahid olan garba, şimdi bir kerre:

Havaya hükmediyor, kâni olmuyor da yere.

Dönün de âtıl olan şarkı seyredin: Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri.” (Sevük 1940: 212) dörtlüğü bunun en samimi örnekleri olarak okura sunulur.

Dördüncü kısmın son başlığı ise “İslam İskolastiği”dir. İslam gerçeğinin hayata adaptesini göstermeyi amaçlayan bu bölüm üç başlık altında incelenmiştir: 1. Hıristiyan İskolastiğiyle Mukayese 2. Siyasi Tarikatlar 3. Yunanın İslam İskolastiğine Tesiri. Bir bakıma, kilisenin hayata etkisi ile İslam hakimiyetinin kıyasının yapıldığı bu bölümde Ebu Hanife gibi bir ekolün tek bir başlık altında ayrı olarak incelenmesi önemlidir.

Birinci cildin beşinci kısmı; “İslam Medeniyetinde Yaratıcılık ve Bu Yaratıcılıkta Türk’ün Rolü” başlığını taşımaktadır. Kendi içinde ayrıca sekiz bölüme ayrılan beşinci kısımda ilk dört bölüm İslam Medeniyet’inin gelişimine, müspet ilimlerde ve felsefede etkili oluşunu ayrılmıştır. Bu bölümlerde ünlü İslam alimlerinden; İbni Haldun, Elbiruni, Razi, İbni Sina, Yusuf Has Hacip, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, Gazali, Mevlana, Hallacı Mansur gibi isimlerle yer verilmiş ve İslamiyet’in yükselişi bu minval üzere değerlendirilmiştir. Daha sonraki bölümlerde sırasıyla önce, İslam Medeniyeti içinde Türk’ün yeri ve İslam ve Türk Medeniyeti’nin Avrupa’ya olan etkisi ele alınır. Bu kısmın yedinci bölümü İslam Medeniyeti’nin çöküşüne ve bunun sebeplerine ayrılır. “Sanat ve Edebiyattaki Hacimsizlik”, ve “Yaratıcı Medeniyetin Donuşu” başlıkları altında incelenen bu bölüm “Neydik?” “Ne olduk?” ifadelerinin açıklanması ile sonuçlandırılır. Beşinci kısmın son başlığı, “Orta Zamanda Türk Edebiyatı”dır. “İslam’dan Önce” ve “İslam’dan Sonra” olarak iki devrede ele alınan bu bölümde İslam’dan önceki devre Göktürk ve Uygur lehçeleri ile Orhun Kitabeleri’ni inceler. İslam’dan sonrayı işleyen ikinci devrede ise Hakaniye, Çağatay, Azeri edebiyatlarının yanında Nevai, Yunus Emre, Âşık Paşa, Ahmedi, Şeyhi, Sinan Paşa, Hacı Bayram Veli gibi önemli isimlerin Türk edebiyatındaki yeri anlatılır.

Birinci cildin son kısmı “Avrupa Rönesans Edebiyatı” başlığını taşımaktadır. Rönesans döneminin; edebiyat tarihi, tercümeler ve 16. Asırda Türk edebiyatı açısından üç bölümde incelendiği altıncı kısımda edebiyat tarihi kısmının dört ülke üzerinden ele alındığını görüyoruz. İtalyan, İspanyol, İngiliz ve Fransız  edebiyatlarını bu açıdan inceleyen yazar Alman edebiyatını “diğer milletler” başlığı altında inceler. Tercümeler kısmında da, İtalyan, İspanyol, ve İngiliz edebiyatından tercümelere yer veren müellif, ayrıca Yunan ve Latin tercümeleri için de bir başlık açar. Altıncı kısmın son bölümünü oluşturan “16. Asır Türk Edebiyatı”, Türklerin dünyadaki üstünlüğünün anlatımıyla başlar. Babür Şah, Fuzuli, Baki, Ruhi, Taşlıcalı Yahya isimlerine yer verilen bölümde nesir ve halk şiiri de ayrıca yer alır. Bölümün sonunda ise Türklerdeki bu büyük ihtişamın etkisinde kalarak ilerleyememe sorunu, diğer bir deyişle, fikir ve sanatta uzun yıllar “orta zamanda” kalış anlatılır ve böylece ilk cilt 16. asırla birlikte tamamlanmış olur.

Avrupa Edebiyatı ve Biz adlı eserin ikinci cildi 17. yüzyıldan başlayıp 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu ciltte yazarın önce yüzyıl tasnifine gittiğini görürüz. 17, 18, 19. asırların yanında “son asır” olarak nitelendirilen 20. asrın da tasnifte yerini aldığı eserde yüzyıllar ülkelere göre değerlendirilir. Yüzyıllar içinde değerlendirilen ülkeler edebiyat tarihleri açısından değerlendirildikten sonra eserde o ülkelerden yapılan tercümelere de ayrıca yer verilir. Bölümlerde son olarak o yüzyılda Türk edebiyat tarihinin durumu ve önemli isimleri incelenir.

İkinci cildin birinci kısmı, “17. Asır Avrupa Klasik Edebiyatı” başlığından ve üç bölümden oluşmaktadır. “Edebiyat Tarihi” başlıklı ilk bölümde Fransa ve İngiltere edebiyatları ve bu edebiyatların önemli isimleri incelenir. Tercümelerin yer aldığı ikinci bölümde yalnızca, Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Fenelon, Descartes’ten oluşan Fransız yazarlarının eserlerinden yapılan tercümelere yer verilir. Son bölümde yazar, bu yüzyılda Türk edebiyatına farklı açılardan bakmış, Naima, Evliya Çelebi, Nefi gibi önemli isimlere yer vermiştir.

Eserde ikinci kısım “18. Asır Avrupa Edebiyatı” adını taşır. Yazar yine bu kısımda da edebiyat tarihi ve tercümeler şeklinde bölümlemeye gider ve edebiyat tarihi bölümünü Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya edebiyatları üzerinden inceler. Aynı ülkelerden yapılan tercümelere yer verilen “tercümeler” bölümünün ardından üçüncü bölümde “18. Asırda Türk Edebiyatı” ele alınır.

Üçüncü kısımda 19. asrın ilk yarısını ele alan yazar bu kısma “Avrupa Romantik Devri” adını verir. İncelemelerini aynı yolla yapan yazarın bu bölümde Rusya edebiyatına ve Rus edebiyatından yapılan tercümelere de yer verdiği görülmektedir. Üçüncü kısmın son bölümünde “19. Asrın İlk Yarısında Türk Edebiyatı” konusu işlenir.

“Muasır Avrupa Edebiyatı” başlığını taşıyan dördüncü kısım 19. asrın ikinci yarısından bugüne[1] kadarki dönemin edebi sürecini işler. Yazar bu bölümde bundan önceki bölümlendirme yöntemine devam etmez ve bu kısmı sadece, belirlediği ülkelerin edebiyat tarihleri açısından incelemelerini yaparak tamamlar. Bu bölümde yine önce yer verdiği ülkelere yer veren yazar bu ülkelere Rusya’nın yanında ayrıca İskandinavya ve Polonya’yı da dahil eder. Bu dönemin tercüme faaliyetleri ise bir sonraki kısma bırakılmıştır.

19. asrın ikinci yarısından sonrasını ele alan ve bu dönemin tercümelerine yer veren bölüm “Son Asır Avrupa Edebiyatından Tercümeler” başlığını taşır. Bu bölümde yazar, Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça ve İtalyancadan yapılan tercümelerin yanında, İskandinav, Çekoslovak ve Polonya edebiyatlarından yapılan çevirilere yer verir.

İkinci cildin ve eserin son kısmı “Tanzimat’tan Beri Türk Edebiyatı” başlığı ile 1839’dan 1940’a kadar olan bir asırlık Türk edebiyatını inceler. Bölüm ilk olarak “Şiirde Dört Merhale” başlığı ile dönemin şiirini Tanzimat, Servet-i Fünun ve Meşrutiyet devri şairleri çerçevesinden inceler. Dönemin önemli isimlerine yer verilen bu bölümüm ardından “Nesirde Edebi Neviler” konu edilir. “gazete ve mecmua, roman ve hikâye, tiyatro, edebi nesir, makale ve fıkra, diğer edebi neviler” şeklinde tasnif edilen kısım türlerin önemli isimlerine yer verir. Bu bölümün ardından “Türkçülük Cereyanı” başlıklı üçüncü bölüm gelir. Burada Türkçülük edebi dönemlere göre incelenir. “Eski Türkologlar, Tanzimat Türkçülüğü, İstibdat Devri Türkçülüğü, Meşrutiyet Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü” dönemlerine yer verilen bölümde dönemlerin önde gelen isimlerine yer verilir. On ikinci kısmın ve aynı zamanda eserin son bölümü “Tercüme Edebiyatımızın Bilançosu” başlığını taşır. İlk olarak tercüme faaliyetleri; Tanzimat, İstibdat, Meşrutiyet ve Son Devir’den oluşan dört dönemde incelenir. “Tercüme Edebiyatında Tenkit ve Münakaşa” başlıklı son bölümde ise tercümelerin edebiyatımızdaki yeri, eksiklikleri, önemli temsilcileri anlatılır.

Sonuç olarak bu eserde, yazarın özel bir tasnif yöntemi benimsediğini söylemek mümkündür. Yazar ilk olarak yüzyıl ayrımına gitmiş ardından Avrupa ve Türk edebiyatlarını ayrı ayrı incelemiştir. Bunun yanında bu edebiyatlardan Türkçeye yapılan tercümeler de ayrı başlıklar altında ele alınmıştır. Son kısımda da Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatını, oldukça geniş ve detaylı olarak inceleyen yazarın eserde dikkate alabileceğimiz en önemli özelliği, Nazım Hikmet Polat’ın da (Polat: 2002) değindiği gibi, Türk edebiyatı ve Avrupa edebiyatının gelişim süreçlerini eş zamanlı olarak okura sunmasıdır.

SON ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, müellifinin ifadesiyle; “Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi esas tutularak ve 1930’dan bugüne kadar elde edilen tecrübelere göre lüzumlu görülen değişiklikler ve ilaveler yapılarak yazılmıştır.” (Özön 1941: III) ve 1839-1940 yılları arasını içine alan bir asırlık dönemdeki Türk edebiyatı tarihini inceleme konusu yapmıştır. İlk baskısı 1941 yılında yapılan eser, 1934 yılında yayınlanan (Levend 1988: 488) Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi adlı esere yapılan kimi ekleme ve eserdeki örnek metinlerin eksiltilmesi ile vücuda gelmiştir. On kısımdan oluşan eser XIX. asrın son, XX. asrın ilk yarısını içine alan bu bir asırlık dönemi edebi türlere göre incelemiş, her türün önemli isimlerine ve onların eserlerine yer vermiştir.

Genel edebiyat tarihi tasnifinde Fuad Köprülü’nün üçlü tasnifini benimseyen Mustafa Nihat Özön (Özön 1941: 1), birinci kısma geçmeden önce “İlk Yenilik Hareketleri” başlığı altında “I. Yenilik Mübeşşirleri, II. Yeniliğin Başlangıcı, Muhitler, Tezahürler, Gazete ve Mecmualar, Kitaplar, Mücadeleler” başlıklı konuları ele aldığı bir “Başlangıç” kısmıyla çıkar okurunun karşısına.

Başlangıç kısmının ardından “tür” incelemelerine geçilen eserde ilk kısım “Nazım” başlığını taşır. Bu kısımda, “İlk Nazım Yenilikleri” alt başlığında, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit isimlerine yer verilir. Şairler hayatlarının yanı sıra eserlerinden örnek metinler verilerek “edebi şahsiyet” bakımından da incelenmiş olur. Bunun yanında Ethem Pertev Paşa, Nabizade Nazım ve Muallim Naci bu devrin diğer şairleri olarak tanıtılır. Bir başka alt başlık olan “Eskiliğin Devamı”nın ardından “Edebiyat-ı Cedide” topluluğuna geçilir. Topluluğun tarihinin, yaptıklarının, tesirlerinin incelendiği bölümde Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin için ayrı başlıklar açılmıştır. Birinci kısım “Milli Edebiyat Mücadelesi ve Bugünkü Nazım” başlığı ile neticelendirilir. Bu bölümün sonunda, Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Ahmet Haşim, Mehmet Emin, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri, Necip Fazıl gibi isimlerin şiirlerinden örnekler verilir.

