Makaleler kategorisi için arşiv

II. Meşrutiyet Döneminden Önce Yayın Hayatına Başlayan Süreli Yayınlar İle II. Meşrutiyet’ten Sonra Da Yayın Hayatına Devam Eden Süreli Yayınlar

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDEN ÖNCE YAYIN HAYATINA BAŞLAYAN SÜRELİ YAYINLAR İle II. MEŞRUTİYET’TEN SONRA DA YAYIN HAYATINA DEVAM EDEN SÜRELİ YAYINLAR

GİRİŞ

 Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle Asya ve Avrupa’daki hakimiyetini perçinleştiren,  Kanuni ile birlikte bu hakimiyeti tartışılmaz hale getiren Osmanlı, 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında Sanayi Devrimi, Reform, Rönesans gibi yenilik hareketleriyle büyük bir değişim ve gelişim yaşayan Avrupa’ya uzun bir süre duyarsız kalmıştır. Bu duyarsızlık Osmanlı için yazık ki, pahalıya mal olmuştur. Milliyetçilik hareketleriyle birlikte içte yaşanan sıkıntılar devletin uzun süre kendini kapattığı Avrupa’ya tekrar yüzünü dönme mecburiyeti doğurmuştur. Islahat ve Tanzimat fermanları bu mecburiyetin bir sonucu olarak çıkar karşımıza.

Tanzimat’ın ilk padişahı olan ve ileriye dönük, yenilikçi yönüyle bilinen II. Mahmut işte tam da bu dönemde Avrupa’daki yenilikleri yakından takip etmeye başlamış, bunun sonucu olarak da Türk basın tarihinin miladı sayılan bir adım atarak 11 Kasım 1831’de ilk Türkçe gazetemiz olan Takvim-i Vekayi’yi çıkarmıştır. Avrupa’ya göre 200 yıl geç gelen bu adımla başlayan yeni dönem “Türk basınının doğuş dönemi” (İnuğur, 2005:175) olarak adlandırılır. II. Mahmut bu adımla ilgili olarak yayınladığı bir fermanda şu ifadelere yer verir: “Kaymakam Paşa: Bu hususun tanzimine bakılması pek çok vakitten beri emelim idi. Ancak vakit ve mevsimi henüz gelmemiş olduğundan vaktine taliken sukutu ihtiyar etmekte idim. İşte lehül-Hamd mevsim ve sırası gelip şeri şerif ve nizama asla dokunur yeri olmadığından mâda mülkçe pek çok menafi olacağı dahi cümle tarafından teslim ve istihsan olunmuş, bu surette takririnde beyan olunduğu üzere bu hususata nezaret için Esat Efendi nazır, Sarım Efendi ile Sait Bey dahi ol veçhile memur ve tayin klınsın!” (Şapolyo, 1976: 101)

Ayrıca bu ilk gazetenin çıkış nedenleri gazetenin “Mukaddeme-i Takvim-i Vakâyi” başlıklı özel bir sayısında şöyle sıralanır: “Eskiden Vak’anüvis denilen resmi tarih yazarları vardı. Bunlar yaşadıkları dönemin önemli olaylarını yazarlardı. Ancak yazılar yirmi otuz yıl sonra bastırılabildiğinden halk gerçekleri zamanında öğrenemiyor, çoğu kez olaylar yanlış yorumlanıyordu. İşte bu mahzurları önlemek, iç ve dış olayları halka zamanında duyurabilmek için Takvim-i Vekâyi çıkmaktadır.” ( İnuğur, 2005: 175)

II. Mahmut’un ileriye dönük bu hamlesi Türk basın tarihi için elbette bir dönüm noktasıdır. Bu yaklaşımı ile II. Mahmut, “Türk gazeteciliğinin piri”, “Modern Türkiye’nin ilk kurucusu” (Şapolyo, 1976: 99-100) gibi önemli ithaflara da mahzar olmuştur.

Fakat bütün bu çabalar 200 yıl geç başlayan Türk basınının ortaya çıkış sebebinin bir mecburiyet oluşu gerçeğini değiştirmeye yetmemiştir. M. Nuri İnuğur, bizde basının çıkışının diğer ülkelerde olduğu gibi halkı aydınlatmak amacıyla ortaya çıkmadığını söyler: “Görülüyor ki, ülkemizde basın, diğer ülkelerde olduğu gibi siyasal, sosyal ve ekonomik olaylar karşısında halk kitlesini aydınlatmak, kamuoyunu etkilemek yolunda, toplumca duyulan isteklerden doğmamıştır. Hükümetin yaptığı işleri halka duyurmak amacıyla, özel buyrukla ortaya çıkmış, zamanla halkı aydınlatmak, kamuoyunu etkilemek niteliği kazanmıştır.” ( İnuğur, 2005: 175)

Böyle bir ortamda başlayan Türk basın hayatı, kısa sürede yayına başlayan irili ufaklı birçok gazete ve mecmua ile renklenir. Yazık ki, geç başlayan çıkış kısa süre sonra büyük bir darbe almıştır. Hıfzı Topuz’un “Türk basın tarihinin en karanlık çağı” ( Topuz, 2003: 53) diye nitelendirdiği ve Osmanlı tarihinde “İstibdat” dönemi olarak bilinen Abdülhamit dönemi, daha emekleme safhasında olan basınımız için bir dizi önlemler(!) paketi sunarak basınımızın ilk kez sansürle tanışmasına sebep olur. Sansürün uygulanış şekli de aslında bizde ilk dönem basınının asıl amacı hakkında bilgi vermektedir. Kimi kelimeleri “lafın gelişi” icabı bile kullanılması yasaklanmıştır. Grev, suikast, anarşi, Bosna, Hersek, hürriyet, kargaşa, cumhuriyet, bomba bu kelimelerden bazılarıdır. Bunların yanında öyle kelimeler vardır ki, bu acınaklı durumu gülünç hale getirmektedir. Örneğin, “tahta kurusu” ya “tahtın kurusun” dileğini akla getirebileceğinden (İnuğur, 2005: 264), ya da “tahtın kurusun” şeklinde yanlış okunabileceğinden (Topuz, 2003: 56) yasak edilmiştir. Sansürdeki keyfiyetin sınırlarını çizmek pek mümkün değildir. Ancak vereceğimiz şu örnekle hem bu mevzuu noktalamış olalım hem de sansür konusunda olması gereken amaçtan nasıl uzak kalındığı hususunda fikir vermeye çalışalım. Servet-i Fünûn dergisi sahibi Ahmet İhsan Tokgöz sansürle ilgili şu anısından[1] bahseder:

Sansür son dereceyi bulmuştu. Hamidiye suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Dr. Besin Ömer Paşa sular hakkında bir makale yazdı; çeşme başında bir ihtiyar adamın dua ettiğini gösterir artistik bir renkli resim de basılacaktı. Sansür buna soru işareti koydu ve ben şaşırdım. Baş sansürcü Kara Kemal Bey’e bir tezkere yazdım. Gelen cevap şudur:

‘Azizim,

Çeşme resmi hakikaten pek güzel. Dua da herkesin gözünde şüphesiz ki, kutsaldır. Lakin bu günlerde gazetelerden neyi çıkartacağımı, neyi bırakacağımı bilmiyorum. Çünkü kötü düşünceli kimseler bu güzel resmi görür görmez, ‘Hah, işimiz duaya kaldı,’ demek istediğimizi sanırlar. Mademki klişesini yaptırmışınız, ileride, uygun bir zamanda koymanız için haber veririm. Olimpiyat Oyunları’na gelince, onların yayınlanmasına henüz uygun zaman gelmedi. Yayınlamayınız. Diğerlerine ruhsat verilmiştir. 24 Mayıs 1896’ ” (Topuz, 2003: 57)

İlk dönemde yayın hayatına başlayan birçok gazete bu baskıcı yönetime dayanamayıp kapandı. Kapanmayıp yayın hayatına devam edenler ise sansürlere maruz kalmamak için basit haberlerle varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

24 Temmuz 1908’de meşrutiyetin yeniden ilan edilmesiyle baskı yönetimi ortadan kalkmış, yeni ve “çok özgürlükçü” bir döneme geçilmiştir. Uzun süre baskı altında susan/susturulan basın mensupları tekrardan ve eskisinden daha aktif bir şekilde yayına başladılar. Varlığını önceki dönemde zar zor sürdürmeye çalışanların yanında yepyeni gazeteler bu dönemde basın hayatımıza girmiştir.

Önemli bir gecikmeyle “mecburen” başlayan, büyük bir baskı dönemi geçiren Türk basını 1908’den sonra çok hızlı bir değişim ve gelişim yaşamış, sonuçta bugünkü halini almıştır.

 1.1. II. Meşrutiyet Öncesinde Yayın Hayatına Başlayan Gazeteler

 Türk basınının II. Meşrutiyet’ten önceki dönemiyle ilgili bir çalışmada, dönemi incelerken öncelikle bu incelemenin hangi dönemlere ayrılarak yapılacağı sorunu çıkar karşımıza. Biz bu sorunu, bu tür çalışmaların hemen hepsinde tercih edilen yöntemi kullanarak çözmeye çalışacağız. Bu yönteme göre yapacağımız dönem ayırma işleminde genellikle siyasi önemi haiz olayları kriter olarak alacağız. Bu anlamda bizim bu dönemi iki ana başlıkta incelememiz doğru olacaktır. II. Mahmut’un çıkardığı ilk gazeteyle başlayan döneme Tanzimat dönemi basını, I. Meşrutiyet’in ilan edildiği ve II. Abdülhamit’in baskı yönetimin uygulandığı dönemi I. Meşrutiyet ve İstibdat dönemi basını olarak ele alacağız.

 1.1.1. Tanzimat Döneminde Türkiye’de Çıkan Gazeteler (1831-1876)

 Türk basın tarihinin başlangıcı kabul edilen ve 11 Kasım 1831’de  çıkarılan Takvim-i Vekâyi  gazetesiyle başlayan bu dönemde birçok gazete yayın hayatına girmiştir. Gazeteler adına birçok ilkin yaşandığı bu dönemde çıkmaya başlayan gazeteleri şu şekilde sıralamak mümkün olacaktır:

 1.1.1.1. Takvim-i Vekâyi

Devrimci bir padişah olan II. Mahmut’un çabasıyla çıkarılan gazete ilk Türkçe gazetedir. 11 Kasım 1831 yılında yayın hayatına başlayan bu ilk gazete, İbrahim Müteferrika’nın girişimiyle kurulan ilk matbaadan 105 yıl sonra çıkarılmıştır.

Önceleri haftalık olarak çıkarılan gazetenin boyutları 40×27 cm idi. ilk sayısı 5000 adet basılmıştır. Bütün devlet örgütlerine, subaylara, taşra eşrafına ve elçiliklere gönderilen Takvim-i Vekâyi’nin yıllık abone ücreti 120 kuruştu. (Topuz, 2003: 15-16)

Takvim-i Vekâyi’nin genel haber başlıkları; Umuru Dahiliye (iç haberler), Mevadı Askeriye (askeri haberler), Umuru Hariciye (dış haberler) şeklinde idi. Ayrıca basılan kitaplar hakkında bilgi veren “Fünûn” sütunu da vardı. Resmi ve gayri resmi olmak üzere iki kısımdan oluşan gazetede resmi kısımda devletin iç işleri, gayri resmi kısımda ise duyulan haberler, endüstri ve ticaretle ilgili haberler verilmekteydi. Takvim-i Vekâyi hakkındaki şu bilgiler, ilk dönem gazeteciliği hakkında bilgi edinmemiz açısından önemlidir:

–          Çeşitli punto olmadığı için bütün yazılar aynı büyüklükte basılıyordu.

–          İlk ilan 11., ilk makale ise 54. sayıda yayınlandı.

–          Takvim-i Vekâyi 1860 tarihinden itibaren tamamen “Resmi Gazete” hüviyeti almış, gerçek bir gazete olmaktan çıkmıştır.

–          1833 yılında 24, 1834 yılında 18, 1835 yılında 27 sayı çıkmış, bu anlamda bir istikrar sağlayamamıştır.

–          Zaman zaman basımı durup tekrar başlayan gazete 24 Kasım 1922’de 4609. sayı ile tamamen yayından kalkmıştır. (Şapolyo, 1976: 100-107)

  1.1.1.2. Ceride-i Havadis

 Takvim-i Vekâyi’nin çıkarılmasından 9 yıl sonra, gayri resmi olarak, 1840 yılında Wilyam Çörçil adında bir İngiliz tarafından çıkarılmıştır. O zamanın İstanbul aydın sınıfı devlet memurlarının ve valilerin okuduğu gazete 3,5 kuruşa satılmaktaydı.

40×27 ebatlarında olan gazete ikinci Türkçe gazete olarak tarihimizde yerini aldı. Dışarıdan da ilan kabul eden Ceride-i Havadis’in yabancı ülkelerde de muhabirleri vardı. Haberler içi ve dış olarak ikiye ayrılmıştı. Dış haberler Avrupa haberlerinin tercümesinden ibretti. Dış haberlere önem veren ve çevirilere geniş yer veren gazetenin zaman zaman ilgi görmeme gibi sıkıntıları oluş fakat Çörçil’in devletten maaş alması sayesinde yavaş yavaş kendini toplamıştır. (Şapolyo, 1976: 107-111)

Kırım savaşı gazetenin gelişmesini ve halk tarafından ilgi görmesini sağlamıştır. Kırım’a muhabir olarak giden Çörçil oradan haberler göndermiştir. Bu haberlerin sıklığı sebebiyle gazete özel sayılar çıkarmış, bu özel sayılara da “Ruzname-i Ceride-i Havadis” denmiştir.

Yazarları arasında Mehmet Efendi, Şair Ali, Ahmet Zarif, Ebuzziya Tevfik, Ahmet Rasim, Sadrazam Sait Paşa, Şair İsmet, Emin Bey, Nüzhet Efendi, Siret Bey, Salih Efendi, Süreyya Bey (Topuz, 2003: 18) gibi isimler bulunan gazete 27 Eylül 1864 yılında 1212. sayısından sonra kapanmıştır. (Şapolyo, 1976: 111)

 1.1.1.3. Tercüman-ı Ahval

 İlk resmi gazetemiz Takvim-i Vekâyi, devletten yardım alarak çıkan yarı resmi gazetemiz Ceride-i Havadis’ten sonra çıkan ve ilk özel gazete olması sebebiyle gerçek gazetecilik tarihinin öncüsü kabul edilen[2] Tercüman-ı Ahval hazineden yardım almadan 21 Ekim 1860 tarihinde Agâh Efendi tarafından çıkarılmıştır. Gazetenin çıktığı dönemde Ceride-i Havadis hakimiyeti vardır fakat halk gerektiği aydınlatılamamaktadır. Siyasi anlamda birçok olayın cereyan ettiği ve gazeteye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bu dönemde basına karşı ilgi gösteren II. Mahmut’un aksine Sultan Abdülmecit bu konuda adeta ilgisizdir. İşte böyle bir ortamda Çapanzade Agâh Efendi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval genel olarak şu özellikleri taşımaktaydı:

–       40×55 boyutunda, Pazar günleri yayınlanan haftalık bir gazetedir.

–   Şinasi gazeteye edebi anlamda yardımda bulunmuş ve bu desteği 24 sayı devam etmiştir.

–     Gazete önceleri haftada bir, sonra iki, 22 Ocak 1861’den itibaren de üç, dört ve beş defa çıkmıştır.

–      Gazetenin ilk sayısında yayınlanan ve Şinasi tarafından kaleme alınan Mukaddeme’de iç ve dış olaylardan seçme haberler yapılacağı, eğitici yazılar yayınlanacağı, bunları halkın anlayabileceği şekilde olacağına değinilmiştir.

–     İmzalı başyazı geleneği, tefrika ve tartışmalar ilk kez bu gazete ile basın hayatımıza girmiştir. Ayrıca ilk siyasi makale ve ilk tefrika (Şinasi “Şair Evlenmesi”) Tercüman-ı Ahval’de basılmıştır.

–       Başlıklar farklı puntolarla verilmiştir.

–     İç ve dış haberlerin yanında resmi haberlere, tüzüklere, piyasa ve borsa haberlerine, ulaşım, sanayi ve bankacılık gibi farklı konulara yer verilmiştir. (İnuğur, 2005: 184-187)

 Tercüman-ı Ahval halka hitap ediyor, fikir gazeteciliği yapıyordu. Agâh Efendi kendi parası ile çıkardığı gazetede para kazanmak için haber yapmıyordu. Hem patronu hem emekçisi olduğu gazetede halkı uyandırmak için başyazarlık yapan Agâh Efendi, Enver Behnan Şapolyo’ya göre “gazetecilerin piri” sıfatını da kazanmıştır, Abdülhamit’in İstibdat döneminde sürgün ettiği hürriyet taraftarları arasında yer alan Agâh Efendi bir süre sürgün olduktan sonra affedilip Atina elçisi olmuştur. Bundan iki yıl sonra, 1885 yılında, Atina’da ölmüştür. (Şapolyo, 1976: 115-120)

Tercüman-ı Ahval rakiplerine ve yönetimin baskısına ancak beş buçuk yıl dayanabilmiş, 11 Mart 1866 tarihinde 792. sayısıyla kapanmıştır. (Topuz, 2003: 20)

 1.1.1.4. Tasvir-i Efkâr

 27 Haziran 1862 tarihinde Şinasi tarafından çıkarılan ve her yönüyle Şinasi’nin eseri olan bu gazete birçok yenilikle Türk basınında yerini alır. İlk sayısında amacını, haber ulaştırmak , halka kendi yararlarını düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı öğretmek olarak açıklayan gazete “milliyet” ve “meşrutiyet” kelimelerini cesaretle kullanmıştır. Milli eğitime ve hayırlı işlere ait ilanları ücretsiz basan gazetenin sahibi Şinasi’ye göre gazete; bilimin ve eğitimin gelişmesi ile ilgili sorunları ele alacaktır.

Gazetenin varlığından bile rahatsız bir padişah olan Abdülaziz döneminde çıkan gazetede Şinasi, bu olumsuz duruma rağmen halkoyu, devlet işlerinde kamuoyunun önemi, düşünce özgürlüğü gibi konuları ustalıkla işlemiştir. İlk edebi tartışmalara da sahne olan gazete aydınlar tarafından da büyük ilgi görmüştür.

Petrosyan tarafından “ülke yaşamında kamuoyunun önemini ve rolünü kavrayan ilk Türk toplum adamı”[3] olarak nitelendirilen Şinasi, Tasvir-i Efkâr’dan önceki üç gazeteye göre çok gelişmiş örnek bir gazete çıkarmıştır. (İnuğur, 2005: 192-196)

Bir arkadaşının tutuklanmasından tedirgin olan Şinasi’nin 1865’de Paris’e kaçması ile gazetenin başına Namık Kemal geçmiştir. 25 yaşında başyazı yamaya başlayan Namık Kemal, yazılarında özgürlük konularına değinir. 1867’de çıkan “Şark Meselesi” başlıklı bir yazı dizisi üzerine gazeteciliğine yasak getirilen Namık Kemal de Avrupa’ya kaçar ve gazetenin yönetimi Recaizade Ekrem’e geçer.