“Tiyatro” başlıklı ikinci kısım “Türkçede Tiyatro ve Tiyatro Eserleri” ile başlar. “Şair Evlenmesi” ve “Ayyar Hazma” eserlerinden örnek metinlerin verildiği bölümün ardından “Tiyatroda İkinci Devir”e geçilir. Bu bölümde, Ahmet Vefik Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit isimlerine ve bu isimlerin eserlerinden örneklere yer verilir. Yine bu başlık altında “1883’ten Sonra Tiyatro” da inceleme konusudur. “1908’den Sonra ve Bugünkü Tiyatro” ve “Manzum Tiyatro” ikinci kısımda yer alan son başlıklardır.

Üçüncü kısımda ele alınan “Roman”, “İlk Roman ve Romancılar”la başlar. Ahmet Mithat, Namık Kemal, Samipaşazade Sezai, Recaizade Ekrem isimlerinin tek tek ele alındığı bölüm “Bu Devrin Diğer Hikâyecileri” başlığı altında Nabizade Nazım, Şemsettin Sami gibi isimlere de yer vererek neticelenir. “Tercümeler”in ardından “Edebiyat-ı Cedide Romanı” başlığı altında incelenen romancılardan Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf ayrı ayrı ele alınırken Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi isimler genel bir başlık altında değerlendirilir. Edebiyat-ı Cedide zamanında fakat bu topluluktan ayrı olarak roman/hikâye yazmaya devam eden isimlerden Ahmet Rasim ve Mehmet Celal’in “…hiç ehemmiyeti haiz olmayan” hikâyeler yazanlar olarak nitelendirildiği eserde Hüseyin Rahmi ve Vecihi “bu dönemde ayrı bir şöhret kazanan” isimler olarak sunulur. İkinci kısmın sonunda “Bugünkü Roman” başlığı altında Ebubekir Hazım’dan Halide Edib’e, Yakup Kadri’den Ömer Seyfettin’e, Aka Gündüz’den Reşat Nuri’ye birçok isme yer verilmiştir. Ediplerin önemli eserlerinden örnek metinlerin de verildiği kısım böylece neticelenir.

Eserin dördüncü kısmı “Tarih” başlığını taşır. İlk tarihçiler olarak bilinen “Vak’anüvisler”le başlayan kısımda tarih, “1908’e kadar” ve “1908’den sonra” şeklinde iki döneme ayrılır. Bölümde son olarak “Tarih Kurumu ve Bugünkü Tarih” değerlendirilir.

“Coğrafya ve Seyahat” başlığını taşıyan beşinci kısımda her iki alan ayrı başlıklar altında incelenirken, seyahat konusu yine örnek metinlerle zenginleştirilir.

Altıncı kısım “Edebiyat Tarihi ve Tenkit” başlığını taşır. Bu bölümde önce edebiyat tarihini ele alan yazar, dönemin önemli edebiyat tarihlerinden örnekler ve bu eserler hakkında bilgi vermiştir. Daha sonra ele alınan tenkit “ Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Belagatçılar, Edebiyat-ı Cedide, 1908’den Sonraki ve Bugünkü Tenkit” alt başlıkları ile detaylı olarak incelenir.

Yedinci kısım, birçok mektup ve hatıra örneğinin verildiği “Mektup ve Hatırat” başlıklı kısımdır.

Yazar sekizinci kısımda “Felsefe”yi tek başına bir bölümde ele alır. Felsefeyi önce, “Umumi Felsefe, Felsefe Tarihi, İlmi Felsefe” şeklinde üç başlıkta inceleyen Özön, daha sonra “Psikoloji, Ahlak, Estetik, Sosyoloji, Pedagoji” gibi felsefeyle ilgili olan yan dalları da ayrıca bir değerlendirmeye tâbî tutmuştur.

“Hitabet ve Gazetecilik” türlerinin incelendiği dokuzuncu kısımda önce, “Hitabet” konusu işlenir. Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe, Hamdullah Suphi’nin Çanakkale isimli eserlerinin de örnek metin olarak kullanıldığı bölümde ikinci olarak “Gazetecilik” konusu işlenir. Bu bölümde genel olarak gazetecilere geçilmeden önce, Şinasi ve Namık Kemal’in gazeteciliklerinin ele alındığını görürüz. Bölüm, “1908 Gazeteciliği” ve “Kronik ve Esse Yazanlar (Fıkra, muhasebe, vs.)” konularının işlenmesi ve örnek metinlerin sunulmasıyla neticelenir.

Eserde onuncu ve son kısım “Dil Meselesi”ne ayrılmıştır. Bir bütün olarak ele alınan bu konu Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami ve Ziya Gökâlp gibi isimlerin Türkçeye yaptığı katkılar dikkate alınarak değerlendirilmiştir.

Bunların dışında eserin sonunda “Son Yüzyılın Kronolojisi” bulunmaktadır. Ayrıca bazı dönemlerde vekillikçe okullara gönderilen edebiyat sınav soruları ve eserde geçen isimlerin yer aldığı bir dizin de yine eserin sonunda yer almaktadır.

Mustafa Nihat Özön, 1839-1940 yıllarını kapsayan bir asırlık dönemi incelediği Son Asır Türk edebiyatı Tarihi adlı eserinde bu dönemi, “edebi tür”leri dikkate alarak incelemeyi tercih etmiştir. Bu bağlam dikkate alındığında Mustafa Nihat Özön’ün eserinde, oldukça anlaşılır ve sistemli bir tasnif yöntemi uyguladığını, netice olarak da etkili, başarılı olduğunu söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır.

Eserde bir başka önemli özellik ise, belki bir lise kitabı olması sebebiyle, her konu başında konuyla ilgili okunması faydalı olacak eserlerin isminin verilmesidir.

 RESİMLİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Sistemli Türk edebiyat tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Mehmed Fuad Köprülü’nün talebesi olan Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde hocasının tasnif sistemini benimsemiş ve edebiyat tarihimizi üç devre halinde ele almıştır. Devirlere göre yaptığı tasnif şu şekildedir:

1. Destan Devri

2. İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı

3. Avrupaî Türk Edebiyatı

Aslında kitabın son kısmında bulunan “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” başlıklı kısım bu üç devire ilave olarak dördüncü bir devir[2] şeklinde telakki edilebilir. Fakat bu düşüncede olmayan Banarlı, daha bölümün başında bu kısmın, yazdığı edebiyat tarihine dahil olmadığını ve öyle kabul edilmemesi gerektiğinin gerekçesini şu ifadelerle dile getirir: “Türkiye’de ‘Cumhuriyet Devri Edebiyatı’ henüz ‘tarih’ değildir. İçinde yaşanılan bir devrin edebi hadiseleri üzerinde yürütülecek fikirlerin ve verilecek bilgilerin ise, birer ‘değişmez bilgi’ değeri ve birer ‘tarihi hüküm’ mahiyeti taşıması müşküldür. Bu sahada fikir yürütmek işini, devrimizin tenkidi eserlerine bırakmak zarureti aşikârdır. Bu sebeple kitabımız, edebiyat tarihimizi ana hatlarıyla tanıtmak ödevini bu sahifelerde bitirmiş bulunuyor.” (Banarlı 1971: 1246)

Bölümleri sırası geldikçe ayrıntılı olarak inceleyeceğiz fakat burada şunu söylemek gerekir ki, Banarlı bu düşüncelerine paralel bu dönemi diğerlerine oranla daha dar bir alanda ve genel bir çizgide incelemiştir.

Tasnifte hocasının görüşünü aynen kabul eden müellifin, sadece kimi isimlendirmelerde farklılığa gittiği görülür. Örneğin, “İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk edebiyatı”, “Avrupa Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “Avrupaî Türk Edebiyatı” şeklinde bir tercih yapmıştır. Burada dikkat çekilecek bir başka husus ise Banarlı’nın “İslamiyet’ten Evvel Türk Edebiyatı” yerine “Destan Devri Edebiyatı”nı tercih etmesidir. Burada müellifin tasnifi reddetmesi gibi bir durum yoktur. Sadece dönemin daha yoğun olarak sözlü kültüre dayanmasından kaynaklı yine bir tercih söz konusudur. (Ayata 2005: 132-133)

Nihad Sami Banarlı, tek kişi tarafından bir Türk edebiyat tarihi yazmanın zorluğundan bahsettikten sonra, yapacağı çalışmanın daha doğru ve sistemli olması için başvurduğu yöntemleri sıralar. Nazım Hikmet Polat’ın üç maddede topladığı yöntemler şunlardır:

1. Genetik, yani herhangi bir edebi hadiseyi zamanımızdaki görünüşüyle değil, başlangıçtan zamanımıza kadar ki oluşuyla incelemek

2. Mukayese, yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerasıyla değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek

3. Edebi hadiselerin meydana geldiği devirlerdeki sosyal ve psikolojik hayatın tetkik ve edebiyat alanına tesirini ortaya koymak” (Polat: 2002)

Yöntem olarak da hocasının görüşlerini benimseyen Banarlı, Köprülü’nün; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) görüşüne uygun olarak edebiyatımızı bir bütün halinde incelemiş ve sabit bir tasniften ziyade, döneme en uygun tasnifi uygulamaya çalışmıştır.

Üç büyük devirle tasnif edilen Türk edebiyatı, müellif tarafından ayrıca yüzyıl tasnifine de tâbî tutulmuştur. Destanlar zamanından başlayan dönem XIV. yüzyıla kadar bütün halinde ele alınmış XV. yüzyıldan itibaren de XX.yüzyıla kadar her yüzyıl ayrı ayrı ele alınmıştır. Her yüzyılı divan, halk ve tasavvuf edebiyatı şeklinde bir tasnife daha tâbî tutan Banarlı, ayrıca XX. yüzyıla kadar her yüzyılda Azeri, Osmanlı ve Ortaasya sahalarındaki gelişmelere de yer verir. N. Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “Banarlı, XX. yüzyıla kadarki Türk edebiyatını, Türkiye dışındaki lehçelerle birlikte resmederken; XX. yüzyılda sadece Türkiye’deki edebi hareketliliği işler.” (Polat: 2002) Yazarın XX. yüzyılı işlerken Türkiye dışındaki Türk edebiyatındaki gelişmeleri incelememesi, bu yüzyılı Türk edebiyatı açısından “tarih” olarak görmemesinden kaynaklanabilir.Zira müellifin daha eserinin başında kullandığı yöntemlerden biri olarak açıkladığı; “mukayeseyi” yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerası ile değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek, konusu önemsemediğini ya da unutmuş olabileceğini düşünmek imkansızdır.

Eserde birinci bölüm olan “Destan Devri” ilk olarak “Şifahi Edebiyat” ve “Yazılı Edebiyat” olarak iki ana döneme ayrılmıştır. Bu iki dönemden ilki olan şifahi edebiyat dönemi; “Destanların ve Destan Kültürünün Ehemmiyeti, Türk Destanları, Destan Devri Edebiyatının İlk Şairleri ve Başka Şiirleri,  İlk Türk Şiirlerinde Ses Unsurları,” başlıkları altında incelenmiştir. Destanlardan örnek metinlerin de verildiği bölüm, destanların doğuşundan itibaren oluşan gelişim ve değişim sürecini incelemesi bakımından önemlidir. Yazılı edebiyat bölümü de “Göktürkler Devrinde Yazılı Edebiyat” ve “Uygurlar Devrinde Yazılı Edebiyat” şeklinde iki başlık altında incelenmiştir. Dönemlere ait önemli isim ve eserlere yer verilen bölümde Göktürk ve Uygur yazıları hakkında da bilgiler verilmiştir.

Eserin ikinci bölümü olan “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı”nda ilk başlık “Türkler Medeniyet Değiştiriyor”. Türklerin Müslüman oluş serüvenlerinin anlatıldığı bu kısmın ardından İslamiyet’in ilimlerinden medreselerine kadar her yönüyle anlatıldığı “İslam Medeniyeti” başlıklı bölüm gelir. Tasavvufi terimleri ve tasavvuf edebiyatının ele alındığı “Tasavvuf Cereyanı”ndan sonra, ikinci devreye “İslami Türk Edebiyatının Klasikleri” ile devam edilir. Bu konu önce “Arap” edebiyatının, sonra da “İran” edebiyatının işlenmesi ile son bulur. “İslami Türk Yazısı” başlıklı kısımda ise Türklerin Müslüman olduktan sonra kullandıkları Arap alfabesi anlatılır. Bir sonraki bölüm “İslami Türk Edebiyatında Ses Unsurları”dır. Vezin, kafiye ve nazım şekillerinin incelenmesinden ibaret olan bu kısımda önce “aruz” vezni ele alınır. Yunan ve Latin aruzu, Arap aruzu, Acem aruzu, Türk aruzu şeklinde incelenen aruz bölüm kimi örneklere de yer verir. Bütün olarak incelenen “kafiye” kısmından sonra, kaside, gazel, mesnevi, rubai, tuyuğ, şarkı, müstezad, murabba, muhammes, müseddes, taştir, tardiye, terkib-i bent, terci-i bent, kıt’a ve nazımın incelendiği “Nazım Şekilleri” kısmı gelir.

İkinci devrin bir başka bölümü “XIV. Asra Kadar Türk Edebiyatı”dır. Türk edebiyatının tüm yönleriyle ele alındığı bu bölümde önce divan, halk ve tasavvuf edebiyatları en genel şekliyle anlatılır. Ardından dönemin sosyal ve siyasi zeminine genel bir bakışın yer aldığı kısımda Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Gorlular ve Harezmşahlar, Moğollar inceleme konusu yapılır. Ardından gelen “Yüksek Zümre Edebiyatının İlk Yazarları ve İlk Eserleri” başlığı altında; Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, Edip Ahmed ve Atabetü’l-Hakayık tüm yönleriyle incelenir.

İkinci devirde ele alınan bir başka konu “Müslüman Türkler Arasında İlk Milliyetçilik Hareketleri ve Türk Dili İçin Çalışmalar” başlığı altında değerlendirilir. Bu bölümde, Kaşgarlı Mahmud ve eseri Dinan-ı Lügati’t-Türk, Fahreddin Mübarekşah ve eseri Şecere-i Ensab ayrıca Zemahşeri, İbnü’t-Te’avizi ve Mehmed İbni Kays Türk diline ilk katkı sağlayanlar olarak değerlendirilmiştir.

“Halk Edebiyatı” başlığı altında kimi eserlerden örnekler verildikten sonra “İslami Türk Destanları”ndan, Satık Buğra Han Destanı, Manas Destanı, Cengizname inceleme konusu yapılmıştır. “Ortaasya Asırlarında Türk Tasavvuf Edebiyatı ve İlk Türk Sofileri” başlığı altında ise; Ahmed Yesevi ve Hakim Süleyman Ata’ya yer verilmiştir.

Devrin bir diğer başlığı “XIII. Asırda Anadolu’da Türk Edebiyatı”dır. Bölüm önce Anadolu Türklerinin sosyal hayatından tarikatlarına kadar her yönüyle ele alınmasıyla başlar. Daha sonra bu dönem edebiyatı halk, tasavvuf, tasavvufi halk ve divan edebiyatı başlıkları altında incelenir. Halk edebiyatı bölümünde Nasreddin Hoca’ya; tasavvuf edebiyatında Mevlana, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled’e; tasavvufi halk edebiyatında Yunus Emre’ye yer verilen bölüm “ilk divan şairi” Hoca Dehhani ile neticelenir.

“XIV. Asır Türk Edebiyatı” başlıklı bölümde Türklerin üç sahadaki edebiyatlarına yer verilir. Ortaasya, Azeri ve Anadolu Türk edebiyatlarının durumunun, önemli isimleri ve eserlerinin incelendiği bölüm Dede Korkut Hikâyeleri ile sonlandırılır. Bu bölümde Anadolu Türk edebiyatı milliyetçilik hareketleri, halk ve divan edebiyatı çerçevesinden değerlendirilir.

“XV. Asır Türk Edebiyatı” yine Ortaasya, Azeri Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi Edebiyatı şeklinde üç sahada incelenir. Osmanlı Türkçesi edebiyatı divan, tekke  ve halk edebiyatları şeklinde bir başka tasnifle daha ele alınmıştır. Ayrıca bu yüzyılda “nesir” türünün de tek başına ele alındığını görmekteyiz. “XVI. Asırda Türk Edebiyatı” da yine aynı yöntemle tasnif edilmiş ve böylece ilk cilt tamamlanmış olmuştur.

Eserin ikinci cildi “XVII. Türk Edebiyatı” ile başlamıştır. Yine bu yüzyılda da üç sahada ele alınan Türk edebiyatının XVIII. Asrı “Ortaasya Türkçesi-Azeri ve Türkmen Edebiyatı” ve “XVIII. Asır Anadolu ve Balkanlar Türkçesi Edebiyatı” şeklinde iki başlıkta incelenmiştir. Bu bölümde “tarih” ve “tezkire” ayrı başlıklar altında incelenen türler olarak karşımıza çıkar. “Türkler yine medeniyet değiştiriyor” alt başlığı ile verilen “XIX. Asırda Türk Edebiyatı” bölümünde Türkiye dışındaki Türk edebiyatına genel bir başlık açılmış ve bu dönem de Anadolu Edebiyatı ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. “Tanzimat İnkılabı” başlığı ile başlayan bölümde “Gazetecilik”in ayrı bir tür olarak incelenmesi de oldukça önemlidir.

Yazar Türk edebiyatında üçüncü devir olarak sunduğu “Avrupaî Türk Edebiyatı”nı Fuad Köprülü’den farklı olarak “Tanzimat Devri” ve “Servet-i Fünun Devri” olarak iki bölümde incelemiştir. Tanzimat devrini de kendi içinde “Şinasi-Ziya Paşa-Namık Kemal Mektebi ve Cemiyet İçin Sanat Hareketleri” ve “Ekrem-Hamid-Sezai Mektebi ve Sanat İçin Sanat Temayülleri” şeklinde iki devrede inceleyen yazar bu bölümlerde bahsettiği isimleri hayatları ve sanatları çerçevesinde detaylı olarak işlemiştir. Tanzimat Devri’nde bunlardan başka; “Tanzimat Edebiyatı Devrinde Mahallileşme Cereyanının Devamı, Tanzimat Devrinde Eski-Yeni Çarpışmaları ve Muallim Naci, Avrupaî Türk Edebiyatının Kadın Şairleri, Tanzimat Edebiyatının Umumi Vasıfları ve Edebi Nevilerde Avrupaî Gelişmelere Toplu Bir Bakış” konuları işlenmiştir.

Avrupaî Türk Edebiyatı’nın ikinci devresi olarak değerlendirilen “Servet-i Fünun Devri”nde ilk olarak Servet-i Fünun edebiyatının isimleri, edebi türleri ve yıkılışı anlatılır. “Servet-i Fünun Devrinde Popüler Edebiyatın Devamı” başlığı altında Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim işlendikten sonra “XIX. Asırda Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri” konusuna geçilir. Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ali Suavi, Şemseddin Sami isimlerine ayrı ayrı yer verilen bölümün ardından bu dönemin Türkoloji çalışmaları ele alınır. Bursalı Tahir, Necip Asım Bey, Veled Çelebi İzbudak, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Mehmet Emin Yurdakul isimlerine yer verilen bölümün ardından bu yüzyılın ilk yarısında Türkiye dışı Türk edebiyatı ve “Türk Milliyetçiliği” başlığı altında Mirza Feth Ali Ahoundof Sabir geniş biçimde değerlendirilir.

“XX. Yüzyıl Türk Edebiyatı” için ayrı bir başlık açan yazar bu bölüme “Fecr-i Âti Edebiyatı” ile başlar. Bu yüzyılı incelerken diğer yüzyıllarda olduğu gibi Türkiye dışındaki Türk sahalarını incelemeyen yazar, Fecr-i Âti’den sonra “XX. Asır Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri ve Milli Edebiyat Cereyanı” başlığı altında Milli edebiyatı inceler. Burada da yazarın edebiyat kavramı içinde ele aldığı “milliyetçilik”i üç başlıktan oluşan bir tasnife tabi tuttuğunu görürüz: “Dil Milliyetçiliği” başlığı altında, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem; “İlim ve Fikir Milliyetçiliği” başlığı altında, Ziya Gökâlp, Fuad Köprülü, Hamdullah Suphi Tanrıöver; “Sanat ve Şekil Milliyetçiliği” başlığı altında, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Mümtaz Arolat isimlerinin hayatları, eserleri ve Türk milliyetçiliğine katkıları anlatılmıştır.

“Yeni Türk Şiirinde Aşık Tarzı Tesirleri”ni Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Hüseyin Nihal Atsız’la ele alan yazarın bu yüzyılda üç önemli isme; Mehmet Âkif, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e özel başlık açtığını görüyoruz. Mehmet Âkif’i “Müstakil İsim”, Ahmet Haşim’i Fransız sembolizminin temsilcisi olarak nitelendiren Banarlı, Yahya Kemal’e ise oldukça geniş bir yer vermiştir. “Milli Kıymetler Saltanatı” başlığı altında incelenen Beyatlı’ya 30 sayfanın üzerinde yer veren yazar daha kitabının ön sözünde bu isme olan sevgisini belirtmiştir. Nihad Sami Banarlı, hocası Mehmed Fuad Köprülü’ye olan minnetini ifade ettikten sonra şöyle devam eder: “Yine aynı iftiharla devam edilmelidir ki, bu kitabın ihtiva ettiği birçok bahisler, 20 yıl süren bir zaman içinde, edebiyatımızın birçok devrelerini derin vukufla bilen Yahya Kemal ile müzakere edilerek, onun büyük kültüründen ve nafiz görüşlerinden alınan feyizle bütünlenmiştir.

Müellif, bu iki merhum ve büyük hocasını burada saygı ve minnetle anmayı aziz vazife bilir.” (Banarlı 1971: II) İşte bu ifadeler, aslında, Nihad Sami Banarlı’nın Yahya Kemal Beyatlı’ya yaptığı özel muamelenin sebebini açıklamaktadır.

XX. yüzyıl içinde “Kadın Sanatkârlar” için de ayrı bir başlık açan yazar, bu yüzyılı “Son Asır Türk Edebiyatının Diğer Tanınmış Simaları” başlığı altında incelediği; İbrahim Elaeddin Gövsa, Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Aka Gündüz, Peyami Safa gibi isimlerle tamamlar.

Eserin son başlığı ise “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı”dır. Fakat daha önce yine bir vesile ile ifade ettiğimiz gibi, yazar bu kısmın edebiyat tarihinin içinde mütalaa edilmemesini ister. bu dönemin henüz yaşanılan bir dönem olduğunu, tarih olmadığını belirten yazar bu kısımda türler üzerinden bir tasnif yapar. Şiir, nesir, tiyatro, makale, muhasebe, fıkra türlerinin ele alındığı kısım, şiir ve nesir türünü kimi isim ve eserleriyle fazla ayrıntıya inmeden ele almıştır. Konuyla ilgili Okumuş ve Şahin’in şu ifadeleri önemlidir: “yazar, bu dönem yazarlarının hayatını ve eserlerini tafsilata inmeden aktarmıştır. Şöhretlerine 1940’larda ulaşmaya başlayan Sabahattin Ali, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık gibi dönemin genç yazarlarına fazla yer ayırmamıştır. Yazarın, edebiyat dünyasında varlıklarını henüz kabul ettiren bu yazarlar hakkında tafsilata girmemesi normal karşılanmalıdır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 405)

Netice itibariyle, Nihad Sami Banarlı’nın, eserinde tasnif yöntemi olarak hocası Fuad Köprülü’nün yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Üç ana devrede ele aldığı edebiyatımızı, daha sonra yüzyıllara göre incelemiş ve XX. yüzyıla kadar her yüzyılı halk, divan, tasavvuf edebiyatı açısından, Azeri, Ortaasya, Osmanlı sahalarındaki gelişimiyle birlikte ele almıştır.