Tasvir-i Efkâr 835 sayı çıkmış, bunlardan 465’inde Şinasi’nin yazıları yer almıştır. (Topuz, 2003: 22)

 1.1.1.5. Muhbir

 1866’da çıkmaya başlayan Muhbir’in ilk 33 sayısı gazetenin tek muharriri olan Ali Suavi’nin yazıları ile neşredilmiştir. Küçük boyutta çıkan gazete bir fikir gazetesidir. Tam bir devrimci olan Ali Suavi Girit’te Yunanlıların Türklere yaptıkları zulme isyan ediyor, mazlum Türklere para toplanması için hükümeti durmadan kışkırtıyordu. Sadrazam Ali Paşa tarafından, ileride büyük tehlike olacağı düşüncesiyle, Ali Suavi gözaltında tutuluyordu. Belgrad kalesinin Sırplara teslim edilmesi üzerine Ali Suavi kalemine sarılmış ve ağır yazılar yazmıştır. Bunun üzerine Ali Paşa Muhbir gazetesini kapatmıştır. (Şapolyo, 1976: 126-129)

Okuyucu mektuplarına geniş yer veren Muhbir bu yolla hükümete çeşitli sorular yöneltiyordu. Bu yazılar hükümeti kızdırdı ve 1867’de bir emirnameyle Muhbir yasak edildi. Bu yasakla ilgili gazete özel bir sayı çıkararak bu bildiriyi yayınladı. “Filip” imzasıyla yayınlanan yazıda şu ifadelere yer verilmiştir: “Dünyanın en adaletli yerlerinde bile bir matbaayı kapatmaya hükümetin yetkisi vardır. Fakat yukarıdaki bildiride sözü edilen yazılar Muhbir’in hangi sayısında yazılmıştır? Müşterilerimiz ve hamiyet erbabı kişiler bunu bildirirlerse bundan böyle gazetemizin kapatılmasını önleriz. Muhbir Devlet-i Âliyye’nin ve milel-i Osmaniye’nin (Osmanlı milletlerinin) hayırhahıdır (hayrınadır). Bir ay süreyle kapandığını müşterilerimize duyururuz. Bu süre içinde müşterilerimizi havadissiz bırakmamak için derhal başka bir gazeteyle anlaşacağım ve Girit meselesini o gazeteyle ilan eyleyeceğim ve ileride hükümete hakların korunması için bazı düşünceler beyan edeceğim.” (Topuz, 2003: 25)

İfadelerden de anlaşıldığı üzere neden kapatıldığını bile anlamayan gazete bir ay süreden sonra yeniden çıkmaya başlar ve 27 Mayıs 1867’ye kadar yayınlanır. 55 sayı çıkan gazetenin Ali Suavi’nin Avrupa’ya kaçmasıyla kapandığı anlaşılır. (Topuz, 2003: 24-25)

 1.1.1.6. Basiret

 22 Ocak 1869’da İstanbul’da çıkmaya başlayan bir fikir gazetesidir. Ali Bey (Basiretçi) tarafından çıkarılan gazete başlığının altında ilk defa “Millet Gazetesi” ibaresini kullanmıştır. Ali Bey tarafından 1866’da Hariciye Nezareti’nden gündelik gazete imtiyazı için istenmiş fakat isteği Girit’teki karışıklık sebebiyle ancak iki yıl sonra müspet bir şekilde neticelenmiştir. Ayrıca gazeteye 300 liralık bir de yardımda bulunulmuştur. (İnuğur, 2005: 211)

Gazete Fransız-Alman savaşının çıktığı (1870) dönemde Osmanlı sarayının aksine Alman tarafını tutarak önemli bir çıkış yapmıştır. Konuyla ilgili olarak Ali Bey’in şu ifadeleri[4] önemlidir: “İki büyük devlet arasında savaş devam ediyordu. Bir gün yazı işlerinde bir toplantı yaparak gazetenin hangi yolu tutacağını görüşmeye başladık. Mustafa Celalettin Paşa, ‘Üçüncü Napolyon, askerlerime Alman imparatoru Wilhelm’in sarayında çorba içireceğim, diyor. Biz onun tarafını tutmayacağız, Prusya’yı tutacağız.’ dedi. Başyazarımız Ayetullah Bey’de, ‘Pekala, ama saray ve Bab-ı Ali Fransız taraftarıdır. Bu işle bir felakete uğramayalım.’ dedi ise de Mustafa Celalettin Paşa kendi fikrini kabul ettirdi.” (Topuz, 2003: 27)

Bu tutumu ile Almanya be Bismark’ın ilgisini kazanan gazete bir yabancı devletten para ve araç yardımı alan ilk gazete olmuştur.

20 Mayıs 1878’de hükümetçe kapatılan gazete II. Meşrutiyet’in ilanı ile tekrar çıkmaya başlasa da uzun ömürlü olamamıştır. (İnuğur, 2005: 213)

 1.1.1.7. İbret

 1870 yılında Aleksan Sarrafyan Efendi tarafından kurulan gazete bir dönem kapatılmıştır. Bu sırada gazete çıkarmayı düşünen Namık Kemal cezası nedeniyle gazete çıkaramıyordur. Bu sebeple Ahmet Mithat Efendi adına iki yıl İbret gazetesi kiralanmıştır. 13 Haziran 1872 yılında yeni kadrosuyla yayın yapan gazeteyi Namık Kemal yönetmiştir. Reşat Nuri, Ebuzziya Tevfik, Nuri Bey gibi önemli isimlerin de yazdığı gazetede İstibdat’ı eleştiren, hürriyeti savunan bir tutum izlenmiştir. Haber gazeteciliğinden çok mücadele ve fikir gazeteciliğinin örneğini veren Namık Kemal en etkin ve en heyecanlı gazeteciliğini bu gazete çatısı altında yapmıştır.

Namık Kemal “Vatan yahut Silistre” isimli bir tiyatro eseri yazmış ve onunla ilgili haberi gazetede yayınlamıştır. 1 Nisan 1873’te sahnelenen eser halk tarafından beğenilmiş, büyük ilgi görmüştür. Gazete bu ilgiden rahatsız olan hükümet tarafından 5 Nisan 1873’te bir daha çıkmamak üzere kapatılmıştır. Kapatılma kararının ardından yazarları birer birer tutuklanıp sürgüne gönderilen İbret gazetesi Türk basını için olduğu kadar Namık Kemal için de çok önemli bir yere sahiptir. Tasvir-i Efkâr’da çıraklık, Londra’da çıkan Hürriyet’te kalfalık tecrübesi yaşayan Namık Kemal için İbret gazetesi ustalık döneminin eseridir, denilebilir. (İnuğur, 2005: 228-233)

 1.1.1.8. Tanzimat’tan 1876’ya Kadar Çıkarılan Diğer Gazeteler

 1.1.1.8.1. Ayine-i Vatan

 Türk basın tarihinin ilk resimli gazetesidir ve 1866’da Eğribozlu Mehmet Arif tarafından çıkarılmıştır. Resimleri ilkel olan gazete fazla tutunamamış, üç kez isim değiştirmiştir. Vatan, Ruzname-i Ayine-i Vatan ve sonra İstanbul adıyla çıkarılan gazete zihniyet değiştirememiş ve varlığını ancak 1869’a kadar sürdürebilmiştir.

 1.1.1.8.2. Muhip

 1867 yılında çıkan ve ciddi bir gazete olan Muhip büyük boyda çıkmıştır. Gazete Şakir Efendi tarafından çıkarılmıştır.

 1.1.1.8.3. Utarit

 1867 yılında yayınlanan gazete ancak beş sayı çıkmıştır. Millet Meclisi kurulmasını, basına özgürlük tanınmasını savunmuş, Âli Kararname ile kapatılmıştır. Ayetullah Bey ve Musullu Sami tarafından çıkarılmıştır.

 1.1.1.8.4. Terakki

 1868 yılında Ali Reşit ve Filip Efendi tarafından çıkarılmıştır. Ebuzziya Tevfik, Rcaizade Ekrem, Suphi Paşazade Ayetullah yazarları arasındadır.

Kadınlar için ilk haftalık ilaveyi Pazar ve Cuma günleri yayınlayan gazete ilk mizah gazetesini de Letaif-i Âsar adıyla çıkarmıştır. En son sayılarında karikatürler de yer almıştır. (İnuğur, 2005: 242-243)

 1.1.1.8.5. Mümeyyiz

 1869 yılında Sıtkı Efendi adında birisi kurmuştur. Gazetenin en önemli özelliği ilk çocuk gazetesi olmasıdır. Çocukların ilgisini çekmek için her sayı renkli çıkarılmıştır. Çocuk terbiyesine önem veren gazete çocukların anlayacağı dilde çıkarılmış, bu da gazetenin satışını artırmıştır. (Şapolyo, 1976: 152)

49 sayı çıkan gazete hemen her sayıda öğrenci mektuplarına yer vermiştir. Fakat bu mektuplar, acaba dergi kendi söylemek isteyip de söyleyemediklerini öğrenci mektupları ile mi söylüyor, sorusunu da akıllara getirmektedir. Ayrıca kendinden sonrakilerde görülmeyen bir uygulama ile hicri yılın yanında miladi yılı da kullanmıştır.(Kür, 1991: 16-17)

 1.1.1.8.6. Vekayii Zaptiye

 1869 yılında mutasarrıf Bursalı Şakir Bey tarafından çıkarılmış, kısa ömürlü, yarı resmi bir gazetedir.

 1.1.1.8.7. Hadika

 1869 yılında Asir Efendi tarafından çıkarılan, yazılarında daha çok tarıma ağırlık veren bilim ve teknik gazetesidir. Bünyesinde Ebuzziya Tevfik, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi gibi isimleri barındıran gazete bir kez, yayınlanan makale yüzünden, bir kez de başyazar Ebuzziya’nın tutuklanması üzerine kapanmıştır. 1873’te tekrar yayına başlayan eski ilgiyi bulamamış ve kapanmıştır.

 1.1.1.8.8. Diyojen

 1869’da çıkarılan bir mizah gazetesidir. Teodor Kasap tarafından çıkarılan gazete daha önce Terakki’nin ilavesi olarak çıkan Letaif-i Âsar bir kenara konursa, mizaha özgü olması sebebiyle, Türk basın tarihinde mizah gazeteciliğinin başlangıcı sayılır.

Namık Kemal’in önemli ve etkili yazıları ile ilgi gören gazete 184 sayı çıkmış ve bu süre içinde üç kez de kapanmıştır. Son olarak, tanınmış ünlü kişilerin ağzından uydurma mektuplar yayınlanması sebebiyle 13 Ocak 1873’te tamamen kapatılmıştır.

 1.1.1.8.9. Hayal

 Diyojen’den sonra en kuvvetli mizah gazetesi olan Hayal yine Teodor Kasap tarafından 30 Ekim 1973’te çıkarılmıştır. 1876’da ilan edilen ilk anayasa herkes tarafından övgüyle karşılanmış ancak Teodor Kasap matbuatın serbestliğinin kanuna bağlanmasını serbestlik imkânının kalmayışı olarak yorumlamış, bunun için de bir karikatür yayınlamış ve bu sebeple gazetesi kapatılmıştır.

 1.1.1.8.10. İstikbâl

 1875 yılında Teodor Kasap tarafından çıkarılan gazete milli eğitim konusuna ağırlık vermiştir. Siyasi, ahlâki, ilmi ve edebi makaleler yayınlayan gazete ciddi ve ağırbaşlı bir nitelik kazanmıştır.

1.1.1.8.11. Asır

 Mehmet Tevfik tarafından 1870 yılında çıkarılmıştır. Özel eğlence sayıları da yayınlayan gazete kısa ömürlü olmuştur.

 1.1.1.8.12. Devir ve Bedir

 1870 yılında yayınlanan, bir günlük ömrü olan Devir’i Ahmet Mithat Efendi çıkarmıştır. İlk sayısı büyük ilgi gören gazete ikinci gün kapatılmıştır. Ardından Bedir adıyla çıkan gazete ancak 13 sayı yayınlanmış ve o da kapatılmıştır.

 1.1.1.8.13. Hülasatü’l- Efkâr

 1873 yılında Antuvan Efendi tarafından çıkarılan gazete siyasi haber gazetesidir. Sabah ve akşam olmak üzere iki baskı yapan gazete uzun süre yayınlanmıştır.

 1.1.1.8.14. Medeniyet

 Mehmet Arif Bey tarafından 1874’te yayınlanan gazete üç yıl yayınlarını sürdürmüş, resimlerinin bozulması sebebiyle bir süre sonra kapanmıştır.

Gazetenin bazı nüshaları lüks baskı ve adi klişe olmak üzere iki defa basılmış ve bu sayede lüks nüsha çıkaran ilk gazete olmuştur. Özellikle devlet büyüklerinin resimleri ve öz geçmişleri kuşe kağıda basılmıştır.

 1.1.1.8.15. Sadakat

 1875 yılında Mehmet Efendi adında biri tarafından çıkarılan, İslamî nitelik taşıyan ve her gün çıkarılan bir gazetedir. Namık Kemal de bu gazeteye yazılar yazmıştır. Ayrıca çocuklar için sürekli, özel bir sayı çıkarmış, bu özel sayı büyük ilgi görünce Efdal adıyla ayrı bir dergi olmuştur.

 1.1.1.8.16. Hakayik-ül Vakayi

 Rüştü adında biri tarafından 1870 yılında çıkarılan gazete uzun süre yayınını sürdürmüştür. İlk sayılarında savaş haberlerine ağırlık vermiştir. Gazetede Recaizade, Ebuzziya da yazılar yazmıştır.

 1.1.1.8.17. Vakit

 1875 yılında çıkan ve dönemin önemli gazetelerinden olan Vakit Filip Efendi tarafından çıkarılmıştır. Kadınlar için özel bir sayı çıkaran gazete Filip Efendi’nin gazetecilikteki tecrübesi ile sağlam bir yazar kadrosuna sahip olmuş ve önemli bir başarı sağlamıştır. Gazete 1884 yılına kadar yayınını sürdürmüştür. (İnuğur, 2005: 244-250)

 Ayrıca bu dönemde; Kevkebi Şark, Latife, Kamer, Tiyatro, Şafak, Şark, Geveze, İttihat gibi gazeteler de, kısa süreli de olsa, Türk basın tarihinde yerlerini almışlardır. (Şapolyo, 1976: 152-154)

 1.1.2. Tanzimat Döneminde Yurt Dışında Çıkan Gazeteler

 27 Mart 1867 tarihinde sadrazam Ali Paşa basınla ilgili “Kararname-i Âli” yayınlanmıştır. Tanzimat’la geldiği sanılan özgürlükler kısıtlanmış, bu, yeni filizlenen basın hayatı içindeki aydınları yurt dışına çıkmaya ve orada gizlice örgütlenmeye mecbur etmiştir. Bu örgütlenmeler sonucu yurt dışında çeşitli gazeteler çıkmıştır. Bunlardan önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

 1.1.2.1. Muhbir

 31 Ağustos 1867’de Londra’da Yeni Osmanlılar adına Ali Suavi tarafından çıkarılmıştır. Türkiye dışında yayınlanan bu ilk gazete 3 Kasım 1868’e kadar yayınlanmıştır.

Gazete idare şeklinin değişmesini, milletçe seçilecek hükümetin 500-600 kişilik bir meclis tarafından denetlenmesini savunan haberler yapmıştır.

 1.1.2.2. Ulûm

 1869 yılında Londra’dan ayrılıp Paris’e giden Ali Suavi Ulûm gazetesini çıkarmıştır. Ali Suavi, tarih ve kültür konularındaki yazılarıyla Türkçülük akımına öncülük etmiştir. Uzun ömürlü olmayan gazete 10-15 sayı çıkmıştır.

 1.1.2.3. Hürriyet

 29 Haziran 1868’de N. Kemal, Ziya Bey, Agâh Efendi tarafından Londra’da çıkarılmıştır. Haftalık olarak çıkan gazetenin masrafları Mustafa Fazıl tarafından karşılanmıştır. Özgürlük, meşrutiyet yanlısı haberler yapan gazete, 29 Mayıs 1870 tarihinde 100. sayı çıkarıldıktan sonra yayınına son vermiştir.

 1.1.2.4. İnkılâp

 1 Mayıs 1870’de Cenevre’de çıkarılan gazeteyi Hüseyin Vasfi Paşa ile Mehmet Bey birlikte çıkarmıştır. Doğrudan doğruya padişahlık müessesesini eleştirmiş, hatta bizzat padişah aleyhindeki yayınları ile halkı devrime davet ediyordu. (İnuğur, 2005: 214-227)

1.1.3. I. Meşrutiyet ve İstibdat Döneminde Çıkan Gazeteler

 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile bir özgürlük dönemi yaşanmış ancak bu, padişah V. Murat’ın akli dengesinin bozulması sebebiyle üç ay gibi kısa bir zamana sığmak zorunda kalmıştır. Bu üç ayın ardından, 31 Ağustos 1876’da, tahta meşruti idareyi kabul edeceğini vaat eden II. Abdülhamit çıkmış, fakat yazık ki, umulan olmamıştır. Eskisinden daha sıkı bir yönetimle idareyi eline alan Abdülhamit, inanılmaz bir sansür uygulaması başlatmış ve basın hayatını adeta felce uğratmıştır. Hüseyin Cahit Yalçın[5] anılarında bu uygulama ile ilgili şu ifadelere yer verirken, aslında durumun vahametini de gözler önüne sermektedir: “Türk basınının Abdülhamit zamanıyla ilgili tarihi yazılırken sansür bölümünün önemli bir yer alması gerekir. Bugünkü gençlik ve Abdülhamit zamanına yetişip de gazetecilik yaşamına yaklaşmamış kişilerin bu sansürün şiddeti, dehşeti ve aynı zamanda budalalığı, işkilliği üzerine doğru bir düşünce edinebilmeleri olanaksızdır. Bunun belgeler üzerinde görmedikçe insan inanamaz. Sansürcüye gönderilen en önemsiz bir yazının bile ne gibi yıkıntılara uğradığını gösteren sansürcü provalarından, ne yazık ki, bende yok. Eğer eski gazeteler bunları saklamamışlarsa tarihimizin bu noktası gerçekten karanlıkta kalacaktır.” (İnuğur, 2005: 263)

 1.1.3.1. Sabah

 İlk defa 1876’da Papadapulos adında bir Rum tarafından çıkarılmıştır. Başyazarı Şemseddin Sami, müdürü ise Mihran Efendi’dir. 1882’de Mihran Efendi tarafından satın alınan gazetenin en büyük rakibi İkdam gazetesidir. İkdam’ın sahibi Ahmet Cevdet Bey Mihran Efendi için “Hamaldır, okuyup yazması pek azdır.” dermiş, Mihran efendi de Ahmet Cevdet Bey için “kafası et doludur, beyinden eser yoktur.”diye söylermiş.[6]

Gazete bir dönem Hüseyin Cahit, Adnan Adıvar, Hamit Vehbi, Ata Bey, Ahmet Emin Yalman, Arif Cemal Enis Tahsin Til gibi isimleri bünyesinde bulundurdu. (Topuz, 2003: 67-68)

Birinci Dünya savaşından sonra gazeteye farklı bir yön vermek isteyen Mihran efendi, Peyam gazetesi başyazarı Ali Kemal’i gazetenin başına getirmiştir. İttihatçıların düşmanı olan Ali Kemal’den sonra gazetenin adı Peyam-ı Sabah olmuştur. İttihatçılara muhalefetiyle ün yapan Ali Kemal, kendisine yapılan saldırıları umursamamış ve aynı yönde devam etmiştir. Bu muhalefetine rağmen zaferle sonuçlanan Kurtuluş savaşı sonucu büyük yenilgiye uğrayan Ali Kemal, İzmir’in kurtuluşunun ardından gazetedeki son başyazısını yazmıştır.

11 Eylül 1922 günü Ali Kemal’in gazeteden uzaklaştırıldığı yazılmış, ertesi gün gazetenin adı tekrar Sabah olmuştur. Fakat hesap vermekten korkan Mihran Efendi bir ay içinde gazeteyi satmış ve Avrupa’ya kaçmıştır. (İnuğur, 2005: 276-279)

 1.1.3.2. Tercüman-ı Hakikat

 25 haziran 1878’de Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılan gazete, zengin içerikli yazıları ile değer kazanmış ve önceleri dört sayfa çıkarken sonraları sekiz sayfa çıkmaya başlamıştır.halkın anladığı dilde yazılar yayınlayan gazete böylece halka okuma zevkini de tattırmıştır.

Ahmet Mithat gazetesinde gericilik ve tutuculuk aleyhinde yazılar yazmış, romanlar tefrika etmiş, tarih dizileri yayınlamıştır. Halka da bolca havadis veren gazete hem aydın kesim hem de halk tarafından okunmayı başarmıştır.

Tercüman-ı Hakikat gazetesinin yayın hayatında üç devre oldukça önemlidir (İnuğur, 2005: 280; Şapolyo, 1976: 146):

Birinci Dönem: 1878-1883 yıllarını kapsayan dönemde Ahmet Mithat Efendi, ilmi yazılar yazmış, telif ve tercüme birçok roman tefrika etmiştir.

İkinci Dönem: 1883-1886 yıllarını kapsayan bu dönem ise “edebi tartışmalar dönemi” olarak adlandırılır. Ahmet Mithat’ın damadı Muallim Naci gazetede görev almış ve bir tartışma sayfası açılmıştır. Haftada bir yayınlanan bu özel sayfada uzun süre edebi tartışmalar yapılmıştır.

Üçüncü Dönem: 1886-1888 yılarını kapsayan dönemde ise uzun bir “ekonomi politik” yazı dizisinin yayınlandığı en önemli dönemdir.

Hüseyin rahmi, Ahmet Rasim, Ahmet İhsan Tokgöz, Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar gibi genç yeteneklere kapılarını açan gazete birçok genç gazeteciye “okul”, Ahmet Mithat ise bu gençler “hoca” olmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdüren gazete daha sonra kapanmıştır. Ancak 1955 yılında Tercüman adı ile yeniden yayın hayatına girer. (İnuğur, 2005: 279-281)

1.1.3.3. İkdam

 23 Haziran 1894 yılında İstibdat döneminde yayın hayatına giren gazete Ahmet Cevdet tarafından çıkarılmıştır. Basının en sönük olduğu yıllarda yayın hayatına girmiş ve daha dördüncü gününde bir dizgi hatası yüzünden kapatılmıştır.