Banarlı’nın dönemler içinde tasnif yaparken, dönemin öne çıkan durumlarını dikkate aldığını, olaya sadece eser ve edip merkezli bakmadığını görüyoruz. XX. yüzyıldaki milliyetçilik hareketlerini dikkate alırken de, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında türler üzerinden bir tasnif yaparken de bu önemli hususu dikkate aldığını söylemek doğru olacaktır. Edebiyatımızı bir bütün olarak düşünen Nihad Sami Banarlı, ediplerimizi ve eserlerini dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarından soyutlamadan, aksine bunların etkisini de dikkate alarak incelemiş ve değerlendirmiştir.

 TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son yıllarda yazılan ve edebiyatımızı tümüyle ele alan önemli bir edebiyat tarihi de, bir editörler ekibi tarafından hazırlanan “Türk Edebiyatı Tarihi”dir. Talat Sait Halman’ın genel editörlüğünde; Osman Horata, Yakup Çelik, Nurettin Demir, Mehmet Kalpaklı, Ramazan Korkmaz ve M. Öcal Oğuz’dan oluşan ekibin, titiz bir çalışmayla hazırladığı eser “yoruma ve eleştiriye dönük bir yöntemi izlemesiyle kendinden önceki edebiyat tarihlerinden ayrılır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 408)

İlk baskısı 2000 yılında yapılan ve Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan eser, 4 cilt olarak okura sunulmuştur. Eserin ilk cildi “Epik Dönem” başlığı altındaki destanlar devrinden başlayıp İstanbul’un fethine kadar olan dönemi kapsar. 1453-1860 yıllarını kapsayan ikinci ciltte, 1800’e kadar olan dönem “Klasik Dönem” başlığı altında; ilk, orta ve son klasik alt başlıklarıyla incelenmiştir. 1800-1860 arası ise “Klasik Sonrası Dönem” olarak belirlenmiştir. Üçüncü cilt, 1860-1923 yılları arasındaki dönemi işler ve “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi” başlığını taşır. Eserin son cildi “Cumhuriyet Dönemi”ni 1923-XXI. Yüzyıl kapsamında ele alır. Bu cildin sonunda 40 sayfa civarında bir bölüm “Balkanlarda ve Diğer Komşu Ülkelerde Türkçe Edebiyat”a ayrılmış Türkiye dışındaki Türk edebiyatı da inceleme alanına dahil edilmiştir.

Edebiyatımızı dört ana kısma ayıran ve bunu dört cilt şeklinde sunan eserde ilk olarak destan devrinden İstanbul’un fethine kadar olan dönem incelenmiştir. Her başlığı bir uzman tarafından ele alınan eserin ilk bölümüne geçilmeden önce bir “Giriş” sunulur. Girişte Peter B. Golden’in “Türkler: Kökenleri ve Yayılma Alanları” ve Lars Johanson’un “Türk Dili” başlıklı yazıları bulunur. Türkler ve dilleri ayrıntılarıyla anlatıldıktan sonra dönemin ilk bölümü olan “Epik Dönem” bölümü gelir. her yönüyle destanların anlatıldığı bölümde destanlar; yazılı-sözlü, doğal-suni, milli-tarihi, manzum-mensur, büyük-küçük gibi birçok gruba ayrılır ve her biri ayrı başlık altında incelenir. Destan-destancı konularının da ayrıca incelendiği bölümde son olarak “Türk Dünyasında Destan Anlatıcıları” konusu ele alınır ve bölüm “Türk Destanlarının Tasnifi” ile sonlandırılır.

Birinci ciltte ele alınan ikinci bölüm ise “Erken Dönem”dir. Arpad Berta’nın kaleme aldığı “Runik Harfli Eski Türkçe Yazıtlar” başlıklı yazının ardından VIII-XIV. yüzyıllar arasındaki “Uygur Edebiyatı” nesir ve nazım başlıkları altında incelenir. “Doğu Avrupa’da Türk Dilinin İzleri” başlıklı yazısıyla Emine Yılmaz, Asya ve Avrupa Hunları, Tuna ve Volga Bulgarları ile Hazar, Avar dil verilerini detaylarıyla ele alır. Eserde bu bölüm ilk dönem Türk edebiyatının ve hatta bütünüyle Türk edebiyatının en önemli eserleri olan Kutadgu Bilig (1069), Divan-ı Lügati’t-Türk (1077), ve Atabetü’l-Hakayık’ı meşhur müellifleriyle birlikte inceler. Ahmet Yesevi ve Hikmet’lerinin de ayrıca incelendiği bölüm “Ahmed-i Yesevi ve Yesevilik”, “Divan-ı Hikmet ve Etkileri” yazılarıyla biter.

Bu cildin üçüncü bölümü “Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatına (XIII. yy.-1860) Giriş: Sosyal ve Kuramsal Bağlam” başlığını taşır.Bölümde ilk olarak “Klasik Edebiyat Menşei İrani gelenek, Saray İşret Meclisleri ve Musahip Şairler” tüm teferruatlarıyla birlikte Halil İnalcık tarafından kaleme alınır. Bu bölüm okura, Osmanlı-Fars,Osmanlı-İran ilişkilerinin edebi bağlamda sunulduğu ve odak noktası olarak da “şiir”in tercih edildiği bir bölüm olarak dikkat çekmektedir.

Dört bölümden oluşan birinci cildin son bölümü “Tarihi, Sosyo-kültürel Bağlam” başlıklı yazı ile başlar. İkinci ciltte geniş olarak yer verilecek olan “Klasik Dönem” için adeta zemin niteliği taşıyan kısım, “Batı Türk Yazı Dili temelinde Yeni Yapılanmaya Doğru: Klasik Öncesi Dönem(VIII. yy.-1453)” başlığını taşır. Bu kısımda Osmanlı tarih yazıcılığı, tasavvufi halk şiiri gibi alanlar; Mevlana, Nasreddin Hoca, Nevayi gibi isimler; menkıbe, mevlit, oğuzname gibi türlerle birlikte Mısır, Suriye, Çağatay gibi Türkiye dışı sahaların edebiyatlarına da yer verildiği görülmektedir. Genel anlamda bir bütünlük teşkil ettiğini söyleyemeyeceğimiz bu kısım için genel bir dönem bütünlüğünün hedeflendiğini söyleyebiliriz.

Türk Edebiyatı Tarihi’nin ikinci cildi iki bölümden oluşmaktadır. Bir önceki ciltten devam eden bölümleme gereği V. bölüm diye adlandırılan cildin ilk bölümü “Devletten İmparatorluğa: Klasik Dönem (1453-1860)” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm ayrıca kendi içinde; “İlk Klasik, Orta Klasik, Son Klasik” dönem şeklinde başka bir tasnife daha tâbî tutulur. Her üç dönemde de ortak olan “Tarihi Sosyo-kültürel Bağlam, Şiir, Mesneviler, Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir” başlıklarının ardından 1453-1600 yıllarının ele alındığı “İlk Klasik Dönem”de “Cem Şairleri, Klasik Şiirde Romantik Söylem veya Osmanlı Romantizmi, Şair Biyografileri: Tezkireler, Osmanlı Şiir Akademisi: Nazire, Âşık Şiiri (XVI-XX. yüzyıl), Alevi Bektaşi Şiir Geleneği ve Pir Sultan Abdal, Halk Tiyatrosu, Azeri Sahası Türk Edebiyatı (XIII-XIX. yüzyıl), Anadolu-Ortaasya Edebi İlişkileri” başlıklarına yer verilmiştir. 1600-1700 yılları arasını içine alan “Orta Klasik Dönem”de ise, ortak başlıkların ardından; “Seyahatname ve Sefaretnameler, Bir Edebiyat Anıtı: Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Siyasetname, Ahlak ve Görgü Kitapları, Sebk-i Hindi, Klasik Edebiyatta Tipler, Köroğlu, Halk Hikâyeleri” başlıklarına yer verilmiştir. 1700-1800 yıllarını içine alan “Son Klasik Dönem” de yine aynı başlıklarla başlar. “Klasik Edebiyatta Mizah ve Hiciv, Avrupa’da Alhamiyado Edebiyatı, Karamanlı Türkçesi ile Yazılan Edebi Metinler” son klasik dönemi ilk ve orta klasik dönemden ayıran başlıklar olarak karşımıza çıkar.

İkinci cildin son bölümü 1800-1860 yılları arasını kapsayan ve “Klasik Sonrası” başlığı ile adlandırılan bölümdür. Bölüm “Şark Ekspresiyle Garb’a Sefer” başlığını taşıyan ve devlet, şair, şiir değişimini inceleyen kısımla başlar. “Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir, Divan Şiirinde Kadın şairlerin Sesi” başlıklarıyla tamamlanan ikinci cildin genel olarak klasik dönemi incelediğini ve değerlendirdiğini görmekteyiz.

Eserin üçüncü cildi “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi (1860-1923)” başlığı altındaki tek bölümden oluşmaktadır. Dönemde önce “Tanzimatçılar, Osmanlının Son Encümen-i Şuarası, Ara Nesil, Servet-i Fünun Topluluğu, Fecr-i Âti Topluluğu, Nev-Yunaniler ve Nayiler, Milli Edebiyat Dönemi” şeklinde edebi topluluklar dikkate alınarak bir tasnif yapılmıştır. Daha sonra bu topluluklar edebi türlere göre incelenmiş, değerlendirilmiştir. “Belagattan Retoriğe Teori Arayışları” başlığının ardından ise türler üzerinden incelemeye devam edilir. Her tür incelemesi yapılırken türler Tanzimat’tan Cumhuriyet’e dönemler dikkate alınarak ele alınır. “Eleştiri, Tanzimat’tan Sonra Mizah ve Hiciv, Mensur Şiir, Popüler Roman” başlıkları altında yapılan incelemenin ardından bölüm, tür ve edebi topluluk tasnifi dışında kalan ve fakat kendi içinde de bir bütünlük göstermeyen dört başlıkla neticelenir. “Modern Edebiyatta Sözlü Kültür Etkisi, Türk Edebiyatında Doğu-Batı Sorunsalı, Gerçekçilik Tartışmaları, Edebi ve Sosyal Boyutuyla Modern Türk Edebiyatında Tipler” şeklinde adlandırılan başlıklar altında; Ahmet Mithat Efendi ve Ömer Seyfettin için özel bir başlık açıldığı dikkat çekmektedir. Biraz karışık ya da karma diyebileceğimiz bu bölüm tasnifinin, ele alınan dönemin, edebi anlamda oldukça yoğun ve karışık olmasından kaynaklandığını, en azından büyük oranda bunun etkisine maruz kaldığını söylemek mümkündür.

Türk Edebiyatı Tarihi isimli eserin dördüncü cildi “Cumhuriyet Dönemi (1923-XXI. yüzyıl)”ni türlere göre inceleyen tek bölümden oluşmaktadır. Bölüm ilk olarak “şiir”le başlar. Bu türün genel olarak tarihsel bir tasnifle ele alındığını söylemek mümkündür. 1920-1950, 1950 sonrası, 1980 sonrası gibi ibarelerin bulunduğu başlıklar kendi içinde şiirsel eğilimler dikkate alınarak incelenmektedir. Ancak burada, her bölümü ayrı bir ismin yazmasının getirdiği dezavantajlardan biriyle karşılaşırız. Şöyle ki, kimi tarihler farklı başlıklar altında tekrarlanmıştır. Örneğin, “1950 Sonrası” başlığı altında ele alınan 1980-2000 yılları, bir sonraki “1980 Sonrası Popüler Kültür Ortamında Türk Şiiri” kısmında bir kez daha ele alınmıştır.

Şiirin ardından başka bir tasnife tâbî tutulmayan “tiyatro” tek başına bütün olarak incelendikten sonra “roman”a geçilir. İlk olarak 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde ele alınan roman daha sonra türün kendi içindeki değişimleri açısından değerlendirilir. “Eleştirel Gerçekçilikten Toplumcu Gerçekçiliğe, Ulusal Kurtuluş Savaşının Edebiyattaki İzdüşümü, Türk Romanında Feminist Söylem, Tarihi Roman” başlıklarıyla bu değişim farklı isimlerin bakış açılarıyla dikkatlere sunulur.

Eserde “öykü” türü de yine önce 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde incelendikten sonra “Küçerek Öykü” başlıklı bir bölümle sonlandırılır. Bundan sonra, her ne kadar roman ve öykü gibi büyük başlıklarla incelenmese de, diğer türlerin incelemesine geçilir. Bu anlamda, “Eleştiri, Deneme, Çocuk Edebiyatı” ayrı başlıklar altında ve ayrı isimler tarafından bir değerlendirmeye tâbî tutulur.

“Edebiyat Dergileri, Tercüme Bürosu ve Bir Edebiyat Kanununun Oluşturulması” başlıkları ile ele alınan konuların yine belirlenen tasnif dışında kaldığını görüyoruz. Tasnif dışı ele alınan diğer bir konu ise “Anonim Edebiyat, Teknolojik Gelişmeler ve Halk Edebiyatı” başlıklarıyla ele alınan “halk edebiyatı” konusudur.

Bu cildin son 60 sayfası Cumhuriyet döneminde oluşan Türkiye dışındaki Türk edebiyatı için ayrılmıştır. Önce, göçle birlikte oluşmaya başlayan Türkiye dışındaki Türk edebiyatıyla başlayan süreç XV. yüzyıl Balkan, Kuzey Kıbrıs ve Irak Türkmenlerinin edebiyatlarını ele alacak genişlikte incelenmiş ve edebiyat tarihimiz içindeki yeri değerlendirilmiştir.

Eser son olarak “Ekler” kısmıyla bitmektedir. Bu kısımda Türk Edebiyatı Kronolojisi, Genel Kaynakça, Dizin” ve son olarak da editör ve yazarlar hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunmaktadır.

Son yıllarda kaleme alınan Türk edebiyatı tarihleri içinde, bütün bir edebiyatı içine alması sebebiyle de, önemli bir yeri olan Türk Edebiyatı Tarihi, geniş kapsamı, uzman yazar kadrosu, -editörlerinin ifadesi ile- bağlam merkezli bakış açısıyla çok farklı ve önemli bir yere sahip olmayı başarmıştır. Fakat, çok yazarlı birçok eser gibi kimi eksikliklerden, kendi içinde düştüğü kimi çelişkilerden kurtulamamıştır. Bilginin işlenişinde; kapsam, ayrıntı, farklı bakış açısı gibi noktaları başarıyla kullanan eser, bilginin sunumunda, özellikle tasnif kısmında, karışıklığa düşmekten kurtulamamış, net bir tavır sergileyememiştir. Bütün bu aksaklık ve eksikliklere rağmen, eserin son dönem Türk edebiyatı tarihleri içinde hak ettiği önemi ve değeri gördüğünü ve bu anlamda çok önemli bir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır.

SONUÇ

 Bir bilimsel çalışmada, bilim adamının yapacağı ilk işlem, tespit ettiği ve çalışmasına konu edeceği bilgileri, belli bir sistem dahilinde sınıflandırmaktır. Bu hem yapılacak çalışmada bilim adamının işini kolaylaştıracak hem çalışmanın olabildiğince objektif olmasını sağlayacak hem de okur için, işlenen konuları daha anlaşılır hale getirecektir.

Türk edebiyatı tarihinde önemli yere sahip olan dört büyük eseri konu ettiğimiz çalışmamızda, müelliflerimizin bu konuda farklı bakış açıları benimsediğini, daha doğru bir ifadeyle, farklı tasnif yöntemlerini öne çıkardıklarını gördük. Bunu yaparken dönemin edebi tavrının yanında sosyal, siyasal, kültürel durumunu da dikkate alan müelliflerimiz, aynı çalışmada farklı tasnif sistemlerini kullanmaktan çekinmemişlerdir. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı hemen hemen her yazar tarafından tür tasnifi ile değerlendirilirken diğer dönemlerde farklı yaklaşımların olduğunu görüyoruz.

Bu çalışmada gördüğümüz bir başka önemli husus, çok yazarlı çalışmalarda bu konuda önemli sıkıntılar yaşandığıdır. Bölümlerin farklı isimler tarafından yazılması, özellikle tasnif konusunda, eserde tam bir bütünlük sağlanamamasına sebep olmaktadır.

Sonuç olarak,yöntem nasıl olursa olsun tasnifte tek amaç vardır: ele alınan konunun daha anlaşılır hale getirilerek her önemli noktanın okura doğru biçimde sunulmasını sağlamak. Biz de incelediğimiz bu eserlerde, farklı yöntemler kullanılsa da, hepsinin bu amaca hizmet ettiğini en azından bunun için çalıştıklarını söyleyebiliriz.  

KAYNAKÇA

 AYATA, Yunus (2005), “Nihad Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’nin Edebiyat Tarihi Metodolojisi Açısından Değerlendirilmesi”, Arayışlar Dergisi, Yıl:8, Sayı: 15.

 BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

 HALMAN, Talat Sait vd. (2006), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

 KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları.

 LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi 1. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

 OKUMUŞ, Salih, İdris Şahin (2010), “Tanzimat’tan Günümüze Edebiyat Tarihi Yazarlığı ve Edebiyat Tarihleri Üzerine Bir İnceleme”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 3, Yayım: 14.

 ÖZÖN, Mustafa Nihat (1941), Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Maarif Matbaası.

 POLAT, Nazım Hikmet (2002), “Türk Edebiyatı Tarihçiliği Çalışmalarının Neresindeyiz?”, Beşinci Türk Kültürü Uluslararası Bilgi Şöleni, 17 Aralık 2002, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. (http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20EDEBIYATI/14.php)

 SEVÜK, İsmail Habib (1940), Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul: Remzi Kitabevi.



[1] Bu ifade, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönem için kullanılmıştır.

[2] Yunus Ayata “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” bölümünü dördüncü devir olarak incelemiştir. Geniş bilgi için bkz.: (Ayata 2005: 133)


II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE ROMANLAR VE ROMANCILIĞIMIZ

(1908’den 1923’e …)

 Yalnızca Türk Edebiyat Tarihi açısından değil, genel olarak Türk tarihi açısından da birçok yönüyle önem taşıyan II. Meşrutiyet, Abdülhamid tarafından “Kanun-i Esasî”nin tekrar yürürlüğe gireceğini açıklamasıyla başlar. 23 Temmuz 1908’de yapılan bu ilan ile başlangıcı net olarak belli olan II. Meşrutiyet’in hangi yıl veya yıllarda sonlandırılacağı meselesi, ilanındaki netlikten oldukça uzaktır. Zira bu dönem, edebiyat ve siyaset tarihçileri tarafından farklı zamanlarda işlenmiştir. Genel olarak siyaset tarihçileri bu dönemi 1908-1918 (Tunaya:2009), edebiyat tarihçileri ise 1908-1923 (Çetişli vd.: 2007) yılları arasında ele alır.

Biz de bu çalışmamızı edebî açıdan ele alacağımız için 1908-1923 tarihlerini esas alıp bu tarihler arasında edebiyatımızın romanları ve romancılığının gelişim ve değişim çizgisini vermeye çalışacağız.

Ancak bu çizgiyi vermeye çalışmadan önce edebiyatı ve dolayısıyla bir edebî ürün olan romanları besleyen, etkileyen ve belki daha da önemlisi yönlendiren, dönemin iki önemli ortamını, siyasî ve sosyal ortamını, kısa da olsa izaha çalışma mecburiyeti duyacağız. Zira bir edebiyat döneminden bahsetmek için bunların mutlak suretle bilinmesi en azından haklarında küçümsenmeyecek derecede fikir sahibi olunması gereklidir. Nitekim, bu dönemin, özellikle edebiyat tarihi açısından, en önemli ismi M. Fuat Köprülü’nün şu sözleri zannederiz ki, bu konuda başka bir izaha ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açıktır: “Şimdiye kadar ne bir bütün halinde ne de müteferrik devirleri ve şahsiyetleri bakımından bir ciddi tetkike mahzar olmayan zavallı Türk edebiyatını tetkik edecek müverrih, henüz yazılamayan Türk medeni ve siyasi tarihini de tetkik ve canlandırma zahmetine katlanmak mecburiyetindedir.” (Köprülü, 2004: 43)

Şimdi biz de bu bakış açısından yola çıkarak esas konumuza geçmeden önce dönemin siyasî ve sosyal zeminine genel bir çerçeveden bakmaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Döneminin Siyasî Zemini

1876 yılında Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesiyle ilan edilen I. Meşrutiyet, Abdülhamid’in meşrutiyet karşıtlığı ve ülkede uyguladığı sıkı yönetimle birlikte ancak 30 yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Sıkı yönetime ve aslında Abdülhamid’e karşı olan İttihatçılar, ülke dışından aldıkları destekleri de kullanarak ( çünkü bu dış grupların da işine geliyordu) yönetim üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyorlardı. Kimi ayaklanmalar, bağımsızlık sinyalleri veren kimi gruplar (Bulgar, Yunan, Sırp gibi) Abdülhamid’in ülke bütünlüğünü korumak adına fedakârlık yapmasını mecburi kılıyordu. Mecburi diyoruz, çünkü Abdülhamid meşrutiyeti hiç istememekte, bunun bizim ülke şartlarımıza uygun olmadığını düşünmekte idi. Nurullah Çetin Abdülhamid’in bu konudaki görüşlerini İsmet Bozdağ’dan[1] yaptığı alıntı ile bizzat onun ağzından verir okuruna: “Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede meşrutiyet, ülkenin unsur-ı aslisî (asıl öğe olan Türkler) için ölümdür. İngiliz Parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız Parlamentosunda bir Cezayirli mebus (milletvekili) var mıydı ki, Osmanlı Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeye kalkıyorlar! İkincisi bizi kendi aramızda parçalamak için meşrutî idareyi getirmek. Her iki gayeleri için de aramızda kolayca taraftar bulabiliyorlardı. Meşrutî idarenin bir vahdet (birlik) halinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibar etmediğini fark edemeyen bazı Türk münevverleri (aydınları) maalesef düşmanlarının ekmeklerine yağ sürmekteydiler.

(…) Bir küçük kasabamızda yüzde ellinin üzerinde gayri Müslim (Müslüman olmayan) varsa orada kaymakamın ve memurların gayri Müslimlerden seçilmesini adaletin icabı görüyorlardı da koskoca 250 milyonluk Hindistan’ın İngiltere Parlamentosunda bir tek temsilcisi olmadığını düşünmeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. İngiltere’de meşrutiyeti görmüşler ve hayran olmuşlardı. Ama İngiltere’de meşrutiyeti kimin kullandığına bakmamışlardı bile… Bu cahilce fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi böylece altüst etmek istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman “zalim” diye bana hücum ediyorlardı.” ( Çetişli vd., 2007: 29)

Meşruti idareyi isteyenlerce ve özellikle İttihatçilerce vatan ve millet düşmanı olarak gösterilen Abdülhamid’in aslında kendisine bu suçlamayı yapanlardan çok daha duruma hâkim olduğu, olayları çok daha doğru okuduğu yukarıdaki ifadelerinden görülmektedir. Zira bu gerçekler yıllar sonra, yazık ki iş işten geçtikten sonra, dönemin meşrutiyet yanlıları tarafından da anlaşılacak ve bu saf hallerine kendileri de hayret edeceklerdir. Nurullah Çetin adı geçen eserde “saf Türkler” diye ifade ettiği bu isimlerden biri olan Servet-i Fünûn Dergisi’nin sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün[2] itiraflarına kendi hatıralarından uzunca bir bölümle yer verir. (Çetişli vd.: 2007)

İşte böylesi şuursuz baskılar sonucunda “mecburen” ilan edilen Meşrutiyet, umulanın ve beklenilenin aksine Türkiye tarihinin en talihsiz dönemlerinden biri olmuştur. (Akyüz: 1995) Yabancı devletlerin kışkırtmasıyla oluşan bu süreç ülke yönetiminin idareden anlamayan, siyaseti bilmeyen “özgürlük, hürriyet” gibi içi boş terimleri kullanarak parlamenter rejimi araç değil amaç haline getiren (Tunaya, 2009: 37) dünya politikasından habersiz birkaç maceracının elinde kalması ile neticelenmiştir. (Akyüz, 1995: 148) Hal böyle olunca o büyük baskının ardından gelen Meşrutiyet dönemi, Türk tarihinde görülmedik bir özgürlük alanı ortaya koymuştur. Her eline kalem alan yazmaya, her fikri olduğunu sanan gazete-dergi çıkarmaya başlamıştır. Meşrutiyetin ilanı ile meclisin açılması arasındaki beş aylık sürede tam bir kargaşa yaşanır. Muhalif grupların anarşist tavırları kontrol altına alınamaz. Sansürün uygulanmadığı bu dönemde, 200’den fazla gazete ve dergi yayın hayatına girer, çeşitli partiler ve kulüpler kurulur. (Çetişli vd.: 2007)

Bir yandan sınırları belli olmayan özgürlük ortamının getirdiği kargaşa, bir taraftan bilinçsiz ellerdeki idarenin meydana getirdiği siyasi boşluk, zaten bir fırsat bekleyen, başta Bulgar, Yunan ve Sırplar olmak üzere, Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Ülke bağımsızlık ayaklanmalarını ardı ardına yaşamaya başladı. Dışarıda patlak veren bu olaylara 31 Mart Vakası eşlik etti. Bu kargaşa içinde idareyi sağlayamayan İttihatçiler, baskısını bahane ederek yıktıkları istibdat döneminin sanki ikinci perdesini açmışlardı. Bu “yeni istibdat” dönemi ülkede görülmedik vakalara sebep oluyor, hatta siyasi cinayetler işleniyordu.