Ünlü bir yazı kadrosuna sahip olan İkdam, Türkiye’de ilk defa Rotatif’i getirmiş, baskı işinde büyük bir yenilik ve gelişmenin öncüsü olmuştur. Ayrıca, başlığının altında “Siyasi Türk Gazetesidir” ibaresi bulunan gazete Türkçülüğe ait eserlerin başlıca yayın aracı olmuştur.

Hastalığı sebebiyle 1909’da İsviçre’ye giden ve on yıla yakın bir süre oradan “İsviçre Mektupları” isimli yazılarını gazeteye gönderen Ahmet Cevdet dönüşte gazetenin başına geçmiş ancak gazeteyi istediği gibi yönetememiştir. (İnuğur, 2005: 284-286)

Bu süre zarfında gazete çeşitli kişilerce yönetilmiş fakat tutunamayıp 1926’da tamamen kapanmıştır. (Topuz, 2003: 69-70)

 1.1.4. İstibdat Döneminde Çıkan Dergiler

 Yöneticilerin dergileri gazetelerden daha az tehlikeli gördüğü bu dönem, dergilerin önem kazandığı bir dönemdir.

Bu dönemin en önemli dergisi, ilk sayısı 27 Mart 1891’de çıkan Servet-i Fünûn dergisidir. Önceleri ilmi ve teknik gelişmelerle ilgi yazılara ağırlık veren dergi, Ahmet İhsan tarafından kurulmuştur. Türk matbaacılığı için de büyük önem arz eden dergi Servet-i Fünûn matbaasında basılmıştır. 256. sayısından sonra bir edebiyat dergisi halini almış ve Edebiyat-ı Cedide topluluğuna yayın organı olmuştur. 539. sayıda Hüseyin Cahit’in Fransızca’dan yaptığı “Edebiyat ve Hukuk” adlı makalenin yayınlanması üzerine Abdülhamit tarafından kapatılmıştır. Tekrar yayınlanmaya başlayan dergi 1901’den sonra edebiyat dışı konulara yönelmiştir. 1901-1911 yılları arasında Fecr-i Âti’ye de yayın organlığı yapan dergi II. Meşrutiyet’in ilanından hemen ardından 27 Temmuz 1908’de günlük hale getirilmiştir. Sonraları tekrar haftalık olarak çıkmaya başlayan dergi, Ahmet İhsan’ın ölümüne kadar yayınına devam etmiş, daha sonra “Uyanış” adıyla 1944’e kadar 54 yıl yayınlanmıştır.

Ayrıca bu dönemde yine gazete hüviyetinde çıkan Malumat, Mektep, Gayret, Nilüfer dergileri de dönemin önemli dergileridir. (İnuğur, 2005: 287-290)

 1.1.5. I. Meşrutiyet ve İstibdat Döneminde Yurt Dışında Çıkan Gazeteler

 Bu dönemde Kanun-i Esasi’yi tekrar uygulamak isteyen ve “Jön Türkler” diye bilinen aydın bir zümre Abdülhamit yönetimine karşı, özellikle yurt dışında, gazeteler çıkarmıştır. Yeni Osmanlılardan daha aktif, uzun ve karışık bir faaliyet gösteren Jön Türkler, yayınladıkları gazetelerle fikir ve siyaset hayatına yeni bir yön vermişlerdir. Bu dönemde çıkan yurt dışında çıkan gazetelerden önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

Meşveret: 3 Aralık 1895’te Paris’te Türkçe ve Fransızca olarak çıkmıştır. Ahmet Rıza tarafından çıkarılan gazete meşruti idareyi savunmuş, bu yönde haberler yapmış ve dört sayfa olarak çıkmış bir gazetedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de yayın organı olan gazete, Ahmet Rıza’nın Osmanlı Devleti aleyhinde cesur ve ağır bir dille yazılmış yazıları sebebiyle, Fransız savcılığı tarafından kapatılmıştır.

Mizan: bu gazeteyi çıkardığı için “Mizancı Murat” diye anılan Murat Bey tarafından 21 Ağustos 1886’da haftalık olarak çıkarılmıştır. Gazete yayınlarını, ilki İstanbul’da, ikincisi Kahire, Cenevre ve Paris’te olmak üzere iki dönemde yapmıştır.

Mizancı Murat 1897’de Cenevre’de bir broşür yayınlayarak Abdülhamit’e çok ağır ithamlarda bulunmuş fakat iki ay gibi kısa bir sürede söylediklerinin aksi yönünde davranışlarda bulunmuştur. Bu sebeple Ahmet Rıza ile arasında anlaşmazlık çıkmış ve Jön Türkler bu iki mihrak etrafında toplanmaya başlamışlardır. Daha sonra sarayla anlaşılan Murat Bey 30 Temmuz 1908’de Mizan’ı İstanbul’da günlük olarak çıkarmış ve İttihat ve Terakki aleyhine yazılar yazmaya başlamıştır. Ancak gazete okurunu artık inandıramamış ve 12 Nisan 1909’da 31 Mart’ı savunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.

– Osmanlı: Mizan gazetesi kapatıldıktan sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk kurucularından olan İshak Sükûti ile Dr. Abdullah Cevdet 1 Aralık 1897’de Fransızca ve Türkçe olmak üzere Osmanlı adında bir gazete çıkarmışlardır. Abdülhamit yönetimine karşı ayaklanma fikrini savunan ve yayınlarını bu minval üzere yapan gazete Londra, Kahire, Cenevre gibi birçok yerde çıkarılmıştır.gazetenin ihtilalci görüşleri Jön Türkler tarafından benimsenmemiş, özellikle Ahmet Rıza Şûrayı Ümmet’te bu görüşlere daima karşı çıkmıştır.

– Şûrayı Ümmet: Paris’te Ahmet Rıza tarafından çıkarılan gazete Türkçe basılmıştır. Merkeziyetçi anlayışı savunan gazete, sürekli, ülke sınırlarında bulunan Müslim, Gayri Müslim tüm unsurları Osmanlı uyruğu altında toplanması tezi işlenmiştir. Prens Sabahattin’in “ademi merkeziyetçilik” fikrinin karşısında olan bu görüş, Meşrutiyet’in ilanından sonra, İttihatçılar tarafından benimsenmiş ve savunulmuştur.

Bunların dışında yine meşruti idareyi savunan Cenevre’de “Ezan”, Londra’da “Hürriyet”, Kâhire’de “Kanuni Esasi ve El Kâtip”, Cenevre’de “Hakikat” ve yine Cenevre’de “İçtihad” gibi birçok gazete yayınlanmıştır.

Bunlardan en uzun ömürlü olanı Abdullah Cevdet tarafından Mısır ve İstanbul’da çıkarılan ve 28 yıl yayın yapan “İçtihad”tır. (İnuğur, 2005: 290-301)

 1.2. II. Meşrutiyet’in İlanından Sonra Varlığını Sürdürmeyi Başaran Gazeteler

 Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde halk tarafından okunan belli başlı dört gazete vardı. Bunlar; Ahmet Cevdet’in yayınladığı İkdam, Ahmet Mithat’ın yayınladığı Tercüman-ı Hakikat, Mihran efendi’nin yayınladığı Sabah ve Mehmet efendi ile oğlu Fethi’nin yayınladığı Saadet gazeteleridir.

Meşrutiyetin ilanı ile bütün gün çalışmalarına rağmen halka gazete yetiştiremeyen bu gazeteler, meşrutiyetle birlikte kısmi değişiklikler yaşadılar. (İnuğur, 2005: 307)

 1.2.1. II. Meşrutiyet’in İlanının Yayındaki Gazetelere Yansıması

 İkdam: İlk günlerin aşırı özgürlük havasında basım makineleri tüm gün çalışıyor, çıkan baskılar halk tarafından kapış kapış ediliyordu. Önceleri on paraya satılan İkdam meşrutiyeti ve özgürlüğü öven ateşli yazıları sebebiyle karaborsaya düşmüş, elli kuruşa kadar satılmıştır.

İlk zamanlar Babanzade İsmail Hakkı, Abdullah Zühtü, Ahmet Rasim ve Hüseyin Cahit gibi ünlü kalemlerle çalışan gazete, Tanin ve Yeni Gazete’nin çıkmasından sonra Hüseyin Cahit ve Abdullah Zühtü’nün ayrılması ile kadrosunda değişikliğe gitmiştir. Ali Kemal’in başyazarlığa geçmesiyle kuvvetli bir muhalefet yapan İkdam, İttihatçılara karşı Ahrar Partisi’nin fikirlerini savunmuştur.

Tercüman-ı Hakikat: 1878’de Ahmet Mithat tarafından kurulan gazetenin meşrutiyetin ilanından sonraki tavrını M. Nuri İnuğur şöyle anlatır: “Ahmet Mithat Efendi’nin gazetesi 1908’den sonra başlayan İkinci Meşrutiyet döneminde önce bağımsız görünmüş, sonra İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı muhalefet yapmaya başlamıştır. Daha sonraları Ağaoğlu Ahmet’in sert yazılar yazdığı gazete, devamlı surette İttihatçılarla yapılan tartışmaların yayın aracı olmuştur. Balkan Harbi’nden sonra Ahmet Mithat’ın ölümü üzerine gazete Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdürmüş, daha sonra kapanmıştır. Bilindiği üzere ancak 1955 yılından sonra TERCÜMAN adlı yeni bir gazete yayın hayatına girecektir.” (İnuğur, 2005: 281)

– Sabah: Mihran Efendi’nin çıkardığı Sabah da bu dönemde tarafsız kalarak yayın hayatını sürdürmüştür.

Saadet: Mehmet Efendi ile oğlu Fethi’nin yayınladığı Saadet gazetesi de bu dönemde yayınlarını tarafsız olarak sürdüren bir başka gazetedir.

Bu dönemde ayrıca, Servet-i Fünûn dergisi Ahmet İhsan tarafından günlük gazete niteliğinde çıkarılmış ve tarafsı bir yayın hareketi benimsemiştir. Fakat bu uzun sürmemiş ve Servet-i Fünûn tekrar haftalık bir dergi şeklinde yayın hayatını sürdürmüştür. (İnuğur, 2005: 307)

 SONUÇ

 Genellikle, II. Mahmut tarafından 1831 yılında çıkarılan, Takvim-i Vekayi ile başlatılan Türk basın tarihi çok değişik ve birbirine zıt dönemlerden geçmiştir. Abdülaziz dönemi baskıcı rejimi ile sıkıntılar yaşayan basınımız V. Murat’ın tahta geçmesi ve Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesiyle, üç ay gibi kısa bir süre de olsa bir özgürlük dönemine kavuşmuştur. V. Murat’ın sağlık problemi sebep gösterilip tahttan indirilerek yerine meşruti idareyi destekleyeceğini vadeden II. Abdülhamit’in geçirilmesiyle Türk basını yeni ve daha karanlık bir döneme girmiştir. Akıl almaz sansür uygulamaları, keyfi yayın durdurma ve gazete kapatma olayları ve daha birçok olumsuz tavır, zaten tam anlamıyla kendi olamayan ve basın kavramını yeni yeni öğrenmeye çalışan, Türk basını için çok acı bir tecrübenin yaşanmasına sebep olmuştur. 30 yılı aşkın bir süre devam eden bu istibdat döneminde birçok süreli yayın kapatılmış, birçok gazeteci sürgün edilmiş ve bu süre içinde halk gerçek ve tarafsız haberden yoksun bırakılmıştır. II. Meşrutiyet ilan edildiğinde hâlâ ayakta kalmayı başaran sayılı gazeteler ise bu dönemi oldukça suskun ve olabildiğince siyasetten uzak geçirmek zorunda kalmışlardır. Meşrutiyetin ilanı ile bu gazeteler de bir özgürlüğe kavuşmuş ve yayın ilkelerinde kimi değişikliklere gitmişlerdir. Bir kısmı tarafsız yayın yapmayı benimseyen gazetelerden iktidarı eleştirenler de olmuştur.

Fakat bu süreçte, bütün bu olumsuzluklara ve acı tecrübelere rağmen, Türk basını ve özellikle gazeteciliği adına önemli isimler yetişmiştir. Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat, Ali Suavi, Teodor Kasap, Ali Kemal ve Mihran Efendi gibi önemli isimler Türk gazeteciliğinin öncüleri olmuş ve kendi dönemlerinde yetiştirdikleri genç gazetecilerin yanında kendilerinden sonraki gazeteciler için de adeta birer üstat olmuşlardır.

KAYNAKÇA

 

Ali Efendi (BASİRETÇİ) (1909), İstanbul’da Yarım Asırlık Vakayi-i Mühime, İstanbul.

İNUĞUR, M. Nuri (2005), Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul.

 İSKİT, Rıfat Server(1937), Hususi İlk Türkçe Gazetemiz (Tercüman-ı Ahval ve Agâh Efendi), Ankara.

 KÜR, İsmet (1991), Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları, AKM Yayını, Ankara.

 PETROSYAN, Yuriy Aşatoviç (1974), Sovyet Gözüyle Jön Türkler, Ankara.

 ŞAPOLYO, Enver Behnan (1976), Türk Gazeteciliği Tarihi (Her Yönüyle Basın), Güven Matbaası, Ankara.

 TİL, Enis Tahsin (1962), “Gazetecilikte Rekâbet”, Vatan, 19 Şubat.

 TOKGÖZ, Ahmet İhsan (1930), Matbuat Hatıralarım, İstanbul.

 TOPUZ, Hıfzı (2003), II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, Remzi, Kitabevi, İstanbul.

 YALÇIN, Hüseyin Cahit (1975), Edebiyat Anılarım, İstanbul.


[1] Geniş bilgi için bkz.: (Tokgöz, 1930: 150)

[2] Geniş bilgi için bkz.: (İskit: 1937)

[3] Geniş bilgi için bkz.: (Petrosyan: 1974)

[4] Geniş bilgi için bkz.: (Ali Eendi: 1909)

[5] Geniş bilgi için bkz.: (Yalçın: 1975)

[6] Geniş bilgi için bkz.: (Til: 1962)


Türk Edebiyatı Tarihi Bibliyografya Çalışması

TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

BİBLİYOGRAFYA ÇALIŞMASI

GİRİŞ

TDK’nın Türkçe Sözlük’ünde; “Bütün edebi hareketleri ve dönemleri, yazarları, şairleri, dil ve üslup özelliklerini açıklayan bilim dalı veya kitap; yazın tarihi.” (Akalın vd. 2005: 600) şeklinde açıklanan “edebiyat tarihi” için birçok [1] tanım yapılmıştır. Bizim genel bir ifade ile; “Bir millete ait ve ‘edebiyat’ tanımı içerisinde kendine yer bulabilen dönem, kişi, eser, olay ve durumları kronolojik olarak ve belli bir sistem dahilinde inceleyen, tahlil eden, yorumlayan bilim dalıdır.” Şeklinde tanımlayabileceğimiz edebiyat tarihi, Türkiye’de sistemli olarak ilk defa M. Fuad Köprülü ile incelenmiş, Batılı bir metotla ele alınmıştır.

“Türk edebiyatı tarihinin kaynağı olan eski tezkireler” (Levend 1988: 18) artık ihtiyacı karşılamaz ve dünyadaki bütün milletler içinde en eski geçmişe sahip olan milletlerden biri olmamıza rağmen bir edebiyat tarihimizin olmayışı kabul edilemez bir hal almıştır. Bu durumu ortadan kaldırmak isteyen Fuad köprülü edebi tarihimizin bütününü ele alan ilk sistemli edebiyat tarihimizi yazmış (1921-1926) ve “edebiyat tarihi” yazmanın “tarih” yazmaktan çok farklı olduğunu şu ifadelerle dile getirmiştir: “Evvela, müverrihlerin meşgul olduğu mevzu mazidir; öyle bir mazi ki eseri kalmamış ancak bilvasıta bazı izler, vesikalar bırakmıştır; müverrih, onların yardımıyla, geçen bir sahneyi yeniden yaşatmaya çalışacaktır; halbuki bizim mevzuumuz mazi olmakla beraber, aynı zamanda da hâldir; yani geçmeyen, devam eden, gözlerimizin önünde yaşayan bir mazi…” (Köprülü 2004: 43-44).

Böylesine önemli olan ve üzerinde titizlikle çalışılması gereken bu bilim dalı için elbette birçok sıkıntı ve zorluk söz konusudur. Fakat bir edebiyat tarihçisi çalışmaya başlamadan bunları kabul etmiş olmalı, “çalışmasında başarılı bir neticeye varmak için her dakika birtakım hatalara maruz kalabileceğini düşünmeli ve ona göre tedbirli ve basiretli adımlarla ilerlemeye çalışmalıdır” (Köprülü 2004: 59).

Agâh Sırrı Levend’in “Türkçe ilk yazının yazıldığı tarihte başlar” (Levend 1988: 17) dediği Türk edebiyat tarihi, bilim adamlarınca yazılmaya dünyaya göre çok geç başlamış fakat hızla iyi denebilecek duruma gelmiştir. Köprülü’den sonra çok sayıda bilim adamı, eksiksiz/hatasız olmasa da birçok Türk edebiyat tarihi yazmıştır.

Günümüzde ise bu iş çoğunlukla ekiplerle ve daha uzmanca yapılmaktadır. Bilim adamları iyi bir edebiyat tarihi yazmak için böyle bir ekip çalışmasını zorunlu görmektedir. Konuyla ilgili olarak Okumuş ve Şahin’in şu açıklaması, sanırız durumun anlaşılır hale gelmesi için yeterli olacaktır: “Edebiyat tarihi yazarının sahip olması gereken özellikler göz önüne alındığında iyi bir edebiyat tarihi yazmanın güçlüğü anlaşılır. Yazarın diğer disiplinlerden istifade etmesi gereklidir. Bu da edebiyat tarihi yazarlarının adeta bir filozof olmalarını zorunlu kılar. Bu bağlamda modern edebiyat tarihçiliğinin bir yazar tarafından değil, yazarlar grubu tarafından kaleme alınmasının daha doğru olacağı kanaatini uyandırır. Böylece her sahanın uzmanının yapacağı katkılarla bütün bir edebiyat tarihi yazılabilir” (Okumuş ve Şahin: 2010).

Biz bu çalışmamızda, “edebiyat tarihi” adını taşıyan ilk eser olan Abdülhalim Memduh’a ait “Tarh-i Edebiyat-ı Osmaniye” adlı eser de dahil olmak üzere, günümüze kadar yazılmış genel ve özel Türk edebiyat tarihlerinden, en azından, önemli olanlarının içinde bulunduğu bir bibliyografya hazırlamaya çalıştık. Mümkün oldukça her künyeden sonra kısa bilgiler vererek eserleri tanıtmayı istedik ve çalışmamızın, tam bir edebiyat tarihi bibliyografyası olmasa da, hiç olmazsa bu yönde yapılacak bir çalışma için kaynak olabilecek seviyede olmasına gayret ettik.

TÜRK EDEBİYAT TARİHİ BİBLİYOGRAFYASI

1. Abdülhalim Memduh (1303), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, İstanbul: Ohennes Matbaası. (Parlatır vd. 2006: 404)

 Türk edebiyat tarihleri içinde “edebiyat tarihi” ifadesini eser adında kullanan ilk edebiyatçımız Abdülhalim Memduh’tur. 1888’de kaleme alınan eser, “Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye” adını taşımaktadır.

Üç bölümlük eserin ilk kısmı, Osmanlı sahası Türkçesi ve Divan şiirine ait teknik özelliklerin yüzeysel bilgilerle verildiği “Bazı Mütâlâat” başlıklı bölüm oluşturmaktadır. Osmanlı nesrini Sinan Paşa ile XV. Yüzyıldan, şiiri ise Fuzûli ile XVI. Yüzyıldan başlatan eser Osmanlı edebiyatını iki ayrı devrede inceler. İlki XVI. Yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar olan devirlerin ikincisi Âkif Paşa ile başlayan “Devr-i Teceddüt”tür. (Polat: 2002)

2. AKYÜZ, Kenan (1985), Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi -1860-1923-, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.