Yönetimin bir türlü anlayamadığı bu sıkıntıların sebebini ve sonuçlarını düşman devletler gayet iyi biliyor, yüzyıllarca mahkum ve mecbur oldukları Osmanlının, torunlarından adeta intikam alıyorlardı. Zaten hiç sebep yokken, hiçbir şekilde müdahil değilken Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini sağlamaları da bu sebeptendi. Nihayet Balkan Savaşı ile Avrupa’daki topraklarını kaybeden Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı ile de Asya ve Afrika’daki topraklarını kaybetmiş hatta Anadolu’nun yarısı da tehlikeye girmişti.

Büyük ümit ve beklentilerle yönetime gelen maceracılar Kenan Akyüz’ün ifadesi ile başlarını alıp gitmişlerdi bile. Kalanlar ise dünya tarihinde pek rastlanmayan bu zillet tablosuna katlanmak zorunda kalmışlardı. Tek çare ise bu durumu milletine ve ülkesine yakıştıramayan bir zihniyetin 19 Mayıs 1919’da Anadolu’da başlattığı “Milli Mücadele” idi. (Akyüz, 1995: 152)

II. Meşrutiyet Döneminin Sosyal Zemini

Uzun yıllar dünyaya hükmeden, hâkimiyeti altında birçok millet barındıran Osmanlı Devleti bu heterojen yapı içinde bile hâkimiyetini insana saygı çerçevesinde sürdürmesi ile tanınmıştır. Fransa, İngiltere gibi adları sömürgeyle anılan devletlerin aksine hâkimiyeti altındaki milletlerin fertlerine, dinlerine saygı göstermiş devletin bekâsına zarar vermediği müddetçe kendi kültürlerini özgürce yaşamalarına izin vermiştir. Bununla birlikte ekonomik ve siyasi anlamda gücü asla azınlıklara bırakmamış, kendi insanını, doğal olarak, hep diğerlerinden önde tutmuştur.

Fakat II. Meşrutiyet’in ilan edildiği yıllarda durum bunun tam aksi yönündeydi. Türk milleti ekonomik anlamda en zayıf kesim durumundaydı. Türkler köyde yaşayan, fakirlik içinde ezilen, sıkıntı çeken insanlardı. Diğer taraftan Ermeni, Yahudi ve Hristiyan kesiminin oluşturduğu azınlıklar ise para sahibi, şehirde yaşayan, rahatlık içinde hayat süren insanlar olarak çıkıyordu karşımıza. İhracatı, ticareti elinde bulunduran bu insanlar faizcilik yapıyor, köşklerde rahat içinde yaşıyordu. Kısacası ülke için çalışan, sefalet çeken Türkler, keyfini sürenler ise onlardı. (Çetişli vd., 2007: 59-60)

Sosyal hayattan uzak olan Türkler kendilerine hiç yakışmayan bu durumun sebebi olarak, yine azınlıkların bilinçli kışkırtması ile, Abdülhamid ve istibdat yanlılarını görüyordu. Tiyatro, eğlence hayatı yok denecek seviyeye inmişti. Halk sanattan uzak kalmıştı. Zira istibdat döneminin baskıcı yönetimi eserlere sansür koyuyor, sanatçılar da her adımda bu sansürle karşılaştıklarından sanatta toplumsal konulara eğilemiyordu.

İşte böylesi bir dönemde büyük özgürlük umutları ile gelen Meşrutiyet sosyal yaşantıda da inanılmaz bir hareketliliğe sebep oldu. Kısa sürede yüzlerce gazete-dergi çıktı, istibdat döneminin durgun sahneleri önce amatör sonra profesyonel birçok tiyatro topluluğu ile buluştu. Sayısız tiyatro eseri sahneleniyor ve en çok yurtseverlik vakalarını ve istibdat aleyhtarlığını işleyen piyesler rağbet gördü. (Akyüz: 1995)

Bu dönemde getirilen seçme seçilme hakkı, meşruluğu her zaman tartışılan seçimler ve padişahtan sürgün yetkisinin alınması dönemin olumlu olayları olarak zikredilebilir. (Tunaya, 2009: 37)

30 yıllık bir baskının ardından gelen inanılmaz özgürlük, halkta şuursuz bir heyecanın sebebi olmuştu. İnsanlar Meşrutiyet’in ilanı ile ülkeye sihirli bir değneğin dokunacağını ve bütün olumsuzlukların biteceğini hayal etmişlerdi. Fakat acı gerçek çok geçmeden gün yüzüne çıkıyor, ortadaki özgürlüğün yeni bir başlangıcı getirmediği anlaşılıyordu. Aksine bu durum korkunç bir sonun sebebi olmak üzereydi. 600 yıllık ihtişamlı geçmiş yok olmaya yüz tutmuştu.

Neyse ki Türk milleti özündeki asil ruhu böyle zamanlarda saklamayı biliyor, küçük bir kıvılcımla onu tekrar şahlandırmayı başarıyordu. İşte bu kıvılcım 19 Mayıs 1919’da yakılacak, bir varolma mücadelesi “milli” bir ruhla “şeref”li bir pâye alacaktı.

II. Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Edebi Topluluklar

Siyasî ve sosyal bakımdan böylesine sıkıntılı bir dönemin yaşandığı ülkede, aynı sancılar edebiyat camiasında da kendini göstermekteydi. 1901’de dağılan Edebiyat-ı Cedide topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn dergisi artık edebî yayın yapmıyordu. Bu yıldan 1908’e kadarki dönemde topluluğun yazarlarının yazıları dergide yayınlanmamış, dergi adeta bir magazin dergisi halini almıştı. (Akyüz: 1995)

Sanat sanat için anlayışını benimseyen topluluk, istibdat döneminin de etkisiyle halktan iyice uzaklaşmıştı. Toplumsal konulara hemen hiç değinmeyen, değinse de zaten sansürle engellenen edebî faaliyetler, Meşrutiyet’in ilanı ile kendisine yeni bir yön vermeye çalışıyordu. Banarlı, bu faaliyetlerin ilkinin Fecr-i Âti toplantısı olduğunu belirtirken Fecr-i Âti’nin bir edebî topluluk veya ekol olmadığına dikkat çeker: “Bu hareket hemen hemen devrin genç edipleri tarafından yapılan birkaç hevesli toplantıdan ibaret kalmıştı. O kadar ki, eğer Fecr-i Âti teşekkülüne katılan bu gençler, git gide Türkiye’nin edebî hayatında hakiki birer değer payesine erişmemiş olsaydılar, edebiyat tarihimiz belki de bu toplantılardan bahsetmek için fazla çekici bir sebep bulamayacaktı.” (Banarlı, 1971: 1092)

Ciddi bir amaçla yola çıkan ve kendinden önceki topluluğu, topluma sırt çevirmek, toplumdan uzaklaşmakla suçlayan Fecr-î Âti edipleri yazık ki, karşı çıktıkları ediplerden farklı bir şey yapamamış ve kendilerinden bekleneni verememişlerdi. Topluluğun edebiyatımıza, belki de anlatılmaya değer tek katkısı ilerleyen zamanda edebiyetımızda değerli bir yere sahip olacak olan Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü, Refik Halid, Yakup Kadri gibi isimlerin, kısa bir dönem de olsa, bir arada çalışmasını sağlamasıdır.

Emelleri büyük fakat edipleri küçük ve tecrübesiz olan bu topluluk 1911’de yine bir başka genç topluluk tarafından Genç Kalemler dergisi ediplerince, karşı çıktıkları Servet-i Fünûn’un bir devamı olmakla suçlanıyordu.

1911 yılında çıkmaya başlayan Genç Kalemler Milli Edebiyat sözünü ilk kez ortaya atarak yeni bir oluşumun sinyallerini verir. Fecr-i Âti’den sonra II. Meşrutiyet’in ikinci edebi topluluğu olarak kabul edilen bu topluluk önceleri Fecr-i Âti ve Servet-i Fünûn ediplerinden ciddi tepkiler alır. Milli Edebiyatçıların “Yeni Lisan” önerisi daha sonra bu topluluğa katılacak olan F. Köprülü, R. Halid, Y. Kadri gibi isimlerin de içinde bulunduğu birçok edip tarafından şiddetli eleştirilere maruz kalır. Sanat kavramının uluslar arası olduğunu kabul edenlerin sanat eserlerini “milli” kimliğe büründürme çabalarına karşı çıkarak, bu durumun çelişkili ve anlamsız olduğu düşüncesinde idiler.

Toplumsal alanda Mehmet Âkif, dil alanında Ziya Gökalp ile bayraklaşan Milli Edebiyat cereyanı Süleyman Nazif, Cenap Şehabeddin gibi etkili isimlerin ciddi muhalefetine rağmen konuşma dilinde, en azından ona yakın bir dilde, edebi eser vermeyi başarmışlar ve zaman içinde kendilerini ve anlayışlarını edebiyat camiasına ve topluma kabul ettirmişlerdir.

 II. Meşrutiyet Dönemine Genel Bir Bakış

1901-1908 yılları roman alanında ne kadar sessiz ve verimsiz geçti ise 1908-1923 yılları da o kadar hareketli ve zengin geçmiştir. Meşruti idarenin ilanı ile ortaya çıkan aşırı özgürlük ortamı yazın hayatında da kendine yer bulur. Baskıcı ve sansürcü anlayışın devrilmesi ile insanlarda kendini gösteren özgürlük patlaması sonucu bilinçli-bilinçsiz herkes, bazen fikir beyan etmek için bazen sadece özgürlüğünü kullanabildiğini gösterebilmek için yazın hayatına girdi. İsmail Çetişli’nin Osman Gündüz[3] kaynaklı olarak verdiği bilgiye göre 1908-1918 döneminde 228 roman ve uzun hikâye / kısa roman tespit edilmiştir. Yine Çetişli’nin Alim Kahraman[4] kaynaklı verisine göre 1908-1923 yılları arasında 120 civarında roman yayınlanmıştır. (Çetişli vd., 2007: 213) Sadece bu sayılardan bile durumun vehametini anlamak mümkündür. Böylesine kısa zamanda bu kadar çok eserin verilmesi elbette kalitede yetersizliği mecburi hale getirmiştir. Dönem içinde hikâye ve roman yazan isimler verilirken birçoğunun o eserleri dışında yayın hayatında yer bulamadığını söylemek zorunluluğu doğmaktadır.

Eser sayısındaki bu bol çeşit, doğal olarak, tema ve konuda da yansımasını göstermiştir. Bu dönemde özellikle ele alınan konuların başında, belki sürecin doğal bir sonucu olarak, Abdülhamid aleyhtarlığı ve meşrutiyet yanlılığı gelmektedir. 30 yıllık birikimin bir sonucu olarak dışa vuran bu tepki ve beklenti ikilemi romanların ilk ve en önemli konusunu oluşturuyordu.

Bu konuda dönemin kaliteli eserleri arasında gösterebileceğimiz Bekir Fahri İdiz’in Jönler adlı romanını, Abdülhamid döneminin siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlatması bakımından önemli bir örnektir. Bununla birlikte Menfi (F. Necip), Hırsız Feneri, Kadınlar Komitesi, Ölüm Habercileri (Moralızâde Vassaf Kadri), Mesebbib (Saffet Nezihi), Handan (H. Edip) Harabelerin Çiçeği (R. N. Güntekin) gibi pek çok roman bir vesile ile konu olarak bu meseleyi işlemişlerdir. (Çetişli vd., 2007: 214)

Bu dönem romanı konu bakımından olduğu kadar tür bakımından da zenginlik gösterir. Polisiye romanından macera romanına, psikolojik romandan popüler romana, aşk romanından tarihi romana geniş bir yelpazede görürüz dönem romanını.

Fakat yukarıda bir vesile ile bahsettiğimiz gibi bu renk cümbüşü kalite bakımından romanların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Bizde roman Batı’daki gibi sağlam temeller üzerine oturmuş, özümsenerek benimsenmiş olmadığından bu eksiklik gözle görülür seviyededir. Bu konuda Berna Moran’ın “Biliyoruz ki bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak çıkmadı ortaya. Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başladı; yani Batılılaşmanın bir parçası olarak Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat gibi romanı ilk deneyen yazarlarımızın edebiyatla ilgili yazılarını okuyacak olursak görürüz ki Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın, kendi edebiyatımızı ve özellikle anlatı türündeki yapıtlarımızı da geriliğin bir işareti sayarlar.” (Moran, 2009: 9) şeklindeki tespiti bizde roman serüveninin zaten sancılı başladığını göstermektedir. Uzun baskı ortamının sonucu insanların kendi özlerine karşı kızgınlık hatta nefret duymasının da etkisiyle yapılan bu taklit tercihi, roman kahramanlarının bile bizim insanımıza yabancı karakterde olmasına sebep olmuştur. Batılılaşma sürecinde köklerinden uzaklaşan ve Batılı romanları aynen taklit eden romancılarımız, Batılı romanlardaki başarının aslında geleneklerine olan bağdan kaynaklandığını anlayamamışlardı. Yine aynı eserde Moran konuyla ilgili şu tespitlerde bulunmaktadır: “Dramatik roman türünü seçmiş olan yazarlarımız kendi geçmiş hayatımızdan yararlanamayacakları için Batı romanını olduğu gibi örnek almışlardır. Bireye yönelirken kahramanlarını kendi tarihsel gerçekliğimizi düşünerek işlemek yerine Batı’daki örneklerine benzetmekten pek kurtulamadılar. Onun için bir Türk kadın ya da erkeği olduğuna inanmakta güçlük çektiğimiz bu karakterlerde, Batı’dan aktarılmış bir şeyler olduğu havasını hissederiz. Oysa sözünü ettiğimiz Batı romanının karakterleri ne denli birey olurlarsa olsunlar, kökleri kendi toplumlarında yatar.” (Moran, 2009: 331)

Moran’ın adı geçen eserinde (Moran: 2009) ikinci çizgi romanı olarak ele aldığı, toplumsal meselelerden uzak, bireyler arası ilişkiyi ön plana çıkaran romanlarda daha ağırlıklı gördüğümüz bu “köksüz” taklidin toplumsal konulara ağırlık veren romanlarda asgari seviyelere indiğini görüyoruz. Dönemin en fazla eser veren ismi H. Edip Adıvar’ın Heyûla (1909), Raik’in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1912) gibi romanlarını bireysel ilişkileri ön planda tutan, toplumsallıktan uzak romanlar arasında saymak gerekir. Konuyla ilgili olarak İsmail Çetişli’nin, romanlar hakkında biraz bilgi verdikten sonra yaptığı şu tespit önemlidir: “Görüldüğü gibi kadın-erkek ilişkisinin en tabiî sonucu durumundaki aşk teması üzerinde vücût bulan bu romanlarında Halide Edip, kalemini bireyin dünyası ile sınırlamış, dikkatini bütünüyle bu dünya üzerine yoğunlaştırmıştır. (Çetişli vd., 2007: 218)

Fakat özellikle Milli Mücadele döneminde yoğunlaşan milli duygular, doğal olarak, edebiyatta da kendini gösterir ve toplumsal konuların işlendiği, hatta insanların milli duygularını okşayacak, tesiri altına alacak romanlar artık kapıdadır. Her ideolojinin edebiyata bir yansıması olduğu gibi milliyetçilik ideolojisi de bu hararetli dönemde edebiyattaki yerini bulacaktır.

Bu düşüncenin hâkim olduğu romanları İsmail Çetişli,  Şerif Aktaş’ın[5] iki ana başlıkta incelediğini söyler. Bunlar, “eskinin tenkidi ve yönetim sisteminde düzensizliğin ortaya konulması” ve “yeni yönetim sistemi fikri”dir. (Çetişli vd., 2007: 215)

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e romanımızın genel bir şablonunu çizmeye çalıştıktan sonra şimdi de duruma yazar ve roman merkezli bakarak daha farklı bir açı yakalamaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Dönemi Yazar ve Romanları

a)      Fecr-i Âti İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Servet-i Fünûncuların Meşrutiyet’in ilan edilmesine rağmen hâlâ suskun kalmaları üzerine edebiyatta ses getirmek için yola çıkan Fecr-i Âticiler ne yazık ki, sonradan anılabilecek ne bir roman ne de romancı bırakabilmişlerdir. Sonraki dönemde Milli Edebiyat cereyanı içinde yer alan Yakup Kadri, Refik Halid gibi büyük nesir ustalarını saymazsak Fecr-i Âti içinde öne çıkan romancı hemen hemen hiç yoktur. Fecr-i Âti içinde adını zikredebileceğimiz iki romancı vardır: Cemil Süleyman Alyanakoğlu, İzzet Melih Devrim.

Cemil Süleyman Alyanakoğlu (1886-1940): Fecr-i Âti içinde daha çok roman-hikâye alanında tanınan ve mesleği hekimlik olan Cemil Süleyman Balkan Savaşı’na katılmış ve görevli olarak Mısır, Suriye, Hicaz gibi birçok cepheye gönderilmiştir. Bu aralarda yazdığı hikâyelerle tanınmaya başlayan Cemil Süleyman, görevi nedeniyle İstanbul’dan uzak kalınca 1909-1913 yılları arasında edebiyatta edindiği yeri kaybetmeye başlamıştır.

Okuma zevkini Edebiyat-ı Cedide’den alan edibin eserlerinde Mehmet Rauf ve Halit Ziya’nın etkisi vardır. 1909’da ilk hikâye kitabı “Timsal-i Aşk” yayınlanır.

Eserlerinde mesleğinin etkisi görülen yazarın, hasta ve hastalık psikolojisini çok iyi işlediği görülür. Bu açıdan psikolojik tahlillerde başarılıdır. Kahramanları tek yönlü, iyi kişilerdir. Hastalık, aşk, sevgi, ölüm, yalnızlık, vefa, vefasızlık, fakirlik ve kıskançlık eserlerinin ana temasını oluşturur.[6] (Çetişili vd., 2007: 505-506)

Yazarın, 1912’de yayınlanan “Ukde” isimli ikinci hikâye kitabının dışında yayınlanan “İnhizam” (1911), “Siyah” Gözler” (1912), “Kadın Ruhu” (1914) isimli romanlarında teknik mükemmellik olmamakla birlikte psikolojik tahliller başarılıdır. (Akyüz, 1995: 161)

İzzet Melih Devrim (1887-1966): Doğduğu Girid’ten, çıkan karışıklık sebebiyle ailesiyle birlikte İstanbul’a gelip yerleşmiştir. Lise yıllarında yazdığı şiirler, mecmualarda yayınlanan İzzet Melih, 1908’den sonra tiyatro ve roman yazmaya başlar. “Sermed” ve “Tezad” isimli hikâye ve romanları vardır. İlk zamanlarda kuvvetli ve ümit verici olmasına rağmen o da arkadaşları gibi edebiyat sahasından çabuk ayrılmıştır. (Banarlı, 1971: 1097)

b)     Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Birçok önemli ismi içine alan bu dönemin romanları, konuları çok farklı açılardan ele alması bakımından oldukça önemlidir. İdeolojik olarak milliyetçilik, istiklâl mücadelesi, Tanzimat’tan sonra Türk aile hayatındaki yozlaşma ve taşradaki yaşam gibi birçok konuyu başka başka açılardan ele alan romanlarımız, bu dönemde romanlarımızın ferdiyetçi bakışıyla bilinen Fecr-i Âti’nin yanında, memleket meselelerini konu eden bir edebiyat ve roman anlayışının da var olduğunu ve hızla ilerlediğini göstermektedir. Duruma bu açıdan bakan Kenan Akyüz, bu devrin romanları için şu tespitte bulunur: “Sonuç olarak bu devrin romanlarında ve hikâyelerinde fert hayatından sosyal hayata doğru genişçe bir açılmanın; tema bakımından sosyal konulara doğru büyük bir kaymanın başladığını söylemek gerekir.” (Kenan Akyüz, 1995: 180)

Halide Edip Adıvar (1884-1964): Son devir Türk Edebiyatının en çok eser veren, eserleri hep takdir gören isimlerinden biridir Halide Edip. Kenan Akyüz, onun şöhretini karakter yaratmada gösterdiği başarıya borçlu olduğunu söyler. (Akyüz: 1995)

Eserlerinde, özellikle kadın karakterler, onun doğudan gelen ruhla eğitimi ve tecrübesiyle vakıf olduğu  Batı zihniyetini birleştirmesindeki başarı neticesinde vücut bulur. Gerçi biz karakterleri onun vücuda getirdiğini söylüyoruz ama kendisi durumun böyle olmadığını, bir süre sonra karakterlerin kalemine hâkim olduklarını ifade ediyor. Nihad Sami Banarlı’nın Ruşen Eşref Ünaydın’ın[7] “Diyorlar ki” eserinden aktardığı ve edibin kendine ait olan sözleri şöyle: “Büyük mevzular aklıma kolaylıkla gelir. Ve hep şimdiye kadar da öyle gelmiştir. Ben iki türlü yazıcıyım: Bir romancı, bir de küçük hikâye, küçük mensur şiir muharriri. Romancılıkta mutlak, zihnimde mevzuumun planını yaparım. Bütün vakayı takarrur eder. Mesela, hâkim vasıflar nasıl olacak? Ötekiler arasında nasıl yaşayacaklar!.. Bazen bab, fasıl tertibatını bile zihnimde yaparım. Ondan sonra kolayca yazarım. Yalnız kitabın orta yerine gelince karakterler bana hâkim olur. Ben onlara değil… Mesela ilk satırlardan o sahifeye kadar hükmümün altında yürüttüğüm, idare ettiğim şahsın bana karşı isyan ettiği zamandan sonraki gidişini, yaşayışını bazen beğenmem. Fakat o hareketler o kadar öyle olmalıdır ki, artık o şahıslar istediklerini yaparlar.” (Banarlı, 1971: 1227-1228)

Milli Mücadele döneminin en ateşli ismi, mitinglerin isyan sesi Halide Edip, belki de karakter vücuda getirmedeki başarısını, karakterlerini özgün kılmada yakaladı. Bu doğal başarısı da onu Türk romancılığındaki haklı şöhretine kavuşturdu.

İlk romanlarında bireyler arası ilişkileri, ferdi meseleleri konu eden Halide Edip, “Yeni Turan” ile ideolojik milliyetçiliği, “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye” ile de Milli Mücadele’yi ele alan romanlar yazmaya başlar. Bu eserlerinde yine, geri planda kalsa da, “aşk”ı ihmal etmeyen yazar eserlerinde Farsça ve Arapça tamlamalardan kaçan, daha çok konuşma diline yaklaşan bir üslup tercih eder. Aslında bu, son devir romancılığının üslup meselesini geriye bıraktığını da gösterir mahiyettedir.

Bu döneme ait romanları: Seviye Tâlib (1910), Handan (1912), Yeni Turan (1913), Mev’ûd Hüküm (1918), Son Eseri (1919), Ateşten Gömlek (1923).