Kenan Akyüz, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar olan devri kapsayan ve el altında bulundurulabilecek, gerektiğinde istenilen bilgilere hemen ulaşılabilecek bir eserin yokluğundan bahsettiği ön sözde kitabın yazılış amacını şöyle açıklar: “Bu kitabın hazırlanmasına bu yokluğu doldurmak gayesi ile başlandı. Ancak, Cumhuriyet’e kadarki geniş zaman parçası içinde, nazmımızın ağırlık noktalarını teşkil eden şahsiyetlerin de incelenmesinin, yani Batı tesirindeki şiirimizin kısa bir nevi tarihini yapmanın da uygun olacağı düşünüldü.”

1860-1923 yılları arasını kapsayan eser Şinasi ile başlar ve 49 isme yer verir. Her bir ismin, olabildiğince çok ve önemli eserine yer veren Akyüz, örnek eserlerden önce ediplerin hayat hikâyelerini ve edebiyat tarihi açısından önemlerini anlatır. Eserde, Namık Kemal’den Mehmet Emin’e, Fuad Köprülü’den Faruk Nafiz’e, Mehmet Âkif’ten Necip Fazıl’a dönemin önemli hemen bütün isimlerine yer verilmiştir. Eser, Hacminin büyük olmasına rağmen önemli başvuru kaynakları arasında yer alır.

3. AKYÜZ, Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.

İlk iki baskısı dergi olarak yayınlanan eserin, müellifinin ifadesi ile, “bir derginin sınırlarını çok aştığı için” (s. 3) üçüncü ve sonraki baskıları kitap halinde yayınlanmıştır. İlk baskısı 1969’da yapılan eser 20 sayfayı aşkın süren bir “Giriş” ile başlamaktadır. Bu kısımda 1860’a kadar olan zamanda Türk edebiyatının gelişimi, ana hatlarıyla anlatılmaktadır.

Beş bölümden oluşan eser devirleri dikkate alan bir tasnifle, “Tanzimat Devri Edebiyatı (1860-1896), Servet-i Fünun Devri (1896-1901), Servet-i Fünun Dışında Edebiyat, Fecr-i Âti Devri (1909-1913), Milli Edebiyat Devri (1911-1923)” başlıkları altında konuyu ele almıştır. Ayrıca, devirler “şiir, tiyatro, roman ve hikâye, mizah ve hiciv, edebi tenkit”[2] alt başlıkları ile ayrıntılı bir tasnife daha tâbi tutulmuştur. Bununla birlikte, eserin sonunda türlere ve şahıslara ait ayrıntılı bir bibliyografya da bulunmaktadır.

4. ATSIZ, Hüseyin Nihal (1943), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Işık Basımevi.

Eser “Edebiyat ve Edebiyat Tarihi” başlıklı girişle başlar. İslamlıktan önce Türk tarihi ve uygarlığı hakkında bilgi verildikten sonra ski Türk destanlarından Yaratılış, Saka, Kun-Oğuz, Siyenpi, Gök Türk, Dokuz Oğuz-Uygur destanları anlatılmaktadır. Daha sonra İslamlıktan önce Türk edebiyatını anlatan eser Uygurlar, Gök Türkler, Kunlar çağındaki Türk edebiyatı ve yazıtları, Karahanlılar dönemi Türk edebiyatı, X. Yüzyılda Türk lehçeleri, İslamiyet’in kabulü, Karahanlılar devleti edebiyatı ile halk edebiyatı, klasik edebiyat ve bu edebiyatın ilk ürünleri, dini edebiyat konularını işler. Son olarak ise Selçuklular dönemi dil ve edebiyatı üzerinde duran eser, Ahmet Yesevi ve Hikmetlerine de yer vermektedir. (Levend 1988: 490)

5. BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

İlk baskısı 1948 yılında Yedigün Neşriyat tarafından yapılan (s. 1272) Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Türk edebiyat tarihini sistemleştiren isim olan Mehmed Fuad Köprülü’nün öğrencisi Nihad Sami Banarlı’ya aittir. İki ciltten oluşan bu önemli eser, “Destan Devri”nden başlayıp Cumhuriyet döneminde de devam eden edebiyatımızı geniş ve bütün haklinde incelemiş, tahlil etmiştir.

Banarlı, hocasının üçlü tasnif yöntemini benimsemekle birlikte bazı yeni isimlendirmelerde bulunmuştur. “İslamiyet’ten Evvel Türk Edebiyatı” yerine “Destan Devri Edebiyatı”, İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı”, Avrupa Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “Avrupaî Türk Edebiyatı” isimlendirmelerini daha uygun bulmuştur. Ayrıca, Cumhuriyet devri Türk edebiyatını da ayrı bir dönem olarak ele almasıyla da hocasından ayrılır. Yazar, yüzyılları anlatırken dönemin Osmanlı, Azeri ve Orta Asya Türk edebiyatları hakkında da bilgi vermiştir. (Ayata 2005: 132-133)

Bununla birlikte yazar, XX. Yüzyıla kadarki Türk edebiyatını Türkiye dışındaki lehçelerle verirken XX. Yüzyıl Türk edebiyatını sadece Türkiye’deki edebi hareketliliklerle verir. (Polat: 2002)

Eserin ikinci basımının ön sözünde yazar, eserin yayınlanış amacını şöyle açıklamaktadır: “Bu kitap, Türk edebiyatı tarihinin Türk aydınlarınca bilinmesi gereken macerasını; bütün çağları, vatanları, büyük isimleri ve eserleriyle; bir bütün halinde hikâye etmek ihtiyacıyla yazıldı.” (Banarlı: 1971) Yazarının da ifade ettiği gibi eser, edebiyat tarihimizi adeta hikâye etmiş, sade ve yalın bir üslupla her seviyeden insanın okuyup anlamasını kolaylaştırmıştır.

6. BOLAYIR, Ali Ekrem (1339-1340), Türk Edebiyat Tarihi, İstanbul Darülfünun Matbaası.

Yazarın, 1339-1940 yıllarında Darülfünun Edebiyat Fakültesinde öğretmen iken öğrenciler için hazırladığı bu eserde “Edebiyat-ı Kadîmenin İcmal-i Tarihîsi” başlığı altındaki girişi ardından Şeyh galip ele alınarak eserleri anlatılır. Ardından “Edebiyat-ı Cedide’nin  Rehberleri” başlığı ile Mütercim Âsım, Hoca İshak, Ali Paşa, Fuad Paşa, Hoca Tahsin ve Şinasi işlenmiştir. (Levend 1988: 483)

7. BOZDOĞAN, Ahmet (2008), Romanda Türkiye Dışındaki Türk Dünyası, Ankara: Akçağ Yayınları.

Türk edebiyat tarihi açısından önemli bir yere sahip olan ve fakat gereken ilgiyi görmeyen “Türkiye dışındaki Türk dünyası Türklüğü”ne roman penceresinden bakan eserde, yazarının ifadesiyle; “Hem Türkiye’de bu konuyu ele alan, bu konuya değinen romanların tatminkâr bir listesi çıkarılmaya hem de bu listeye giren eserlerdeki verilerden yola çıkılarak Türkiye dışındaki Türk dünyası mensuplarının toplumsal hayatı; milli, dini ve ahlaki değer yargıları; dünyayı ve hayatı anlayış biçimleri; toplumsal ve bireysel ilişkileri; bu ilişkileri yönlendiren ve yöneten etkenler vb. hususlar anlaşılmaya çalışılmıştır.” (s. 9)

“Giriş” dışında iki bölümden oluşan eserin Giriş bölümünde esere konu olan “Türk, Dış Türkler, Türkiye Dışı Türkler, Türkiye Dışındaki Türk Dünyası” kavramları açıklanmış ve bu çalışmaya konu edilecek eserlerin tespitini kolaylaştırmak için “Romanda Türkiye Dışındaki Türk Dünyasının Evreni” tespit edilmeye çalışılmıştır.

İkinci bölümü örnek eserler üzerinde tematik incelemeden oluşan eserin birinci bölümünde ise “Türkiye Dışındaki Türk Dünyasının Romandaki Serüveni, Türkiye Dışındaki Türk Dünyasını Ele Alan Eserler Üzerine Bazı Dikkatler, Eserlerde Tarihsel Gerçeklik Üzerine Vurgular” alt başlıklarının bulunduğu “Romanda Türkiye Dışındaki Türk Dünyası” başlığı altında konu ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

Eserin birtakım eksikliklerinin olabileceğini, bu sebeple eleştirel bir bakış açısıyla incelenmesinin kaçınılmaz olduğunu söyleyen yazar, buna gerekçe olarak eserinin “kendi alanında ilk” olmasını gösterir. (s. 12)

8. Büyük Türk Klasikleri (Tarih-Antoloji-Ansiklopedi) I-XII (1985-1989), İstanbul: Ötüken-Söğüt Yayınları. (Halman vd. 2006: 725)

Ortak Çalışma ile hazırlanan bir edebiyat tarihimiz de 1985’ten itibaren 14 cildi yayınlanan Büyük Türk Klasikleri’dir. Eser, Türk edebiyatının üç ayrı lehçede aldığı manzarayı yüzyıllara göre incelemiş, her yüzyılın edebiyatına geçmeden önce de Türk dünyasının sosyal ve siyasi hayatını göstermiştir. Her bölümden sonra kaynak bilgisi veren eser, seçtiği örnek metinlerle antoloji ihtiyacına da cevap vermiştir.

 Ayrıca seçilen örneklerin çoğu günümüz Türkçesine çevrilerek okuyucuya kolaylık sağlanmıştır. (Polat: 2002)

9. ÇETİŞLİ, İsmail vd. (2007), II. Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Ankara: Akçağ Yayınları.

II. Meşrutiyet dönemi Türk edebiyatının oldukça geniş bir şekilde ele alındığı eser, altı akademisyen tarafından hazırlanmıştır. Tanzimat’tan günümüze kadar gelen Türk edebiyatı tarihini ele alan çalışmaların üçüncü cildi olarak yayınlanan eser 1908-1923 yıllarını kapsamakta ve edebi ürünler, dönem, tür ve şahsiyet esasına göre tasnif edip değerlendirmektedir.

Beş bölümden oluşan eserin ilk bölümü “II. Meşrutiyet Döneminin Siyasi ve Sosyal Görünümüne Genel Bir Bakış” başlığıyla Nurullah Çetin tarafından kaleme alınmıştır. İkinci bölüm; “II. Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Fikri, Siyasi Hareketler ve Türk Edebiyatına Yansımaları” başlığıyla İsmail Çetişli tarafından yazılmıştır. Alim Gür’ün kaleme aldığı üçüncü bölüm; “II. Meşrutiyet Döneminde İslamcılık ve Bu Düşüncenin Edebiyata Yansıması” adını almıştır.

“II. Meşrutiyet Döneminde Batıcılık Düşüncesi ve Türk Edebiyatına Yansıması” başlığını alan dördüncü bölümde “Batıcılık Düşüncesi ve Türk Edebiyatına Yansıması” Nurullah Çetin tarafından anlatılmış, aynı bölümde yer alan “Fecr-i Âti Topluluğu” konusunu Abide Doğan, “Türk Edebiyatında Nevyunanilik Eğilimi” konusunu ise Şenol Demir anlatmıştır.

Cengiz Karataş’ın kaleme aldığı son bölüm ise “II. Meşrutiyet Döneminde Osmancılık Fikir Hareketi ve Türk Edebiyatına Yansımaları” başlığını taşımaktadır.

Bir grup çalışması olan bu eser II. Meşrutiyet dönemini oldukça geniş bir şekilde ele alması bakımından önemli bir kaynak eserdir.

10. ÇOBANOĞLU, Özkul (2008), Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş, Ankara: Akçağ Yayınları.

Halkbiliminin başlangıcından günümüze kadarki tarihini ele alan, bu süreç içindeki gelişmelere ayrıntıları ile değinen ve ilk baskısı 1999 yılında yapılan bu eser “Giriş” dışında altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel halkbilimi çalışmalarının ve Türk halkbilimi çalışmalarının tarihçesi ile alanla ilgili genel bilgiler verilmektedir. İkinci bölüm ise yöntem öğretileri üzerinedir.

Bu iki bölümden sonra son dört bölümde halkbilimi tarihinde ortaya çıkmış tüm kuramlar ve bu kuramların modelleri, gelişme ve değişme süreçleri anlatılmaktadır.

Halk edebiyatı ve halkbilimi tarihi açısından oldukça geniş ve derli toplu olan bu çalışma konuyla ilgili önemli başvuru kaynaklarındandır.

11. DİLMEN, İ. Necmi (1925), Tarih-i Edebiyat Dersleri, İstanbul: Matba-i Âmire. (Parlatır vd. 2006: 404)

Servet-i Fünun’a kadar olan devreyi anlatan eser “Edebi Teceddüdümüzün Zuhuru ve Tekâmülü” alt başlığı ile yeni Türk edebiyatı konuları en geniş biçimde ele alan ilk edebiyat tarihimizdir. Bu anlamda yenileşmenin ölçü ve sınırları üzerine olan mülahazaları da oldukça teferruatlıdır.[3]

12. ENGİNÜN, İnci (2008), Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, İstanbul: Dergâh Yayınları.

İlk baskısı 2001’de yapılan eserde İnci Enginün, 1920’lerden 2000’lerin başına kadarki süreci tür tasnifine giderek incelemiş ve irdelemiştir. Şiir, tiyatro, hikâye ve roman, deneme başlıklarından oluşan eser, dört bölüme ayrılmıştır. Tür tasnifi yöntemini benimseyen yazar, her türü incelerken de dönemin isimlerine ve eserlerine yer vermiştir. Eser, Cumhuriyet dönemini anlatan ilk eserlerden olması sebebiyle ve kendinden sonra benzeri birçok eser yayınlanmasına rağmen halen başvurulan önemli kaynaklar arasındadır.

13. ERGÜN, Sadettin Nüzhet (1931), Tanzimat’a Kadar Muhtasar Türk Edebiyatı Tarihi ve Numuneleri, İstanbul: Suhulet Kitabevi.

Eser, “İslamlıktan Önce Türk Edebiyatı” ve “İslamlıktan Sonra Türk Edebiyatı” başlıkları ile ikiye ayrılmış ve türlerin gelişimine göre tertip edilmiştir. Birinci bölümde; eski Türk uygarlığı, lehçeler, alfabeler, yazıtlar, milli destanlar özetlenmiştir. İkinci bölümde ise, tasavvuf, İslamî edebiyatın başlangıcı, ilk eserler, Selçuklular ve Harezmşahlar devrinde, Anadolu’da, Moğollar devrinde Türk edebiyatı açıklanmıştır. Daha sonra, XIII. Yüzyıldan başlanarak her yüzyılda Anadolu’da gelişen klasik edebiyat ile halk ve tasavvuf halk edebiyatı, başlıca şairleri ve yazarları, eserlerinden örnekler verilerek anlatılmış, Çağatay ve Azeri edebiyatları gösterilmiştir. (Levend 1988: 486)

 

14. ERTAYLAN,İ. Hikmet (1925-1926), Türk Edebiyatı Tarihi, Bakü. (Parlatır vd. 2006: 404)

Dört ciltten oluşan bu eser yazarın Bakü’de edebiyat öğretmenliği yaptığı sıralarda kaleme alınmıştır. Eser, yazarın hazırlamayı düşündüğü Azeri ve Çağatay edebiyatlarıyla birlikte Türk edebiyatı tarihinin “Osmanlılar” bölümüdür.

Birinci ciltte “Bir İki Söz” başlıklı girişten sonra 1800-1838 yılları arası edebiyatı üzerinde durulmuş ve Arif Hikmet, Âkif Paşa gibi isimlere yer verilmiştir.

1876-1895 yıllarının ele alındığı ikinci ciltte ise Ekrem, Hamit, Sami Paşa, Muallim Naci, Hüseyin Rahmi gibi isimlere yer verilmiştir.

1895-1908 yılları arasındaki devrin işlendiği üçüncü ciltte de yine dönemin önemli isimlerinden Tevfik Fikret, Rıza Tevfik, Halit Ziya, Cenap Şehabeddin gibi birçok isim ele alınmıştır.

Dördüncü ciltte de 1908 meşrutiyetinden mütareke yıllarına kadar olan on yıllık süre işlenmiştir. Bu ciltte de birçok isme yar veren yazarın değindiği isimlerden bazıları şunlardır: Fuad Köprülü, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ahmet Haşim, Halide Edip (Adıvar), Mehmet Âkif (Ersoy), Reşat Nuri (Güntekin), Faruk Nafiz (Çamlıbel). (Levend 1988: 484-485)

 

15. Faik Reşad (tarihsiz), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, İstanbul: Zerafet Matbaası.

Eser, Yazarın Darülfünun edebiyat şubesinde öğretmen olduğu dönemde (1911) öğrencilere forma forma dağıtılmak üzere şapirografla basılmıştır. Eser üç cilt olarak tasarlanmış fakat yalnızca bir cilt yayınlanmıştır.

Yazar Osmanlı şiirinin 12 devirden ibaret olduğunu söylediği giriş kısmında devirleri şöyle sıralar: Âşık Paşa devri, Şeyhi devri, Ahmet Paşa devri, Necati devri, Zati devri, Baki devri, Nefi devri, Nabi devri, Nedim devri, Ragıp Paşa devri, Şeyh Galip devri, Şinasi devri. Ayrıca yazar bu devirlerin ilk altısının çocukluk, Baki’nin olgunluk, Nefi ve Nabi’nin yükseliş, Şeyh Galip’in çöküş devri olduğunu belirtir. (Levend 1988: 481)

           

16. GÖNENSAY, Hıfzı Tevfik, Nihad Sami Banarlı (1942), Türk Edebiyatı Tarihi- Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar-, İstanbul: Remzi Kitabevi. (Levend 1988: 489)

17. GÖNENSAY, Hıfzı Tevfik ( 1944), Türk Edebiyatı Tarihi– Tanzimat’tan Günümüze- İstanbul: Remzi Kitabevi. (Levend 1988: 490)

Nazım Hikmet Polat’ın ifadesine göre Köprülü etkisinin açık biçimde görüldüğü eserlerden biri de ilk cildini Nihad Sami Banarlı ile ikinci cildini ise tek başına kaleme alan Hıfzı Tevfik Gönensay’ın Türk Edebiyatı Tarihi adlı eseridir. Polat sözlerini, eserin başında verilen açıklamaları naklederek kuvvetlendirmek ister: “Milletlerin edebiyat sahasında yetiştirdikleri büyük şahsiyetleri ve onların meydana getirdikleri edebi eser ve hareketleri tanıtmak için yazılan tarihe edebiyat tarihi denir. Edebiyat tarihi bir milletin geçmiş zamanlardaki tabiat ve cemiyet olayları karşısında neler duymuş ve neler düşünmüş olduğunu göstermeye çalışır.” Bu ifadelerin bazı değişikliklerle Köprülüye kadar gittiğini ileri süren Polat, ayrıca, eserin tasnifte da Köprülü fikrini devam ettirdiğini, buna ilave olarak “1908 meşrutiyetinden sonra şuurlu bir cereyan halini alan” tanımlamasıyla dördüncü devir olarak “Millileşme Devri Türk Edebiyatı”nın varsayıldığını söyler. (Polat: 2002)

Eserin birinci cildinde “İslamlıktan Önce Türk Hayatı” başlığı altında Türk destanları; “Yazılı Edebiyat” başlığı altında İslami edebiyat, tasavvuf, vezin, şekil anlatıldıktan sonra XIII. yüzyıldan başlanarak her yüzyılda gelişen Anadolu, Çağatay ve Azeri edebiyatları ve halk edebiyatı anlatılmıştır.

İkinci ciltte XIV. yüzyılın tarihsel durumu, edebiyatımızda yenileşme nedenleri, divan edebiyatı ile yeni edebiyat arsındaki farklılıklar kısaca anlatılmış, daha sonra Tanzimat, Servet-i Fünun, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri türler ve o türlerin önemli isimlerinden örnekler verilerek anlatılmıştır. (Levend 1988: 489-490)

18. HALMAN, Talat Sait vd. (2006), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan ve kendine kadarki genel edebiyat tarihleri içinde farklı bir yer edinen Türk Edebiyatı Tarihi’nin yayınlanma amacı genel editör Talat Sait Halman Tarafından şu Şekilde ifade edilir: “XIX. yüzyıl sonlarından beri bu konuda değişik açılardan başarılı birçok eser yayımlandığı doğrudur. Bunların çoğu öncü ve özgün, daha sonrakilerinin bazıları da birbirinin tekrarı gibiydi. Hemen hepsinin belirgin yanı edebiyatı anlatmaktan pek öteye geçmemesiydi. Oysa artık gerekli olan, Türk edebiyatının oluşumunu yorumsal, eleştirel yöntemlerle değerlendirmekti. Elinizdeki “Türk edebiyatı Tarihi” bu amaç ve anlayışla yola çıkmıştır.” (s. 17) Yine aynı eserin editörler tarafından yazılan “Sunuş” kısmında verilen bilgiler bize bu çalışmadaki öne çıkan yöntem hakkında bilgi verirken onu neden diğerlerinden ayrı tutmamız gerektiği konusuna da bir nebze açıklık getirir: “1980’li yıllarda, biçimi göz ardı etmeden, metni “bağlam”ı ve “bağlam”la ilişkisi içinde yorumlamayı amaçlayan bir anlayış edebiyat eleştirisine yeni ufuklar açar. “Yeni tarihselcilik” olarak adlandırılan bu yaklaşım Türk Edebiyatı Tarihi’nin kurgusunda göz önünde bulundurduğumuz bir yöntem olmuş; edebi olgu, tarihi, sosyal ve metinler arası ilişkiler bağlamı içinde yorumlamaya ve edebi gelişimin ardında yatan temel dinamikler belirlenmeye çalışılmıştır.” (s. 22)

88 Yazarın 127 yazısından oluşan eser dört cilttir. Toplamı yedi bölüm olan eserin ilk dört bölümü ilk ciltte, diğer üç bölüm ise her ciltte bir bölüm olmak üzere ikinci, üçüncü ve dördüncü ciltte yer almaktadır. Destanlar devrinden İstanbul’un fethine kadar olan bölümü ele alan ilk cildin ardından 1860’a kadarki dönemi ilk, orta, son klasik ve klasik sonrası alt başlıklarıyla anlatan ikinci cilt gelir. 1860-1923 yıllarını kapsayan dönem Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi başlığını taşır ve üçüncü cildi oluşturur. Son cilt ise XXI. yüzyıla kadarki Cumhuriyet dönemini türlere göre ele alır.

Ayrıca eserin sonunda Türk edebiyatı tarihi kronolojisi ve genel bir edebiyat tarihi kaynakçası verilerek okura önemli bir hizmet yapılmıştır.

 

19. İNUĞUR, M. Nuri (2005), Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul: Der Yayınları.

İki ana bölümden oluşan eser birinci bölümden önce “Giriş” ve “Basın ve Yayın Kavramı” başlıklı kısımla okura sunulur. Bu kavramların etraflıca izahının ardından gelen birinci bölümde; “Basının Doğuşu, Basının Gelişmesi (yakınçağ), Basının Evrimi ve Zirveye Ulaşması, Modern Basım Dönemi (1914’ten sonraki basın)” başlıklarından oluşan dört kısımda basının dünyadaki gelişimi detaylarıyla inceleniyor. Üç kısımdan oluşan ikinci bölümde ise; “Basım Sanatının Türkiye’ye Girişi, Türkiye’de İlk Basım Hareketleri, Türkiye’de Basın ve Yayın Hareketleri (gazeteli dönem)” başlıkları yer alıyor. Bu bölümde basımevlerinin kurulmasından başlayan süreç, ilk gazeteler, istibdat dönemi gibi önemli dönüm noktaları ile sürdürülüyor. Eser Mütareke dönemi basını ile sonlandırılıyor.

20. KABAKLI, Ahmet (2002), Türk Edebiyatı I-V, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

İfadelerindeki anlaşılırlığı, her türlü edebiyat sorusuna cevap veriyor olması gibi özellikleriyle özellikle öğrenci ve öğretmenlerin ilgi gösterdiği Türk Edebiyatı ile ilgili olarak Salih Okumuş ve İdris Şahin şu bilgilere yer vermektedirler: “Ahmet Kabaklı tarafından hazırlanan Türk Edebiyatı’nın birinci cildinin ön sözünde yazar, lise edebiyat kitaplarının gençlere edebiyat sevdirmekten uzak olduğunu, gençlerin günümüz yazarlarından haberdar olmadığını, akademisyenlerin çalışmalarının ise dar bir kitleye hitap ettiğini belirtir ve eserin bu ihtiyacı karşılamak üzere hazırlandığını söyler. Türk Edebiyatı’nın birinci cildinde yazar edebi türleri tanıtır ve bunlara örnekler verir. İkinci cilt “İslamiyet’ten Önceki Türk Edebiyatı” ve “İslam’la Kaynaşmış Türk Edebiyatına ayrılmıştır. Üçüncü cilt “Batıya Yönelmiş Türk Edebiyatı” başlığını taşımaktadır ve Peyami Safa İle biter. Dördüncü cilde yazdığı ön sözde eseri başlangıçta üç cilt olarak tasarladığını, edindiği yeni bilgi ve bakışların kendisini dört ve beşinci cildi yazmaya sevk ettiğini, günümüz yazarları hakkında kesin hükümler vermekten kaçındığını, bu hususta tenkitçilerin, yazarların yakınlarının, okuyucuların, hatta yazarların kendilerinin görüşlerini aldığını, sanat ve edebiyat anlayışlarını bu çerçevede çizmeye çalıştığını ifade eder. Dördüncü cilt Cumhuriyet dönemi şiirine ayrılmıştır. “Garipçi, Bağımsız, İkinci Yeni, Gelenekçi, Toplumcu, Yeni İslamcı, Son Yeni” şeklinde adlandırılmış cereyanları ele alır. Beşinci cilt 1930-1993 arası roman ve hikâyeyi kapsamaktadır. “Yüzyılın Başında Doğanlar” kısmından sonra 1993’e kadar olan dönem “Bağımsızlar, Sosyal Gerçekçi ve Köycüler, Yeni Gelenekçi Roman, Soyutçular, Postmodernizm ve Son Yeni, Dış Türklerden İki Yazar: Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov” başlıklarından oluşmaktadır.” (Okumuş ve Şahin: 2010)

21. KAPLAN, Mehmet (2008), Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, İstanbul: Dergâh Yayınları.

İlk baskısı 1965 yılında yapılan eserde Mehmet Kaplan 71 şair ve esere yer verir. Eserin başındaki “Sunuş”ta; yazar “Ülkemizdeki lise ve üniversitelerde okutulan edebiyat dersleri ‘metin tahlili’ne dayanan bir programa göre yürütülmektedir. Tahlil metodunun ilmi usullere göre nasıl uygulanacağını örnekleri ile gösteren eserler yok denecek kadar azdır. Elinizdeki eser bu sahada büyük bir boşluğu doldurmaktadır.” (s. 5) ifadeleriyle kitabın yazılış amacı anlatılır. Kaplan ise eserin gayesini açıklarken; “Bu kitabın gayesi, Cumhuriyet devri Türk şairlerinin giriştikleri yenilikleri, incelemek suretiyle ortaya koymaktır.” İfadelerini kullanır.

Dönemin önde şairlerinin öne çıkan eserleri, hayatları, psikolojileri, yaşadıkları ve çevreleriyle iletişimleri dikkate alınarak tahlil edildiği bu antoloji çalışması, bir döneme ait isimleri, hepsini olmasa da önemli kısmını, bir arada bulundurması ve tahlil metodunun ilmi yöntemlerini örneklerle vermesi açısından önemli bir kaynak eserdir. 

22.  KAYA, Doğan (2002), Halkbilim Araştırmaları, İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Eser, Doğan Kaya’nın 1973’ten 2002 yılına kadar olan sürede halkbilimi ve halk edebiyatı alanlarında kaleme aldığı toplam 44 makale ve bildiriyi bir araya getirmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Birbiriyle alakalı yazıların birleştirilmesiyle, kitap sekiz bölüme ayrılmıştır.

“Halkbilim-Halk Edebiyatı-Genel” başlıklı ilk bölümde bu alanla ilgili genel ve kaynak bilgiler verilmiştir. Bölümde ayrıca Sivas’ta, 1985 yılından itibaren, 10 yıllık folklorik çalışmalar ayrıntılı olarak verilmiştir.

“Gelenek-Görenek” başlıklı ikinci, “İnanç” başlıklı üçüncü bölümden sonra kaleme alınan beş bölüm tür tasnifi yapılarak “Türkü, Masal, Destan, Halk Hikâyesi, Biyografi” başlıklarından oluşmaktadır.

Kaya, eserin yayınlanma amacını şöyle izah etmektedir: “Sözünü ettiğimiz çalışmaları bu şekilde kitaplaştırma yoluna gitmemiz; gerek bilgi gerekse muhteva yönü ile bu alanda çalışma yapacak olanlara kolaylık sağlama düşüncesinden kaynaklanmıştır.” (s. 9)

23. KAYA, Doğan (2004), Anonim Halk Şiiri, Ankara: Akçağ Yayınları.

Anonim halk şiirini türlere göre inceleyen eser; “Mani, Türkü, Ağıt, Ninni,Düzgü, Bilmece, Tekerleme” başlıklarından oluşan yedi bölümden ibarettir.

Her türün oldukça geniş bir şekilde anlatıldığı eserde türler; tarihçe ve tanımlarına, tasniflerine, hazırlanış ve uygulanışlarına ve diğer türlerle ilişkilerine göre detaylı bir şekilde incelenmiş, örnek metinlerle desteklenmiştir. Ayrıca, türlerin diğer Türk topluluklarındaki yeri ve kullanılışı hakkında da geniş bilgi veren eser, anonim halk şiiri konusunda, her şeyi söylemese de, birçok ilki içinde barındırması sebebiyle önemli bir başvuru kaynağıdır.

Kitabın yazılış sebebini yazarı şöyle dile getirmektedir: “Zengin ve zengin olduğu kadar da çeşitlilik gösteren bu şiirlerle, taşıdığı özellikler dolayısıyla, bizler hep iftihar ettik, ama ne yazık ki, yaklaşık elli-altmış yıldır bu konuda derleme, makale ve kitap bazında eserler vermemize rağmen bugüne kadar bunları bir bütün halinde, sistemli olarak ortaya koyamadık. Yapılan çalışmalar münferit çalışmalardan öte gidemedi. Bu kitabın meydana gelmesine de işte bu düşünce sebep olmuştur.” (s. 17)

24. KOCATÜRK, Vasfi Mahir (1964), Büyük Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara: Edebiyat Yayınevi. (Levend 1988: 492)

Yazarın, öncesinde birçok eser yazarak, bir bakıma, alt yapısını hazırladığı, temelini attığı, olgunlaştırdığı eser, yazık ki, sağlığına yetişmemiş ve vefatından iki yıl sonra oğlu Dr. Utkan Kocatürk tarafından 1964 yılında yayınlanmıştır.

Eser, genel kabul görmüş olan “Müslümanlıktan Önce Türk edebiyatı”, “Müslüman Türk Edebiyatı”, “Modern Türk Edebiyatı” şeklinde üç devir tasnifini kullanır. Fakat buradaki “Modern Türk Edebiyatı” terimi diğer edebiyat tarihlerimizdeki gibi, Batıya yönelen edebiyatımız için değil, Cumhuriyet’ten sonraki edebiyatımız için kullanılır.

Ayrıca eser, edebiyat tarihini biyografi olarak değil, edebi eser ve tahlile ayrılmış tür olarak ele alması bakımından da önemlidir. (Polat: 2002)

25. KOLCU, Ali İhsan (2007), Tanzimat Edebiyatı 1 Şiir, Konya: Salkımsöğüt Yayınları.

Eser, Tanzimat şiirine geçmeden önce “Yeniliğin Başlangıcı” ve “Şiirde İlk Yenilikler” başlıkları ile iki ayrı bölümle çıkıyor okuyucunun karşısına. İlk bölümde Tanzimat ve Islahat fermanlarının çözümlemesine ve yeni edebiyatın kültürel zeminine yer verilmiştir.

İkinci bölümde ise adım adım şiirdeki yenilikler anlatılmaktadır. “Tanzimat Şiiri” başlıklı bölümde ilk olarak Ethem Pertev Paşa, hayatı ve eserleri ile, incelenmiştir. Bundan sonra Tanzimat edebiyatının devirlerine geçen yazar ilk olarak Şinasi-Namık Kemal-Ziya Paşa Mektebi olarak adlandırdığı “Politik ve Sosyal Fikirler Devri” başlıklı kısma geçer ve bu üç isme ilave olarak Sadullah Paşa’nın da hayatını eserlerinden örneklerle okuyucuya sunar.

Ekrem-Hamit-Sezai Mektebi olan “Romantik ve Büyük İhtiraslar Devri”nin anlatıldığı kısımda Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit ve Muallim Naci ayrıntılarıyla anlatılır. “Günlük, Küçük Hassasiyetler Devri: Ara Nesil” bölümünden sonra XIX. yüzyıl Türk şiirinden ve nesrinden örneklerle zenginleştirilen eser, önemli sayıda edip ve eser örneği vermiş olmasıyla da oldukça önemli bir kaynak eserdir.

26. Komisyon (1993-200), Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 33 Cilt, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

 

27. Komisyon (2002-2006), Türk Dünyası Edebiyat Metinleri Antolojisi, 8 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

28. Komisyon (2002-2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü, 6 Cilt, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

29. Komisyon (2002-2007), Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, 8 Cilt, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

Son yıllarda başlatılan ve “Türk Dünyası Ortak Edebiyatı” adı verilen bir proje edebiyat tarihi dışında Türk dünyasındaki yazarları, terim ve kavramları metinlerle birlikte ayrı ayrı ele alan kapsamlı bir çalışmadır. Yukarıdaki dört eser[4] bu çalışma çerçevesinde yayınlanan ansiklopedik eserlerdir. (Okumuş ve Şahin: 2010)

30. Komisyon (2001-2007), Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, 9 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

Alanlarında uzman bilim adamlarından oluşan bir grup tarafından hazırlanan eserin ilk beş cildi Başlangıçtan XIX. yüzyıla kadar olan dönemi kapsar. İlk üç cildi sözlü edebiyata ayrılan eserin I. cildinde; Mitoloji ve destanlar; II. cildinde; efsaneler, menkabeler, masallar ve halk hikâyeleri; III. cildinde; Türk halk tiyatrosu, fıkralar, alkış ve kargışlar, atasözleri, tekerlemeler, bilmeceler, maniler, ninniler, türküler ve ağıtlar ile Batı Oğuz ve Türkistan sahası âşık edebiyatı üzerinde durulmaktadır.

IV. ve V. ciltler yazılı edebiyat için ayrılmıştır. IV. ciltte; Orhun Türkçesi, burkancı ve manici edebiyat ile İslami Türk edebiyatı anlatılır. Ayrıca tasavvuf edebiyatı ve XI-XV. yüzyıl Azeri ve Osmanlı sahası klasik edebiyatından bahsedilir. V. ciltte ise; XV-XIX. yüzyıl klasik edebiyatına ve bu edebiyatın kaynaklarına yer verilmiştir.

VI-VIII. ciltler, Tanzimat’tan sonra gelişen edebiyatımızı içine alır. VI. ciltte yer alan “Geç Dönem (1800-1860)” başlığı, “Nazım” ve “Nesir” alt başlıklarından meydana gelir.

VII. ciltte “Arayışlar Devri Türk Edebiyatı”, “Tanzimat Sonrası Arayışlar Devri”, “I. Meşrutiyet (1876-1894) Dönemi”, “Mutavassitîn” ve “Servet-i Fünun Topluluğu (1896-1901)” başlıkları bulunmaktadır.

VIII. cilt “XX. Yüzyıl Türk Edebiyatı” başlığını taşır. Ekonomik, siyasi ve toplumsal hayata dair açıklamaların verildiği ilk bölümün ardından Fecr-i Âti edebiyatından bahsedilir. Sonraki bölümler; “Milli Edebiyat Dönemi” ve “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı” başlıklarını taşır ve bu iki dönem türlere göre incelenmiştir.

Son cilt ise “Türk Dünyası Edebiyatı”nı kapsamaktadır. “Balkanlar ve Diğer komşu Alanlar”, “Azerbaycan, Karadeniz ve Kuzey Kafkasya Alanı”, “Türkistan Alanı”, “İdil-Ural Alanı”, “Güney ve Kuzeydoğu Sibirya Alanı” şeklindeki tasnifle Türk dünyası edebiyatını anlatmaya çalışan eserin önemli bir özelliği de her cildin sonunda zengin bir kaynakça sunmasıdır. (Okumuş ve Şahin: 2010)

31. KORKMAZ, Ramazan vd. (2009), Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, -1839-2000-, Ankara: Grafiker Yayınları.

Tanzimat’tan günümüze kadarki dönemi kronolojik olarak ele alan eserde her başlığı farklı bir akademisyen hazırlamıştır. İlk bölümde, Tanzimat edebiyatını hazırlayan süreçten söz edildikten sonra yeni edebiyatın öncü isimlerine geçilir. Bu bölümde ele alınan isimler; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ahmet Mithat Efendi’dir.

Tanzimatçılar ve Servet-i Fünuncular arasında bir “ara nesil”den söz eden eserde bu bölümü yazan Cafer Gariper tarafından bu nesil; “klasik edebiyatı sürdürmek isteyenler”, eski ile yeni arasında yer alanlar”, “yenilikçiler” olmak üzere üç gruba ayrılır.

Cumhuriyet dönemi edebiyatını türlere göre inceleyen eser “mizah ve hiciv”, “edebi eleştiri” gibi türlerin edebiyatımızdaki gelişimine yer verir.

Ayrıca bu eserin önemli bir özelliği de “çocuk edebiyatı” alanındaki çalışmalara yer vermesidir. (Okumuş ve Şahin: 2010)

32. KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (1980), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Ötüken Yayınları. (Okumuş ve Şahin: 2010)

Edebiyat tarihimizi sistematik ve kronolojik olarak inceleyen ve edebiyatımıza Batılı bir metotla bakan ilk isim Mehmed Fuad Köprülü’dür. Edebiyat tarihimize bir bütün olarak bakan Köprülü, edebiyatımızı dönemlere ayırırken bu dönemlerin birbirine olan etkisini, sebep sonuç ilişkilerini de gözeterek ortaya koymuş ve edebiyat tarihimizi tarihi süreci içinde ele almıştır.

Türk edebiyatını üç ana döneme (İslamiyet’ten Önce Türk Edebiyatı, İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı, Avrupa Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı) ayıran Köprülü, eserin giriş bölümünde edebiyat tarihinin gayesi hakkında açıklamalar yapar. Eser başlangıçtan XV. yüzyıla kadar olan dönemi ele alır. (Okumuş ve Şahin: 2010)

Eserin, son şeklini alışından sonra 76 yıl geçmesine rağmen hâlâ ilmî kıymetini muhafaza ettiğini söyleyen Nazım Hikmet Polat, eserin çok önemli iki hizmetinden bahseder:

1. Türkçeyi ve Türklüğü bir bütün olarak görüp Anadolu sahasından Azeri ve Çağatay lehçelerinin de Türk edebiyatı içinde yerini tespit

  2. Edebiyat tarihçiliğini “medeniyet tarihinin bir şubesi” (olarak) nitelemek suretiyle onun zeminine bir yöntem getirmek…” (Polat: 2002)

Bu büyük eser, ortaya koyduğu bilgiler kadar onların edebiyat tarihçiliği açısından veriliş yöntem ve metotlarını göstermesi/öğretmesi bakımından çok değerli ve özeldir. Zira edebiyat tarihimiz bugün hâlâ bu temel üzerine inşa edilmektedir.

33. KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları.

İlk basımı 1966 yılında, müellifinin vefatından az önce yapılan eserin yayınlanma serüveni Fuad Köprülü’den öğrendiğimize göre Türk Tarih Kurumu Yeni Çağ Kolu’nun 22 Kasım 1958 tarihindeki toplantısında aldığı “dağınık ilmî makalelerin külliyat halinde basılması” kararı ile başlamıştır. Bu kararın ardından makaleleri üzerinde uzun uzun çalışma yapan Köprülü, dört ana kısma[5] ayırdığı çalışmalarından oluşacak külliyatın ilkini Edebiyat Tarihi olarak hazırlamıştır. Bu kararı alırken ilk çalışmalarının bu alanda olmasının etkili olduğunu ifade eden Köprülü, durumu şöyle izah eder: “Evet, mademki ilk araştırmalarım Türk edebiyatı sahasında idi ve bu, hayatım boyunca da tetkiki zaruri diğer yardımcı sahalar yanında esas olarak kalma mevkiini kaybetmemişti, o halde işe bunlardan başlamak doğru olacaktı!” (s. 20)

11 kısma ayrılan eser “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” adlı makale ile başlamaktadır. Sonra sırası ile “Türk Edebiyatının Menşe’i, Ozan, Bahşı, V-XVI. Asırlarda Türk Şairleri,Saz Şairleri: Dün ve Bugün, Türk Edebiyatında Âşık Tarzının Menşe’i ve Tekamülü, Türk Edebiyatının Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Tesirleri, Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri, Aruz, Türklerde Halk Hikâyeciliğine Ait Maddeler” başlıklı yazılar yer almaktadır.