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974): Edebiyatta adını 1909’da girdiği Fecr-i Âti’de duyuran Yakup Kadri, bu topluluğu hararetle savunmuştur. Milli edebiyat ilk ses getirdiğinde topluluğa ve edebiyat fikirlerine karşı olan yazar, daha sonra bu edebî topluluk içine girmiş ve topluluğun önemli roman yazarları arasında yerini almıştır. (Akyüz, 1995: 182) II. Meşrutiyet dönemi içinde iki roman kaleme almıştır: Kiralık Konak, Nur Baba.

Bu dönemde yayınlanan ilk romanında (Kiralık Konak) bir konak içinde üç neslin temsilcilerini sunar okuruna. Tanzimat’tan 1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yaşanan Batılılaşma sürecinin getirdiklerini ama en çok da götürdüklerini işler. Naim Efendi- Sermet Bey-Seniha’nın temsil ettiği bu üç nesil dönemin Türk toplumunda yaşanan yozlaşmayı, konaktaki rolleri çerçevesinde ve nispetinde yansıtırlar. Nesiller arası çatışmanın derinden işlendiği “Kiralık Konak” dönemin toplumsal içerikli romanlarındandır. (Çetişli vd., 2007: 219; Moran, 2009: 180)

Önce yazılmasına rağmen Kiralık Konak’tan sonra yayınlanan “Nur Baba”da da bu yozlaşmanın tekke yönünü gözler önüne sermeye çalışır. Asıl amacı “ruh terbiyesi” olan ve 20. yy.’a kadar bu görevini yerine getiren tekkeler, bu yüzyılın başında birçok alanda görülen “aslından uzaklaşma” sendromunu yaşamıştır. Şahsî ihtirasların, nefsânî duyguların ön plana çıkarıldığı dolayısıyla da zamanla insanların tepkisini çeken mekânlar haline gelmiştir. Yazar eserinde işte bu raydan çıkma durumunu işler. (Çetişli vd., 2007: 219)

Böylece Yakup Kadri Fecr-i Âti’de başlayan ve ferdiyetçi yaklaşımın hâkim olduğu edebi anlayışını, dönemin milliyetçi tavrına daha fazla duyarsız kalamayarak Milli Edebiyat cereyanı içinde ve toplumsal varlığı önemseyen “sanat toplum için” anlayışına kaydırmıştır.

Refik Halid Karay (1888-1965): Bu dönemde yayınlanan tek romanı “İstanbul’un İç Yüzü”nde yazar İstanbul’un II. Meşrutiyet öncesi sosyal hayatını anlatır. Altı bölümden oluşan romanın her bölümünde İstanbul’un başka bir yönünü sergiler. Bu da romanda bir ana olay örgüsünün gelişmesini engeller. (Çetişli vd., 2007:220)

İlk dönemde Fecr-i Âti’ye katılan Refik Halid 1917’se Milli Edebiyat’a katılır. Mili Mücadele karşıtı yazıları yüzünden tevkif edilip sürgün edilen yazarın Türkiye hakkındaki fikirleri değişir ve hatta 1928’deki Harf  Devrimi’ni ve onu takip eden öz Türkçe hareketini desteklemiştir. (Akyüz, 1995:184)

Özellikle dil konusunda edebiyatımıza çok şey katan Refik Halid için Nihad Sami Banarlı’nın şu önemli tespitlerine aynen yer vermek isteriz: “Refik Halid, her şeyden önce Türkiye Türkçesinin edebiyat dilimizde yerli, milli ve zevkli bir kıvam kazanması yolunda gerçek hizmeti dokunmuş bir nesir ve hikâye sanatkârıdır. Onun zeki ve usta kaleminden ışıklı bir hareket güzelliği ile rakseder gibi dökülen, duru ve şeffaf “nesir” dili, yirminci asır Türkçesinin “örnek dili” olabilecek derecede güzel ve sağlam bir mimariye sahiptir”. (Banarlı, 1971:1206)

Aka Gündüz (1886-1958): Popüler romanları ile son devir edebiyatımızda yer alan Gündüz, Genç Kalemler’in dolayısı ile Milli Edebiyat’ın hararetli isimlerindedir. 1911 yılında hece vezni ve sade dil hareketlerine katılan Aka Gündüz 1927’den sonra yazdığı roman ve hikâyelerle edebiyatımızda kalıcı bir yer edinmiştir. (Banarlı, 1971:1241)

Bu dönemde yazdığı romanlar: Katırcıoğlu (1916) (Çetişli vd., 2007:220), Kurbağcık (1919) (Akyüz, 1995:185).

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956): Esas şöhretini “Çalıkuşu” ile bulan yazar edebi zevkini Halid Ziya’dan alır. Bu konuda Nihad Sami Banarlı’nın görüşlerine yer verelim: “Çanakkale’de okuma yazma bilen komşu hanımların, kış geceleri bir araya toplanarak okuyup dinledikleri romanlar içinde Fatma Aliye Hanım’ın “Ûdî” isimli romanı da sanatkârın çocukluk hayatında iz bırakan ve heves uyandıran eserlerdendir. Fakat Reşat Nuri hikâye yazmak zevkini Türk edebiyatında Halid Ziya’nın hikâyelerini okuduktan sonra duymuştur. “Bugün eser denmeye layık bir şey vücuda getirebilirsem onu Halid Ziya Bey’e borçlu olacağım” deyişi bunu belirtir. Reşat Nuri bu bakımdan hatta bir evvelki üstadlardan feyz almayı şeref addeden klasik terbiye ananesine bağlıdır.” (Banarlı, 1971:1210)

Okuma zevkini edinmenin yanında kendi kabiliyetini de başarı ile kullanan yazar öğretmenliği sırasında Anadolu’yu yakından görme ve tanıma fırsatı bulmuştur. Bu gözlemler sonucu ortaya koyduğu “Çalıkuşu” hem toplumsal anlamda hem ferdi anlamda ele alınabilecek çok yönlü ve başarı bir eserdir. Yazarın bu dönemde ayrıca “Gizli El” (Akyüz:1995) ve “Harabelerin Çiçeği” (Çetişli vd.:2007) isimli iki romanı vardır.

Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984): Daha çok şiirleri ile tanınan ve Milli Edebiyat’a iştirak eden Edip samimi ve oldukça sade bir üslup kullanır. 1921 yılında yayınlanan ilk romanı “Küller” onun romancılığı için ilk adımdır. (Banarlı:1971)

Peyami Safa (1899-1961): Bu  dönem içinde yayınlanan tek romanı “ Sözde Kızlar” (1923) toplumsal içerikli bir romandır. Konusu Refik Halid’in “İstanbul’un İç Yüzü” isimli eserinin konusu ile yakınlaşan eser, işgal altındaki Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmeye çalışan, akrabalarının köşküne sığınan Mebrure’nin hayatını anlatır. (Çetişli vd.:2007)

Ayrıca doğrudan bu topluluklara iştirak etmemiş fakat II. Meşrutiyet döneminde kaliteli denebilecek romanlar vermiş birkaç ismi de burada zikretmek yerinde olacaktır.

Bu isimlerden Bekir Fahri İdiz (1876-1938), II. Abdülhamid dönemi siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlattığı “Jönler” (1910) adlı romanı ile dikkat çeker.

Yine Ebubekir Hazım Tepeyran (1864-1947), doğrudan Milli Edebiyat cereyanına iştirak etmemekle birlikte “Küçük Paşa” (1910) romanıyla Anadolu’ya yönelmiş ve bu özelliği ile bir bakıma bu harekete yol göstermiştir. (Çetişli vd.:2007)

SONUÇ

II. Meşrutiyet dönemi birçok bakımdan karmaşık bir yapıya sahiptir. Siyasi ve sosyal karmaşanın hat safhaya çıktığı, bir taraftan büyük ve köklü bir devletin yıkılma sarsıntılarının, bir taraftan da yeni ve farklı yapıda bir devletin kurulma çalkantılarının yaşandığı bir dönemdir. Bu karmaşa çok yönlü heterojen bir yapı şeklinde çıkar karşımıza. Bunu kimi zaman ortaya konulan edebi eserlerin türünde, kimi zaman romanlarda işlenen konularda kimi zaman aynı konuların işleniş açılarında ve hatta kimi zaman edip kadrosunda görürüz.

Bu bol çeşit dönemim ilk yıllarında eserlerdeki kalitesizliğe sebep olmuşken sonraları özellikle Milli Edebiyat cereyanın etkisiyle gözle görülür bir başarı çizgisini yakalamayı sağlamıştır. Birçok önemli roman yazarı yetiştiren dönem Türk Edebiyatı için çok bakımdan ilklerin dönemi olmuştur. Halktan uzak ediplerin halkı tanıdığı köy romanlarının doğal haliyle kaleme alınıp dikkat çektiği ve yazarların, halka yaklaşma ölçüsünde değer bulduğu bir dönem olarak edebiyat tarihimizde yerini almıştır.

Böylesine çok yönlü ve karmaşık bir dönemi tam anlamıyla ve her yönüyle ele alabilmek hem çok zor hem de daha geniş ve uzun bir çalışmayı gerektirmektedir. Biz bu çalışmada sadece dönemin genel bir çerçevesini çizip bu çerçeve içinde dönemin romanları ve romancılığı hakkında özet denebilecek bilgiler vermeye çalıştık. Fakat şunu da  belirtelim ki, bu kadarı için bile ciddi bir çalışma ve disiplin sergilemek zorundaydık. Bunda ne kadar başarılı olduk bilemeyiz ama bu çalışmayla kendimize çok şey kattığımızı söylemek doğru olacaktır.

KAYNAKÇA

AKTAŞ, Şerif (2000), II.Meşrutiyet Sonrası Romanlarında Siyasi Temalar, Eskinin Tenkidi, Yönetim Sisteminde Düzensizliğin Ortaya Konulması”, Türk Yurdu, S.153-154, May.- Haz

AKYÜZ Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi İst.,

BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

BARAN, Olcay (1998), Cemil Süleyman Alyanakoğlu’nun Hayatı, Sanatı, Eserleri, H.Ü., Sosyal Bil. Ens., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, (Danışman:Yrd. Doç. Dr. Abide Doğan).

BOZDAĞ, İsmet (1992), Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul.

ÇETİŞLİ, İsmail, Nurullah Çetin, Abide Doğan, Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş (2007), II.Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara.

GÜNDÜZ, Osman (1997), Meşrutiyet Romanında Yapı ve Tema, Cilt I-II, MEB Yay., İstanbul.

KAHRAMAN, Alim (2002), İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türk Romanı”, Hece, S.65/66/67, May. – Haz. – Tem.

KÖPRÜLÜ, M.Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Akçağ Yay., Ankara.

MORAN, Berna (2009), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 (Ahmet Mithat’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’a), İletişim Yayınları İstanbul.

TOKGÖZ, Ahmet İhsan (1993), Matbuat Hatıralarım, hzl. Alpay Kabacalı, İletişim Yayınları.

TUNAYA, Tarık Zafer (2009), Türkiye’de Siyasal Partiler (II. Meşrutiyet Dönemi 1908-1918, Cilt 1), İletişim Yayınları, İstanbul.

ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (1913 [1334]), Diyorlar ki.


[1] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bakınız: (Bozdağ: 1992)

[2] Geniş bilgi için bkz: (Tokgöz, 1993: 166-167)

[3] Geniş bilgi için bkz. (Gündüz: 1997)

[4] Geniş bilgi için bkz. (Kahraman: 2002)

[5] Daha geniş bilgi için bkz. (Aktaş, 2000: 153-154)

[6] C. Süleyman Alyanakoğlu hakkında geniş bilgi için bkz. (Baran: 1998)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ünaydın: 1913 [1334] )

II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız için yorumlar kapalı devamı...

  • Mesnevi-i Manevi

    Bilgi ve cömertlikten yaratılanlar meleklerdir. Bilgisiz cömertler bitki ve hayvanlardır. Yarı melek yarı hayvan olan ise Adem ‘dir.

  • Kasım 2017
    P S Ç P C C P
    « Kas    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  
  • Copyright © TÜRK HALK BİLİMİNDE YENİ DÖNEM. Tüm hakları saklıdır!
    Türkçeleştirme blogizma | Altyapı WordPress