Eser sonunda oldukça geniş bir umumi indeks de bulunmaktadır.

    

34. KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2007), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yayına hazırlayan: Orhan M. Köprülü, Ankara: Akçağ Yayınları.

İlk baskısı 1918’de yapılan eserin ilk üç baskısı Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yapılmıştır. Müellifinin Köprülü’nün ilk büyük eseri olan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (Köprülü 2004: 12) onun uzun yıllar çalışarak ortaya koyduğu önemli bir eserdir.

Bu eserin yazılış amacına kitabın “Başlangıç” kısmında yer veren yazar şöyle demektedir: “Bir tarihçi için senelerce evvel ileri sürdüğü bir faraziyenin, daha sonra meydana çıkan yeni vesikalarla kuvvetlenmesi kadar memnunluk veren hiçbir şey tasavvur edilemez; nitekim, Türk edebiyatının muhtelif devreleri ve muhtelif şubeleri hakkında tetkiklerde bulunurken, Ahmet Yesevi ile Yunus Emre’ye ve Türklerdeki halk tasavvuf edebiyatına ait birçok vesikalar elde ettik ki, bütün onları telif ve terkip ederek Türk edebiyatının milli zevki ve milli ruhu en çok gösterebilen bir kısmı hakkında şu monografiyi yazmaktan kendimizi alamadık.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere eser, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre’yi odak olarak alan iki kısımdan oluşmaktadır. Her yönüyle Ahmet Yesevi’nin anlatıldığı, öncesine, tesirlerine, eserlerine, Türk edebiyatının durumuna ayrıntılarıyla yer verildiği birinci kısım altı bölümden oluşmaktadır. İkinci kısımda ise Yunus Emre’nin hayatı, tesirleri, eserleri yine ayrıntılarıyla dört bölümde anlatılmıştır.

Türk tasavvuf edebiyatının mihenk taşları sayılan bu iki ismine ayrıntılarıyla yer veren eser, konu hakkında başvurulacak en önemli eserlerin başında gelme özelliğini taşımaktadır.        

35. KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad, Şehabeddin Süleyman (1332), Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı, İstanbul: Tefeyyüz Kitabevi, Şirket-i Mürettibiyye Matbaası. (Levend 1988: 482)

Nazım Hikmet Polat’ın “Türklük” eğiliminin edebiyat tarihçiliği alanındaki ilk kıvılcımı olarak nitelendirdiği Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı “Menşelerden Nevşehirli İbrahim Paşa Sadaretine Kadar”ki dönemi ele alır. Edebiyat tarihçiliği adına ilk sağlam yöntem bilgisinin verildiği “Mukaddeme”de Lanson, Taine gibi Batılı bilim ve sanat adamlarının eserlerinin yanında Fuad Köprülü’nün “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” makalesi de kaynak gösterilir.

Osmanlı sahası Türk edebiyatını iki devreye bölen eser, Âşık Paşa’dan Âkif Paşa-Şinasi’ye kadar olan ve kaynağını Doğudan alan döneme birinci devir, Âkif Paşa’dan başlayan ve kaynağını Batıdan alan döneme de ikinci devir demektedir. Fakat eserde bu iki devir dışında başlangıçtan Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar olan dönem de “Türkler” başlığı ile olabildiğince geniş bir şekilde anlatılmıştır. (Polat: 2002)

 

36. LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi 1. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Türk edebiyat tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Fuad Köprülü’den sonra alanda bir başka zirve, Agâh Sırrı Levend’tir. Yazarın, bundan önce kitaplaşan 27 eseri “Türk edebiyatı Tarihi” adlı eseri için, adeta, bir alt yapı olmuştur. Dördü antoloji, toplam on cilt olarak planlanan bu büyük eserin dokuz cildi, maalesef yazarın ömrünün yetmemesi sebebiyle basılamamıştır. (Polat: 2002)

İlk baskısı 1973’te yapılan ve “Türk Edebiyatı Tarihi (giriş)” adını alan bu cilt dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde “Edebiyat Tarihimizin Başlıca Sorunları”, ikinci bölümde “Edebiyat Tarihçisi gözüyle Edebi Eserlerimiz”, üçüncü bölümde “Arap ve Fars Edebiyatları” ve son bölümde de “Edebiyat Tarihimizin Başlıca Kaynakları” başlıklarından oluşan konular yer almaktadır.

Eserin yazılış amacını müellifi şu ifadelerle açıklamaktadır: “Bu giriş cildinin amacı, Türk edebiyatı tarihinin öteki ciltlerini okuyacak olanlara gerekli gördüğüm önbilgileri sunmaktır. İstedim ki, edebiyatımız üzerinde çalışmayı meslek edinen gençler, genellikle edebiyat meraklıları, geçmişin kalıntıları olan eski eserlerimizi tanımış, benim yıllar boyu kitaplıkları dolaşarak edindiğim bilgileri, fişlediğim kitapların nerede ve hangi kitaplığın hangi numarasında kayıtlı olduğunu zahmetsizce öğrenmiş olsunlar.” (s. XIX)

37. Mehmed Hayreddin (1330) [1358][6], Tarih-i Edebiyat Dersleri, Konya: Vilayet Matbaası. (Levend 1988: 481)

Alan olarak Osmanlı sahasını kabul eden edebiyat tarihlerimizden bir tanesi de Mehmed Hayreddin’in kaleme aldığı Tarih-i Edebiyat Dersleri’dir.

Yazar ele aldığı edebi şahsiyetleri “dil” çizgilerine göre değerlendirmiş, kendinden önceki edebiyat tarihlerini dildeki değişim sürecine uymadıkları için eleştirmiştir.

Türkçe söyleyişin iki devreden oluştuğunu söyleyen Hayreddin, ilk devreyi Yunus Emre’den Fuzuli’ye kadar olan zamanda gösterirken, ikinci devre için Yeni Lisan hareketini adres gösterir. Bu iki devre içinde ise Türkçeyi bulanıklaştıran üç devreden bahseder:

1. Fuzuli ve Baki’den sonra başlayıp Nedim’le biten devir

2. Nedim’le başlayıp Muallim Naci’yle biten devir

3. Naci’den sonra başlayıp Fecr-i Âti’yi de içine alan devir

Ayrıca yazar, Abdülhak Hamit Tahran ve Tevfik Fikret’i de Türkçeye katkı sağlayan müstakil şahsiyetler olarak tanıtır. (Polat: 2002)

38. OĞUZ, M. Öcal (2006), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları.

İlk baskısı aynı yayınevi tarafından 2004 yılında yapılan eser, halk edebiyatı tarihinin, başlangıçtan günümüze kadarki gelişimini ve değişimini ele almış, ayrıca bu alanda çalışmak isteyenlere yol gösterecek kimi yöntemlere de yer vermiştir.

Eser, M. Öcal Oğuz editörlüğünde, oldukça geniş denilebilecek bir yazar kadrosu ile ekip çalışmasının önemli bir örneğidir.

Sekiz bölümden oluşan eserin ilk bölümü “Kaynaklar” başlığını almış ve halk edebiyatının sözlü ve yazılı tüm kaynakları bu bölümde ayrıntılarıyla işlenmiştir. Halk edebiyatı araştırmalarının tarihi ikinci, yöntemleri ise üçüncü bölümde anlatılmıştır. Daha sonra halk edebiyatı; “anonim, âşık, tekke ve tasavvuf edebiyatı” olarak üç ayrı bölümde irdelenmiştir. “Halk Şiirinde Tür ve Şekil” başlığını alan yedinci bölümün ardından “Gelenekten Geleceğe Halk Edebiyatı” başlığıyla son bölümde halk edebiyatı geniş bir yelpazede ele alınmıştır. Eserin sonundaki geniş kaynakça da konuyla ilgili olanlar için önemli bir hizmettir.

39. OKAY, M. Orhan (2005), Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Orhan Okay eserinde ilk olarak, XIX. asırda düşünce alanında meydana gelen ve daha sonra edebiyatımızı da etkileyen değişmelerden söz eder. Daha sonra “Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı” başlığı altında edebiyat gruplarına; şiir, hikâye ve roman, tiyatro, mensur şiir, edebi tenkit gibi türlere; bu türlerin gelişimine ve bu türlerde işlenen temalara temas etmektedir.

Yeni edebiyatı Şinasi ile başlatan yazar, “büyük bir yazar”, “usta bir şair” olmadığını söylediği Şinasi’nin, dönemin ilk’lerinin insanı olması sebebiyle önemli olduğunu belirtir. (Okumuş ve Şahin: 2010)

40. OKTAY, Ahmet (1990), Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950, Kültür Bakanlığı Yayınları. (Parlatır vd. 2006: 552)

Ahmet Oktay eserinde, edebiyata farklı bir bakış açısından bakıp, ortamını ve arayışlarını sol bakış açısıyla resmettikten sonra dönemin ediplerini alfabetik sıra ile incelemeye tâbî tutar. (Polat: 2002)

41. Orhan Rıza (1934), Türk Edebiyatı Tarihi –Kaynaklardan Bugüne Kadar-, İstanbul: Suhulet Basımevi.

Yazar eserinin ön sözünde, kendinden önceki edebiyat tarihlerinin eksik, dağınık ya da metinlerle doldurulmuş olması sebebiyle öğrencilerin ders ve sınav hazırlıklarında sorun yaşadıklarını, bu eserin de bu sorunları gidermek amacıyla uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından oluştuğunu söylemektedir.

Eser 10 bölümden oluşmaktadır: 1. İslamlıktan Önce Türkler 2. İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı 3. Türkistan’da Tasavvuf  4. İslamlıktan Sonra Tahrir Lehçeleri 5. Osmanlılar Devrinde Türk Lisan ve Edebiyatı 6. Batı Medeniyeti Çevresinde Türk Edebiyatı 7. Servet-i Fünun ve Muakkibleri 8. Batı Medeniyeti Çevresinde Şimal Türklerinin Edebiyatı 9. Halk Edebiyatı veya Zümre Edebiyatı 10. Methodologie-Edebi Usuller ve Metinlerin Tetkiki. (Levend 1988: 488)

42. ÖNAL, Mehmet (1999), En Uzun Asrın Hikâyesi –Yeni Türk Edebiyatına Teorik Bir Yaklaşım-, Ankara: Akçağ Yayınları.

Mehmet Önal’ın kaleme aldığı eser, yazarının ifadesiyle; “on sekizinci asrın sonundan bugüne kadar gelişen edebiyatımızı konu alır.” (s. 1) Yazarın, yeni Türk edebiyatı ile sınırlı tuttuğunu söylediği En Uzun Asrın Hikâyesi; Edebiyat Kavramı, Edebiyat Sanatı, Edebiyat Bilimi, Yeni Türk Edebiyatında Metot, Edebiyatın Yeni Ufukları başlıklarını taşıyan beş bölümden oluşmaktadır.

Eserdeki amacını Mehmet Önal şu ifadelerle açıklamaktadır: “Bu ilgiyle değişen ve gelişen şartları anlayabilmek; sayısı zaman zaman çok farklı ölçülere ulaşan kaynak tarama işini özendirmek; konunun ana hatlarıyla öğrenimini kolaylaştırmak; muhataplarımızı yeni Türk edebiyatı ile alakalı genel bilgileri derli toplu bir şekilde aktaran eserlere yöneltmek… Bunlara ulaşmaya çalıştık.” (s. 2)

XVIII. asırdan itibaren özelde yeni Türk edebiyatının gelişimini konu alan eser, yeni bakış açısı, edebiyatta metot arayışlarıyla önemli bir kaynaktır.

43. ÖZÖN, Mustafa Nihat (1934), Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Devlet Basımevi.

Eser “Yenilik Mübeşşirleri” başlığını taşıyan bir girişle başlar. Daha sonra yazar türler üzerinden bir tasnife giderek; nazım, tiyatro, roman, tarih, coğrafya ve seyahat, edebiyat tarihi ve tenkit, mektup ve hatıra, felsefe, hitabet, gazetecilik türlerini ayrı ayrı incelemiş, alanların başlıca kişilerinin üzerinde durarak eserlerinden örnekler vermiştir. Örneğin nazım bölümünde; Pertev Paşa, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ekrem, Hamit, Naci gibi isimlere yer vermiştir. (Levend 1988: 488)

44. ÖZÖN, Mustafa Nihat (1941), Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Maarif Matbaası.

1941 yılında yayınlanan eser müellifinin ifadesiyle; “…Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi esas tutularak ve 1930’dan bugüne kadar elde edilen tecrübelere göre lüzumlu görülen değişiklikler  ve ilaveler yapılarak yazılmıştır.” (s. III.)

Eser başlangıç kısmından sonra on kısımdan oluşmaktadır.Başlangıç kısmında Köprülü’nün üçlü tasnifi yapıldıktan sonra Batı medeniyeti yönünde yol alan edebiyat tarihinin yenilik hareketlerine değinilmiştir. Daha sonraki on kısım edebiyat ve ona yakın alanların türlerinin gelişimini anlatmaktadır. Türler şu sıra ile ele alınmıştır: Nazım (17-126), tiyatro (127-195), roman (196-295), tarih (296-322), coğrafya ve seyahat (323-345), edebiyat tarihi ve tenkit (346-369), mektup ve hatırat (370-389), felsefe (390-399), hitabet ve gazetecilik (400-441), dil meselesi (442-453).  

45. PARLATIR, İsmail vd. (2006), Tanzimat Edebiyatı, Ankara: Akçağ Yayınları.

İsmail Parlatır’ın ifadesi ile; “edebiyat tarihimizin bir çığırına veya dönemine ışık tutmayı amaçlayan bu çalışma” Tanzimat’la şekillenen yeni bir zihniyetin oluşturduğu edebiyatın oluşum sürecini anlatmaktadır.

Çalışmada, Tanzimat edebiyatının oluşumunda önemli pay sahibi olan isimler, bu isimler üzerinde yıllarca çalışmış, uzman kişilerce ve ayrı ayrı incelenmiştir. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tahran, Sami Paşazade Sezai, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci eserde bu yöntemle incelenen isimlerdir.

Ayrıca, dönemin dili bir Türk dili profesörü olan Ahmet Bican Ercilasun tarafından, dönemin gramer yapıları dikkate alınarak incelenmiş ve böylece eser benzerleri arasında, böylesi farklı bir bakış açısıyla da kendine özel bir yer bulmuştur.

46. SEVÜK, İsmail Habib (1924), Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi, İstanbul Matba-i Âmire. (Parlatır vd. 2006: 405)

Cumhuriyet döneminde yayınlanan ilk edebiyat tarihi olma özelliğini taşıyan eser edebiyat tarihimizi Fuad Köprülü gibi üç döneme ayırmıştır. Diğer edebiyat tarihlerinden ayrılan yönü ise Fransız edebiyatının edebiyatımız üzerindeki etkilerine önemle değinmesidir. Aynı eser daha sonra “Edebi Yeniliğimiz” (1932), “Yeni Edebi Yeniliğimiz” (1940) adlarıyla küçük değişikliklerle tekrar yayınlanmıştır. (Okumuş ve Şahin: 2010)

 

47. SEVÜK, İsmail Habib (1940), Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul: Remzi Kitabevi.

17. yüzyıldan bu yana edebiyat tarihimizin Batı edebiyatı ile olan ilişkisinin, etkileşiminin gözler önüne serildiği eser, iki cilt olarak yayınlanmıştır. Cumhuriyet’ten sonraki ilk edebiyat tarihimizin yazarı tarafından kaleme alınan eser için Nazım Hikmet Polat şunları söylemektedir: “İsmail Habib Sevük’ün edebiyat tarihçiliğimiz üzerinde duranların yeterince dikkate almadıklarına inandığımız asıl eseri Avrupa Edebiyatı ve Biz (1. C. 1940, II. C. 1941) adlı eseridir. Bu kitap sadece Türkçedeki Batıda tercüme faaliyetlerini gözler önüne seren tarafıyla değil, XVII. yüzyıldan itibaren bütün Batı edebiyatları ile Türk edebiyatını eş zamanlı vererek okuyucuya bir mukayese imkânı sağlamasıyla, hatta bilim tarihi konulu bilgileriyle, şahıslar yerine ancak kurulların yapabileceği çapta bir hizmettir. Yayımlanışı üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde sahasının hâlâ tek abidesi gibi duran bu eserin belki, tek eksiği, Batı edebiyatının Türk edebiyatına neleriyle ve nasıl model olduğunu yeteri kadar göstermemesidir.” (Polat: 2002)     

48. Şehabeddin Süleyman, (1328), Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, İstanbul: Sancakcıyan Matbaası. (Parlatır vd. 2006: 405)

Şehabeddin Süleyman’ın 1910’da yayımlanan bu eserinde, eserin idadilerin 6. ve 7. sınıfları için yazıldığının belirtildiğini söyleyen Nazım Hikmet Polat eserle ilgili şu bilgileri vermektedir: “Şehabeddin Süleyman’ın Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye’sinin başında ‘Sanatın Teşekkülü’, ‘Osmanlı Lisanı’, ‘Edvar-ı Edebiye’, ‘Tasavvuf’ gibi konular hakkında 22 sayfa hacminde bilgiler verilmiştir. Yazarın bildirdiğine göre bu bahislerden ilki Batılı estetikçilerden Eugene Veron’dan, üçüncüsü ise Emile Faguet’ten mealen alınmıştır. Adı geçen iki estetikçi de Türkiye’de daha önce tanınıyordu. Fakat edebiyat tarihi vadisinde onlara istinaden bir yol inşası ilk defa bu eserle olmuştur. Başka bir söyleyişle Batılı yöntemin ilk izleri bu eserdedir.” (2002)

Osmanlı sınırlarındaki edebiyatın üç devreye ayrılabileceğini söyleyen Süleyman, birinci devre için Hicri XII. asrın sonlarıyla XIII. asrın başlarına yani, XIX. yüzyıla kadarki zamanı gösterir. Sonraki yılları ikinci devre olarak belirten Süleyman, Edebiyat-ı Cedide için üçüncü devre ifadesini kullanır. Günümüze kadar tekrarlanan bir anlayış olan ikinci ve üçüncü devre arasındaki Muallim Naci ve takipçilerini “Fetret-i Edebiye” olarak kabul ediş bu eser için de geçerlidir. (Polat: 2002)

49. TANPINAR, Ahmet Hamdi (2009), XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yayıma hazırlayan: Abdullah Uçman, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nün başına geçirildikten sonra hazırlamaya başladığı eseri iki cilt olarak planlamış fakat sadece ilk cildi yayınlayabilmiştir. (s. 9) Mehmet Kaplan’ın ikinci cildin yayınlanmamasından kaynaklanan birtakım eksikliklerin bulunduğunu söylediği eser (Bozdoğan 1998: 173) Tanpınar’a özgü bir şekilde kaleme alınmış ve benzerlerinden oldukça farklı olmuştur. Eserde Tanpınar’ın, “ilmî olmaktan çok sanatkârane yorumları ve üslubu” (s.9) dikkati çekmektedir.

Eser, divan şiirinin özelliklerinin anlatıldığı uzun bir girişin ardından “Garplılaşma Hareketlerine Umumi Bir Bakış” başlığı altında Lale devrinden Tanzimat’a kadar olan Batılılaşma hareketlerinin anlatılmasıyla başlar.

Bundan sonra iki bölüme ayrılan eserin ilk bölümü “XIX. Asrın İlk Yarısında Türk Edebiyatı” ismini alır ve divan edebiyatı, halk edebiyatı şahıs ve eserlerine yer verir. “Tanzimat Seneleri” ile başlayan ikinci bölümde ise, adeta, Şinasi odak noktası olarak ele alınır, dönemin eser ve şahsiyetleri, tarihsel süreç de dikkate alınarak, Şinasi merkezli incelenir.

Eserin eksik kalan bibliyografya kısmı ise sonraki basımlarda ayrıca tamamlanmıştır.

50. Türk Dünyası El Kitabı (1992-1998), 4 Cilt, Ankara: TKAE Yayınları. (Halman vd. 2006: 740)

İlk baskısında (1976) Türkçenin ve Türk edebiyatının tarihi gelişiminin anlatıldığı ikinci bölüm, 1992 yılında 3. cilt olarak müstakil bir şekilde ve farklı isimlerin imzasıyla yayınlanmıştır. Üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerine yardımcı kitap amacıyla hazırlanan eser, 27 bilim adamı tarafından dört bölüm halinde vücuda getirilmiştir. Birinci bölüm; “Destanlardan X. Yüzyıla Kadarki Edebiyat”a, ikinci bölüm; Türkiye’deki Halk Edebiyatı”na, üçüncü bölüm; “Yeni Türk Edebiyatı” başlığı ile XIX. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk yarısına kadarki Türkiye Türklüğü’nün edebiyatına ve son bölüm de; 11 ayrı coğrafi sahadaki “Türkiye Dışı Türk Edebiyatı”na ayrılmıştır. (Polat: 2002)

51. YALÇIN, Alemdar, Gıyasettin Aytaş (2008), Çocuk Edebiyatı, Ankara. Akçağ Yayınları.

Uzun yıllar öğretmenlik yapan Alemdar Yalçın ve Gıyasettin Aytaş tarafından, ülkemizde ancak 19. yüzyılda gündeme gelen “çocuk edebiyatı” konusunda var olan boşluğu doldurmak adına bir katkı sağlamak için, hazırlanan bu eser, yedi bölümden oluşmaktadır.

Çocuk edebiyatının tanımı ve ülkemizdeki ve dünyadaki gelişiminin anlatıldığı birinci bölümün ardından “Çocuk Edebiyatının Genel Nitelikleri” başlıklı ikinci bölüm, “Çocuk Kitaplarında Bulunması Gereken Özellikler” başlıklı üçüncü bölüm gelmektedir. Dördüncü bölümde, çocuk edebiyatı, edebi türler açısından ele alınmış, beşinci bölümde ise çocuk öykü ve romanları hakkında geniş bilgilere yer verilmiştir. Altıcı bölüm, şiir ve tiyatronun da içinde bulunduğu diğer çocuk edebiyatı türlerini ele almıştır. Çocuk gazete ve dergileri konusunun işlendiği son bölümde birçok gazete ve dergi tanıtılmıştır.

Kavram olarak edebiyatımıza oldukça geç dahil olan çocuk edebiyatı konusunda önemli bir başvuru kaynağı olan eser varolan büyük boşluğu doldurmak için yeterli olmasa da ihtiyaç duyulduğunda başvurulabilecek bir eser olması bakımından oldukça önemli bir kaynaktır.

52. YETİŞ, Kâzım (2007), Dönemler ve Problemler Aynasında Türk Edebiyatı, İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Eser, yazarın daha önce yazdığı makalelerden meydana gelmektedir. Tanzimat’tan sonra edebiyatımıza giren edebiyat tarihi, antoloji, tenkit gibi türlerin gelişimi ve nesirde meydana gelen değişimi anlatan yazar, Cumhuriyet dönemi edebiyatını; şiir, hikâye ve roman, tiyatro, deneme, halk şiiri başlıkları altında incelemektedir. Ayrıca Kâzım Yetiş,  Cumhuriyet dönemi şiirinde hem b u dönemde adı geçen şiir anlayışlarını hem de şairlerin doğum yıllarını dikkate alarak bir tasnif yatar.

Edebiyat tarihi sayılabilecek kitaplarda adına rastlayamayacağımız yazarların birçoğunun yer aldığı kitabın son kısmını “Kıbrıs Türkleri Edebiyatı” ve 160 sayfaya yakın bir yer tutan “Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesindeki Tezlerin Bibliyografyası” oluşturmaktadır. (Okumuş ve Şahin)

SONUÇ

Mehmed Fuad Köprülü ile sistemli bir hale gelen edebiyat tarihi yazıcılığı, günümüze hızla değişerek ve gelişerek ulaşmıştır. Tezkirecilikten edebiyat tarihçiliğine uzanan bu serüven bizi birçok önemli yazar ve eserle tanışma imkânına sevk etmiştir. Bu geniş yelpaze içinde kimi zaman edebiyatımızı tümüyle ele alan eserlerle karşılaştık, kimi zaman da sadece bir dönemi, bir yüzyılı, bir  edebi türü inceleyen edebiyat tarihlerini gördük, inceledik.

Bu eserler içinde büyük bir kısmı, başlangıç aşamasında tasarlandığı gibi geniş olamamış ve ne yazık ki, tek ciltle sınırlı kalmışlardır. Bununla birlikte Ahmet Kabaklı’nın edebiyat tarihi üç cilt olarak planlanmış fakat yazarın zamanla edindiği bilgiler sonunda beş cilt olarak tamamlanmıştır.

Edebiyat tarihi yazarlığının günümüze gelindikçe farklı bir çehre kazandığını da gözlemleme imkânı bulduk. Özellikle edebiyatımızı bütün halinde ele alan eserlerde bu iş bir ekip çalışması halini almıştır. Alanlarında uzman akademisyenler tarafından kaleme alınan bu eserlerimizde, konuların daha detaylı ve çok yönlü ele alındığını ve bu konuda önemli bir ilerlemenin söz konusu olduğunu görüyoruz.

Burada, ancak, küçük bir kısmını ele alabildiğimiz edebiyat tarihlerimiz, aslında milletimizin gelişim çizgisini açıkça ve tüm yönleriyle gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle de oldukça büyük önem arz eden bu eserlerimizin, edebiyatımız devam ettikçe –ki, bunun aksi mümkün değil- sürekli yenileneceklerini düşünüyoruz.

  KAYNAKÇA

AKALIN, Şükrü Halûk vd. (2005), Türkçe Sözlük, Ankara: Türk Dil Kurumu.

AYATA, Yunus (2005), “Nihad Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’nin Edebiyat Tarihi Metodolojisi Açısından Değerlendirilmesi”, Arayışlar Dergisi, Yıl:8, Sayı: 15.

BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

BOZDOĞAN, Ahmet (1998), “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin Edebiyat Tarihi Metodu Açısından Değerlendirilmesi”, Türklük Bilimi Araştırmaları, Sayı: 6, Sivas.     

HALMAN, Talat Sait vd. (2006), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları.

LANSON, G. (1937), İlimlerde Usûl: Edebiyat Tarihi, (Çev. Yusuf Şerif), İstanbul: Remzi Kitabevi.

LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi 1. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

OKAY, M. Orhan (2006), “Abdülhalim Memduh’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’a Edebiyat Tarihlerinde Yenileşmenin Sınırları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 8.

OKUMUŞ, Salih, İdris Şahin (2010), “Tanzimat’tan Günümüze Edebiyat Tarihi Yazarlığı ve Edebiyat Tarihleri Üzerine Bir İnceleme”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 3, Yayım: 14.

PARLATIR, İsmail vd. (2006), Tanzimat Edebiyatı, Ankara: Akçağ Yayınları.

POLAT, Nazım Hikmet (2002), “Türk Edebiyatı Tarihçiliği Çalışmalarının Neresindeyiz?”, Beşinci Türk Kültürü Uluslararası Bilgi Şöleni, 17 Aralık 2002, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. (http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20EDEBIYATI/14.php)



[1] Edebiyat tarihi tanımları için bkz.: (Lanson 1937: 6-7; Levend 1988: 3)

[2] Bölümlerden, Servet-i Fünun Dışındaki Edebiyat’ta “mizah ve hiciv”, Fecr-i Âti Devri’nde ise “mizah ve hiciv” ile “edebi tenkit” alt başlıkları bulunmamaktadır.

[3] Geniş bilgi için bkz.: (Okay 2006: 13)

[4] Sözü edilen çalışmalar 26, 27, 28, 29 sıra sayılı komisyon eserleridir.

[5] Bu dört kısım şunlardır: Tarih, Hukuk, Din Tarihi, Edebiyat Tarihi. Geniş bilgi için bkz.: (Köprülü 2004: 19)

[6] Agâh Sırrı Levend bu tarihin şemsi olabileceğini söyler.


II. Meşrutiyet Dönemi Şiirimiz ve Şiir Kitapları

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ ŞİİRİMİZ ve ŞİİR KİTAPLARI

 GİRİŞ

            Her açıdan büyük bir kargaşanın, karışıklığın yaşandığı II. Meşrutiyet (1908-1923) dönemi edebî açıdan da o güne kadar görülmemiş bir hareketliliğin yaşandığı dönem olarak edebiyat tarihlerinde yerini alır.

            Bu karışıklık ve hareketliliğin en yoğun olarak tezahür ettiği edebî tür ise “şiir”dir. Fecr-i Âti ve Milli Edebiyat cereyanlarının etkinliği yanında Nâyilik ve Nev-Yunânîlik gibi farklı şiir hareketleri de bu dönemde “milli” bir şiir oluşturma çabalarının örnekleridir.

Fecr-i Âti’nin dağılmasının hemen ardından ve önce “dil”de millileşme çabasıyla başlayan Milli Edebiyat cereyanı 1914’ten sonra şiir alanında da aynı amaçla çalışmalara başlar. Fakat bu, aynı zamanda büyük tartışmaların da başlangıcı olur. Ziyâ Gökâlp “hece” ile şiir yazılması için ciddi şekilde çalışır. Bir taraftan kendisi bu tür şiirler yazan edip diğer taraftan da genç şairleri bu yönde etkilemeye başlar.

Bir yanda böyle bir cephe oluşurken diğer yanda “şiir şekilden ibaret değil” diyen ve şiirlerini “aruz”la yazmakta ısrar eden şairlerden oluşan başka bir cephe de dikkat çekmeye başlar. Mehmet Âkif, Yahyâ Kemâl, Ahmet Hâşim, Cenap Şehâbeddin gibi büyük şahsiyetler bu isimlerdendir.

Tartışmalar şekille sınırlı kalmıyor “millilik” anlayışında da sorunlar yaşanıyordu. Milli olmayı dille sınırlayanlar, “esas millilik Osmanlıya dönüştür” diyenler, daha ileri gidip bunu Yunus Emre, Mevlana gibi isimlerin eserlerindeki mistik duygularda arayanlar karmaşanın oluşmasına etki eden gruplardan bazılarını oluşturuyorlardı.

İşte böylesine karışık ve hareketli bir dönemde şiir, çeşitli merhalelerden geçecek ve Türk şiiri, belki de en verimli dönemini yaşamış olacaktı.

1.1.  II. Meşrutiyet’e Kadarki Dönemde Türk Şiiri

Türk edebiyatında edebî toplulukların veya edebî faaliyetlerin başarısı/etkisi genellikle “şiir”le ölçülmüştür. Hatta denilebilir ki, Türk toplumunda edebiyat denilince akla ilk, manzum eserler gelir.

İşte toplumumuzda edebî anlamda böylesi bir öneme haiz olan şiir, II. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar türlü merhalelerden geçmiş, türlü tartışmaların odak noktası olmuştur. Saray ve çevresindeki aydınlar arasında, İran ve Arap edebiyatlarının ciddi etkisiyle, teşekkül eden Divan şiiri ve 17. yüzyıl sonlarına doğru başlayan mahallileşme hareketi sonucu tekrardan gün yüzüne çıkan, eski önemine yaklaşan Halk şiiri arasındaki ilişki, bu merhalelerin ilki sayılabilir. 17. yüzyıla kadar şiir, aruz vezni ile yazılan, Arapça ve Farsça terkiplerin hâkim olduğu ve ancak yüksek zümrenin anlayabildiği bir edebi türdü. Nedim’le başlayan mahallileşme hareketi ile yabancı etkilerden kurtarılmaya çalışılan şiirimiz, bu hareketin başarılı denebilecek sonuçları ve Halk şairine ve şiirine olan ilginin tekrar canlanması sayesinde 17. yüzyılı Halk şiirinin en parlak dönemi haline getirmiştir.

Yine Tanzimat döneminde bir başka edebi çaba edebiyat tarihimizde yerini alır. Şinâsi, Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl’in başını çektiği bu hareket yeni bir şiir dili gayretine girer. Şinâsi’nin Avrupa dönüşünde başladığı “sâfî Türkçe” çabası, ne yazık ki, istediği başarıya ulaşamamıştır. “Eşek ile Tilki, “Arı ile Sivrisinek” gibi bazı manzumelerinde ve bazı müfred şiirlerinde konuşma diline yaklaşsa da ifadeyi kuruluktan kurtaramamıştır.

Koyamam kargayı bülbül yerine

  Çiçek açmış dikeni gül yerine”  

 

“Kişiye her işi a’la görünür

 Kuzguna yavrusu anka görünür” (Akyüz, 1986: 20)

Ziyâ Paşa yazdığı birkaç heceli şiirleri dışında eskiye bağlı kalmış, Şeyh Gâlip etkisinde şiirler vermiştir. Düşünce olarak modernleşmeyi savunan şair, bunu şiirlerine aktaramamıştır. Kenan Akyüz’ün ifadesi ile; “Düşünceleri ile inkılapçı olan Ziyâ Paşa, duyguları ile tamamıyla alışkanlıklarına bağlıdır.” (Akyüz, 1995: 46) Belki de dönemin en çok yeniliği “vatan şairi” Nâmık Kemâl’de görülür. Hak, hukuk, hürriyet, vatan gibi birçok yeni kavram Türk şiirinin konusu olur. Fakat tüm bu çabalar dönemin şiirlerini Divan şiiri etkisinden kurtaramamıştır. Şiir zevklerine bu kaynaklardan beslenerek erişen şairler, fikren modernleşmeyi savunsalar da bunu şiirlerine yansıtma konusunda başarılı olamamışlardır.

Tanzimat edebiyatı döneminde başlatılan modernleşme çabası Servet-i Fünûn döneminde büyük bir hızla ilerler. Tevfik Fikret’in başında bulunduğu topluluk ilk olarak Divan şiirinin etkisinden sıyrılmakla işe başlar. Yeni şekiller (sone, terza-rima gibi) şiire girer. Sadece şekilde değil konularda da değişikliğe giden topluluk, önceki dönemin “her güzel şey” şiire konu olabilir anlayışını “her şey” şiire konu olabilir şeklinde genişletmiştir. Aşk ve tabiat konularının önemli yer tuttuğu anlayışta sosyal ve metafizik konulara pek yer verilmez. Servet-i Fünûn’un belirgin özelliği olan maraziliği “belli bir devrin hastalığı” olarak nitelendiren Kenan Akyüz’ün şu ifadeleri topluluğun Fransız şiirinin etkisiyle yapmaya çalıştığı modernleşme çabasının, aslında Türk şiirini belli bir kesimin anlayabildiği sınırlı bir çerçeveye mahkum ettiğini açıklar niteliktedir: “XIX. Yüzyıl Fransız şiirinin romantizmden sembolizme kadar türlü merhalelerini tanımış ve o kanalda yeni bir duyuş ve hayal kuruş tarzı, yeni bir zevk ve estetik getirmiş olan Servet-i Fünun şairleri,  bunlarla birlikte, beğendikleri birçok hayalleri de getirmeyi ihmal etmediler. Bunların ifadesi için yeni bir vokabüler zarureti doğunca Türk şiirinin vokabülerini yeni baştan ele almak zorunda kaldılar. Şiir dilindeki Arapça ve Farsça kelimelerin sayısını biteviye çoğaltmakla suçlanan bu aykırı çalışma ve “sanatkârâne üslup” gayesi ile yapılan çabalar Servet-i Fünûn şiirini ancak sınırlı bir aydın topluluğun anlayabileceği bir duruma getirdi.” (Akyüz, 1995: 94)

Şiiri üst zümre için yapılmış bir edebi tür haline getiren Servet-i Fünûn’da şiir, Tanzimat şiirinden hem dil hem şekil hem de anlayış bakımından büyük farklılık gösterir. Türk dilinde kapalı ve açık olarak var olan hece anlayışı bu dönemde üçüncü bir hece olan “uzun hece” ile farklılık kazanır. İlerleyen dönemde büyük tartışmalara sahne olacak “milli vezin” meselesinin çıkışı kabul edilecek anlayış, bu dönemde en çok Tevfik Fikret’in şiirlerinde kendini bulur. Servet-i Fünûncular aruzu yalnızca şiir anlayışlarındaki musikiye elverişli olduğu için, severek kullanmışlardır. Edebiyatımız için yeni olan “sone” yine bu topluluğun rağbet ettiği şekillerdendir ve en güzel örnekleri Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin tarafından verilir. Kafiye anlayışları da şiir anlayışlarındaki musikiye paralel olarak sese dayalıdır. Nihad Sami Banarlı’nın ifadesi ile; “Onlar bu anlayışı Recaizâde ile birlikte, kafiye göz için değil, kulak içindir, sloganıyla ifade ediyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1019)

İşte böyle farklı anlayışlarla şekillenen, zaman zaman eskiye dönüşlerin olduğu, kimi zaman Batılılaşma çabasıyla ele alınan, gelişimi değişimine paralel olan ve ne yazık ki, tam olarak “bizim şiirimiz” diye adlandırabileceğimiz bir standarda ulaşamayan Türk şiiri, önemli bir döneme daha “sessiz” bir geçiş yapacaktır.

Sessiz bir geçiş diyoruz, çünkü 1901-1908 arasında Servet-i Fünûncular oldukça sessiz kalmış, kendilerinden beklenen hamleyi yapmamışlardı ve bu sessizliğe şiir sevenler daha fazla sessiz kalamayacaklardır…

1.2.  Şiirde Yeni Dönem: “Fecr-i Âti”

II. Meşrutiyet’in ilanından, daha doğru bir ifadeyle, Kânûn-i Esâsî’nin yürürlüğe girmesiyle Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesinden sonra bir kısım şiir sevenler Edebiyât-ı Cedide şairlerinin sessizliğine bir tepki olarak yeni bir anlayış ortaya koyarlar. Beyannâmelerinde kendilerini Fecr-i Âti olarak adlandıran ve içinde Edebiyât-ı Cedide şairlerinden Celâl Sâhir ve dönemin genç şairleri Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü gibi isimlerin de bulunduğu bu topluluk, asıl çıkışın Edebiyat-ı Cedide şairlerince yapılması gerektiğini fakat onlardan bir hamle gelmeyince buna mecbur kaldıklarını ifade ederler. Bu konuyla ilgili olarak Nihad Sami Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin Servet-i Fünun dergisinde yayınlanan makalesindeki şu ifadeler Fecr-i Âti’nin çıkışını açıklar niteliktedir: “Düşünülmelidir ki, Edebiyât-ı Cedide’den sonra hürriyet ilan edilmiş ve yeni sanat eserlerinin meydana gelmesini icap ettirecek şartlar ve sebepler hasıl olmuştur. İlk nazarda bu yeni şartlar dahilinde yapılacak yeni edebi hareketlerin Edebiyât-ı Cedide üstadları tarafından yapılması lazım geldiği akla geliyorsa da, işte onlar, hürriyetin ilanından beri susuyorlar.

… Biz onların artık bir hareket yapmak durumunda olmadıklarına kâani olarak yeni hareketin nesl-i âhir tarafından yapılması gerektiğine inandık.

… Bu yeni edebiyatı vücuda getireceklerin kalemleri hiç şüphesiz ki, eski neslin miraslarına sahiptir. Ancak, bazılarının söylediği gibi nesl-i âhir eski neslin istihâlesi değildir. Ve mutlaka değişmiş bir tarafı vardır.” (Banarlı, 1971: 1094-1095)

Sonraları eskinin devamı olmakla ve Servet-i Fünûnculardan farklı bir şey yapmamakla suçlanacak olan bu –büyük oranda- şiir topluluğu Fuad Köprülü’nün dediği gibi bir değişiklik yapabilecek miydi? İşte bu soruya cevap olması bakımından şimdi de Fecr-i Âti’nin şiir anlayışına bir bakalım.

1.2.1. Fecr-i Âti’nin Şiir Anlayışı

Birçok edebiyatçı tarafından (Akyüz: 1995, Banarlı: 1971, Doğan: 2007) Servet-i Fünûn’un devamı olarak kabul edilen Fecr-i Âti, şiir yönüyle de kendinden önceki anlayışı devam ettirme eğilimindedir. Şiirde Servet-i Fünûncuların benimsediği temalar, aşk ve tabiat Fecr-i Âti şiirinde de kendini gösterir. Vezin olarak aruz kullanılır. Servet-i Fünûn şairlerine ait olan karamsarlık, marazilik Fecr-i Âti şiirinde daha ileri safhada görülür. Şekil olarak öncekileri devam ettiren topluluk serbest müstezadı daha serbest kullanmış ve böylece Fransız sembolistlerindeki serbest şiire iyice yaklaşılmıştır. Servet-i Fünûn şairleriyle Fecr-i Âti şairleri arasındaki belirgin tek farkı Kenan Akyüz şöyle ifade eder: “Tek fark Servet-i Fünûn şairlerinin anlamaya çalışmadıkları ve belki de anlayamadıkları Fransız sembolistlerini Fecr-i Âti’nin daha yakından tanımaya çalışması ve bunun kısmen gerçekleştirilmesidir. Bu topluluğun bazı şairlerinde sembolist şiirin bazı özelliklerine rastlanması, bu kısmî tesirin delilleridir.” (Akyüz, 1995: 156)

1.2.2. Fecr-i Âti Şairleri ve Şiirleri

Bir edebi topluluğun sınırlarını çizmek ve bu sınırlara göre kimi isimleri topluluğa dahil edip kimilerini de bunun dışında bırakmak hem çok mümkün değil, hem de doğru değil.

Zira şairler, toplulukların bazen bir özelliğini bazen birden fazla özelliğini benimsemiş olabiliyorlar ve biz bu bir özelliğinden dolayı şairi topluluk içinde sayabiliyoruz. Şimdi biz de böyle kesin çizgiler çizmemekle birlikte, genel kanı olarak, topluluk içinde isimleri zikredilen bazı önemli şairlere yer vereceğiz.

1.2.2.1. Ahmet Hâşim (1883-1933):

Fecr-i Âti’nin en önemli isimlerinden olan Ahmet Hâşim, Fransız sembolizminin Türk edebiyatındaki temsilcisi olarak kabul edilir. Banarlı’ya göre Hâşim; “Kısmen Servet-i Fünûn şiirini, kısmen Fransız sembolizmini hatta kısmen de Türk Divan şiiri tesirlerini kendi şair benliğinde birleştirerek şiir dünyamıza musikili ve orijinal bir söyleyişle tılsımlı terennümler bırakmaya muvaffak olmuş, kudretli bir şairdir.” (Banarlı, 1971: 1163)

Bir yandan babasının sert mizaçlı, diğer yandan annesinin hasta olmasıyla çocukluğu, farklı duyguların karışıklığı içinde geçen şairin çocukluk anıları şiirlerindeki ilk temayı oluşturur. Fecr-i Âti’nin asıl temalarından aşk ve tabiatı şiirlerinde tema olarak kullanan şair özellikle annesiyle geçirdiği hüzünlü günleri birçok şiirine konu etmiştir.

Bir hasta kadın, Dicle’nin üstünde, her akşam

  Bir hasta çocuk gezdirerek çöllere, gül-fam

  Sizler uzanırken , o senin doğmanı bekler.” (“O” şiirinden alınmıştır. Akyüz, 1986: 621)

“Çöller”, “Sensiz”, “Hazan” gibi birçok şiirinde rastladığımız bu durum Hâşim’in çocukluğunun etkisinde kalışının ifadesi olmanın yanında sert mizaçlı olan babasından uzaklaşırken annesine daha fazla yaklaşma ihtiyacından da kaynaklanmaktadır.

Hâşim için şiirde musiki ön plandadır. Şiir için anlamı gereksiz bulan şair “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirine yapılan “kapalılık” eleştirileri üzerine daha sonra “Piyale”nin önsözüne koyduğu “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” isimli bir makale yayınlar. Şiir görüşlerini anlattığı bu makalede, “Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır.” diyen şair şiirde mana aramanın anlamsız olduğunu öne sürer. Şairin sözü demek olan şiiri resullerin sözü gibi açıklanması gereken bir söz olarak algılar. Şiirde mana aramak, eti için bülbülleri öldürmektir, düşüncesinde olan şaire göre herkesin anladığı şiiri yazmak, düşük seviyeli şairlerin işidir. (Doğan, 2007: 496)

Sembolizmle bu yakınlığına rağmen Akyüz’e göre Hâşim sembolist bir şair değildir: “Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuur-altında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında “yakınlık” vardır. Ancak sembolist şiirin esas unsuru olan sembol Hâşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan, Hâşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür.” (Akyüz, 1995: 157)

İlk şiiri 1901’de yayımlanan şair, 1908’e kadar eski şiirin etkisinde eserler verir. Hamid, Muaalim Nâci, Tevfik Fikret ve Cenap Şehâbeddin’den etkilenen şair bu arada Fransa’yı görme, tanıma fırsatı bulur ve Fransız sembolist şiirini içselleştirmeye başlar. 1908’den itibaren ise artık etkilendiği tüm şiir yaklaşımlarını kullanarak kendine has bir üslup yakalamış ve Fecr-i Âti dağıldıktan sonra da etkin bir şair olarak Türk edebiyatındaki yerini korumuştur.

Şiir kitapları: Göl Saatleri (1921), Piyale (1926)

 

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân.

Güller gibi… sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân;

Gün doğdu yazık arkalarında!

 

Altın kulelerden yine kuşlar,

Tekrârını ömrün eder i’lan.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,

Âlemlerimizden sefer eyler?…

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!” (Piyale, Akyüz, 1986:619-620)

1.2.2.2. Emin Bülend Sedaroğlu (1886-1942):

Fecr-i Âti dışında başka bir edebi faaliyete katılmayan bir başka isim de Emin Bülend’tir. Hassasiyeti ve içine kapanıklığı ile Ahmet Hâşim’i andıran şair, erken yaşta annesini kaybetmiş, bu acıyı ömrünün sonuna kadar hissetmiştir. “Çöller” isimli şiiri Ahmet Hâşim’in “Şi’r-i Kamer”inin etkisiyle yazılmıştır. Şiirlerindeki ifade tarzı ile tam bir Fecr-i Âti şairi olan Emin Bülend, ferdi konular kadar toplumsal konuları da şiirlerine konu etmiştir. Özellikle Trablusgarp ve Balkan savaşları zamanında yazdığı şiirleri “Kin, Hisarlara Karşı ve Hatif Diyor ki” milli duyguları canlandırmış ve büyük ilgi görmüştür.

Göster semayı mağribe yüksel de alnını,

Dök kalb-i sâf-ı millete feyz-i beyânını…

Al bayrağınla çık yürü, sağken zafer-nümâ,

Bir şehid olunca da olsun kefen sana…

 

Ey makber-i muazzam-ı ecdadı titreten

Düşman sedâsı, sus, yine yükselme gölgeden.

Düşman! Hilâl-i râyet-i İslam’a hürmet et!

Toplar boğar hitabını dağlarda âkıbet.” (“Kin” şiirinden alınmıştır, Akyüz, 1986: 663)

Çok hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan şair eleştirilmekten korktuğu için hayatta iken şiirlerini yayınlamamıştır. Ölümünden sonra 1943’te Salih Zeki Aktay tarafından Semih Lütfi Kitabevi’nden “Emin Bülend’in Şiirleri” adıyla bastırılmıştır.[1] (Doğan: 2007, Banarlı: 1971, Akyüz: 1995)

1.2.2.3. Tahsin Nahid (1887-1919):

Fecr-i Âti şiirinin tüm özelliklerini şiirlerinde yansıtan şair edebiyat alanında şiir ve tiyatro türünde verdiği eserlerle tanınır. Şiirlerinde Ahmet Hâşim etkisi görülen şairin ilk şiiri “Sebavet” 17 yaşında, 1904’te yayınlanır. Şiir hayatına Fecr-i Âti’ye katılmadan başlayan Tahsin Nahid için Büyükada çok önemlidir. Şiirlerinde sıkça yer verdiği Büyükada sevdası onun “Ada Şairi” olarak tanınmasını sağlamıştır. Topluluğun ilk kitap çıkaran ismi, şiirlerini “Ruh-ı Bî-kayd”[2] başlığı ile 1908’de kitap haline getirmiştir. Rıza Tevfik ve Yahya Kemâl etkisi de görülen şairin son şiirlerinde dilinin sadeleşmesinde Rıza Tevfik önemli etki etmiştir. (Doğan, 2007: 503)  Kısa ömründe edebiyat adına ümit vadeden eserler veren şair, Diğer şiir kitabına “Kırlar ve Denizler” ismini  verir. (Banarlı, 1971: 1095)

Şiir mi istediniz? Dinleyin bu giryeleri:

Şiir… şiir denilen bir  zavallı hülyadır,

Adeta bir sevimli rü’yadır…

Asabî

Bir kadın hisseder derinliğini!…

Ba’zı eş’âr öyle mübki ki

Büsbütün bir veremli sevdâdır.

 

Hayır, hayır güzelim şi’rimiz  kadındır hep.

Menekşe gözleri ufkun derinliğinde güler,

Karanfil ağzı da bir şi’r-i nev-zemin söyler;

Ve kalbimiz dinler,

Kalan da nakl eyler

Bütün o gözlerin umkunda titreyen râzı!…” (“Şiir”, Akyüz, 1986: 632)

1.2.2.4. Mehmet Behçet Yazar (1888-1980):

1908’den sonra şiir yazmaya başlayan ve Fecr-i Âti topluluğuna katılan şair, topluluğun prensiplerine bağlı kalmıştır. Ferdi temaları tercih eden şairin şiirlerini iki dönemde ele alabiliriz. Ahmet Hâşim ve Cenap Şehabeddin’in etkisi görülen ilk dönem şiirlerini “Erganun” (1911) isimli kitabında toplar. Konuşma dilinin özellikleri görülen ikinci dönem şiirleri ise “Yumak” (1938) adlı kitabında yayımlanmıştır. (Doğan: 2007, Akyüz: 1995)

1.2.2.5. Fazıl Ahmet Aykaç (1887-1967):

Fecr-i Âti şairlerinden olan ve mizahî-hiciv tarzının temsilcisi kabul edilen şair, birçok dergi ve gazetede çeşitli konularda yazılar yazmış olmasına rağmen şöhretini övgü ve yerginin bir arada bulunduğu mizahî şiirlerine borçludur. Divan şiirinin tekniğinden yararlanan şair için Nihad Sami Banarlı’nın şu tespitleri önemlidir: “Devrinin meşhur şahsiyetleri ağzından fakat divan şairlerinin meşhur şiirlerindeki vezinler, kafiyeler hatta söyleyişlerle tertip ettiği manzumeleri, mizahla nazireciliği birleştiren yeni bir çeşni mahiyetindedir. Onun eski, yeni tanınmış şair ve nâsirlerinin üslubunda, onların şiirlerini aynen söyleyebilmek nüfûzu bilhassa dikkate değer.” ( Banarlı, 1971: 1097-1098)

Şiir kitapları: Divançe-i Fazıl der Vasf-ı Efâzıl (1911), Harman Sonu (1919)[3]. (Doğan: 2007) 

1.3.  Şiirde Yeni Bir Anlayış: “Milli Edebiyat”

Milli Edebiyat’ı, kendinden önceki ve belki kendinden sonraki edebi topluluklardan ayıran en büyük özellik, ilk başta bir “dil” hareketi olarak ortaya çıkmasıdır. Dönemin siyasi durumunun da etkisiyle bir “milli şuur” ortaya çıkmış, bu ilk olarak dili millileştirme eğilimiyle kendini göstermiştir. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin gibi önemli ediplerin başını çektiği bu anlayış Fecr-i Âti’nin dağılması üzerine ve hatta Fecr-i Âti’nin ferdiyetçi bakışına bir tepki olarak 1915 sonrası şiirde de bu yönde bir gayret başlatmıştır. Dil hareketi ile başlayan bu akımın şiire getireceği ilk yenilik elbette dilde sadeleşme olacaktı. O zamana kadar Halk şiiri ve Tekke şiirinde var olan “hece” vezni artık aydınların da rağbet gösterdiği bir vezin olmalıydı. Türkiye Türkçesine uygun olmadığı düşünülen “aruz” ise şiirimizden uzaklaştırılmalıydı.

İşte, genç şairler tarafından şiirin millileştirilmesi bu şekilde algılanmış, bu fikri ortaya atanların asıl amaçları yolundan, neredeyse, sapmıştı.

1.3.1.     Millileşme Çabasının Şiire Yansıması

Önce bir dil hareketi olarak ortaya çıkan Milli Edebiyat’ta, şiir dilinde değişikliğe gidilmesi kaçınılmazdı. Ziyâ Gökâlp ve Ömer Seyfettin’in önderliğini yaptığı “yeni lisan” yanlıları dilimizdeki Acem ve Arap etkisinin azaltılması, şiirlerimizin sâfî Türkçe ile yazılması gerektiğini söylüyorlardı. Ziyâ Gökâlp önce kendisi bu yönde eserler vermeye başlıyor, sonra da genç şairleri bu yönde hareket etmeleri noktasında uyarıyordu.

Güzel dil Türkçe bize,                      Lisanda sayılır öz

Başka dil gece bize.                           Herkesin bildiği söz.

İstanbul konuşması                            Mânâsı anlaşılan

En saf, en ince bize.                           Lûgate atmadan göz.

Uydurma söz yapmayız,                    Açık sözle kalmalı,

Yapma yola sapmayız,                       Fikre ışık salmalı;

Türkçeleşmiş Türkçedir;                    Müteradif sözlerden

Eski köke tapmayız.                           Türkçesini almalı.

 

Yeni sözler gerekse,                           Yap yaşayan Türkçeden,

Bunda da uy herkese.                        Kimseyi incitmeden.

Halkın söz yaratmada                        İstanbul’un Türkçesi

Yollarını benimse.                              Zevkini olsun yeden.

 

Arapça’ya meyl etme,                                    “Gayn”lı sözler emmeyiz,

İran’a da hiç gitme;                           Çocuk değil memeyiz!

Tecvidi halktan öğren,                       Birkaç dil yok Tûrân’da,

Fasîhlerden işitme.                            Tek dilli bir kümeyiz.

 

Tûrân’ın bir ili var                             Türklüğün vicdânı bir,

Ve yalnız bir dili var.                         Dini bir, vatanı bir;

Başka dil var diyenin,                        Fakat hepsi ayrılır

Başka bir emeli var.                           Olmazsa lisânı bir.[4] (“Lisân”, Akyüz, 1986: 705-706)

Bir yandan Ziyâ Gökâlp, Ali Canip ve Ömer Seyfettin, dilde yapmaya çalıştıkları bu ihtilalle dikkatleri üzerlerine çekerken bir yandan da birçok önemli edibin (Fuad Köprülü, Cenap Şehâbeddin,  Yakup Kadri, Halit Ziya, Süleyman Nazif) sert tepkisi ile karşılaşırlar. Onlar, dilde sadeleşmenin zamanla ve tabiî olarak gerçekleşebileceğini, bunun terkipleri atıp dilin yoksullaştırılmasıyla olmayacağını savunuyorlardı. Onlara göre, “yeni lisan” hareketi sadece sınırlı bir grubun dile müdahalesiydi. Edebiyat dili olamayacağını söyledikleri bu dilin ancak bilim dili olabileceğini, onunla da edebi eser vermenin mümkün olmadığını savundular. (Çetişli, 2007: 164)[5]

Fakat daha sonra Fuad Köprülü, Nihad Sami’nin ifadesiyle: “Yeni lisancıların kelime katliamına girmeyip Türkçeye tam bir istiklâl verileceği prensiplerini öğrenince bu makbul harekete hatta iştirak etmiştir.” (Banarlı, 1971: 1125)

Milli Edebiyat şairlerinin kendilerini halka kabul ettirme çabalarının yoğunlaştığı 1911-1917 yılları Türk şiiri için bir karışıklık dönemidir. Bir taraftan dağılmış olan Fecr-i Âti’nin önemli isimleri (Ahmet Hâşim, Emin Bülend) şöhretlerini sürdürmeye çalışıyor, bir taraftan da Tevfik Fikret, Cenap Şehâbeddin gibi Edebiyât-ı Cedide şairleri varlıklarını koruyordu. Bununla birlikte hiçbir cereyana katılmayan fakat büyük bir şöhret sahibi olan İstiklâl şairi Mehmet Âkif başka bir anlayışla şiirde yükseliyordu.

Böylesi karışık bir ortamda “millilik” özelliğini Yeni Lisancılara bırakmak istemeyen ve Rübâb dergisi etrafında toplanan bir kısım genç şair (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Hakkı Tahsin vd.) de şiirde başka yollar denemeye çalışıyorlardı. Milliliğin eskiye dönmekle olacağını ve bunun da Yunus Emre, Mevlânâ gibi isimlerin kullandığı samimi, lirik ve mistik anlayışın şiire yansımasıyla mümkün olacağını söylüyorlardı. Sembolleri olan ney’den dolayı adlarına Nâyiler diyen bu grup tutunamamış ve kısa sürede dağılmıştı.

Aynı sene, amaçları yine geçmiş kaynaklara dönerek bir çığır açmak olan bir başka şair grubun (Yahya Kemal, Yakup Kadri) ortaya attığı Havza Edebiyatı da yine kısa ömürlü olmuştur. Eski Yunan Medeniyeti ile kurdukları ilişki sebebiyle kendilerine Nev-Yunâniler diyen grubun anlayışını Yahya Kemâl’in yazdığı birkaç şiir (Sicilya Kızları, Biblos Kadınları) temsil etmeye çalışmıştır. (Akyüz, 1995: 169-170)

1.3.1.1. En “Milli” Vezin Hangisi? “Hece-Aruz Tartışmaları”

Edebiyat sahnesine adım atar atmaz birçok tartışma ve tepkilerin odağı olan Milli Edebiyat cereyanı, dil meselesinin yanında ciddi bir vezin tartışmasının da ortasında kalmıştır. Ortasında diyoruz, çünkü bu meselenin bir tarafında milliliği “şekil”le sınırlamak istemeyen ve “Türk aruzu”nu şiirlerinde kullananlar (Yahya Kemal, Fuad Köprülü), bir tarafında ise milli vezin “hece”dir diyenler (Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Orhan Seyfi, Halit Fahri, Yusuf Ziya vd.) duruyordu.

Milliliği hecede arayanların durumunun siyasi başarısızlıklar ve çeşitli ızdıraplarla sarsılan gençliğin, milli olan her şeyi güzel bulması olarak niteleyen Nihad Sami Banarlı durumu şu ifadelerle yorumlar: “Genç Türk gönülleri milli olan her şeyi en güzel bulmaya elverişli bir ruhla hece veznine sarılmış ve milli kültürleri en çok bu kadarına yettiği için hatta milli edebiyatı “milli vezin” sanacak kadar, hece vezniyle söylemiş olmayı milli eser vermiş olmak manasında anlamışlardı.” (Banarlı, 1971: 1130)

Oysaki Milli Edebiyat’ın vücuda gelmesinde değilse bile ilerlemesinde büyük tesirleri olan iki önemli şahsiyet, Fuad Köprülü ve Yahya Kemâl milli edebiyat düşüncesinin sadece bir vezin ya da şekil meselesinden ibaret olmadığını yüksek sesle dile getiriyorlardı. Banarlı’nın Fuad Köprülü’den aktardığı ve edibin “Milli Vezin” makalesinde yer alan ifadeleri şöyle: “Milli Edebiyat cereyanı yalnız bir vezin yahut sadece bir şekil meselesinden ibaret değildir. Milli hayatın bütün unsurlarında, hukukta, ahlakta, iktisadiyatta, bediiyatta birbirleriyle hemâhenk olarak yapılması şiddetle icab eden geniş bir inkılap, çok büyük bir tertip vardır ki, milli vezin ve milli edebiyat meselesi de işte bu tertibin küçük bir parçasından ibarettir.” (Banarlı, 1971: 1130)

Köprülü ile paralel görüşleri savunan Yahya Kemâl sanatta hedefin şiir söylemek olduğunu, vezninse ancak bir alet görevini yerine getirdiğini söyler. Ona göre bir hece-aruz tartışması çıkarmak lüzumsuzdur. Asırlardan beri hiç çarpışmadan yan yana devam eden bu iki vezni kardeş nehir Fırat ve Dicle’ye benzeten şair, bu tartışmalar arasında şiirin yok oluşuna üzülmekteydi. (Banarlı, 1971: 1131)

Hece-aruz tartışmalarını 1800’lerin sonlarından başlatan ve 1940’lara kadar getiren İsmail Çetişli, yapılan teorik çalışmaların yanında modern Türk şiirinde hece veznine dönüş hareketini 1897’den sonra Mehmet Emin’in başlattığına dikkat çeker. Mehmet Emin “Cenge Giderken –yahut- Anadolu’dan Bir Ses” isimli manzumelerini heceyle yazmış ve ömrü boyunca heceden vazgeçmemiştir.

Ömer Nâci ile hece-aruz tartışması yapan Rıza Tevfik, meseleyi sadece tartışma zemininde bırakmaz ve şiirlerini hece ile yazar. Hatta Çetişli’nin ifadesi ile o hece vezninde Mehmet Emin’den daha başarılıdır. Burada Çetişli’nin Hasan Kolcu’dan[6] aktardığı şu ifadelere de yer verelim: “Mehmet Emin’in Türkçe şiirlerinin neşri, hece vezniyle ve sade Türkçe ile şiir yazmayı yaygın hale getirir. Mehmet Emin’in üslubunu taklit ederek veya tesirinde şiir yazanların yanında (A. Nihat, Tırnovalızâde, Mustafa Celal, Hüseyin Avni, Ahmet Rıfkı, Kemal Hüzni vb.) halk şiirini- bilhassa türküleri örnek alarak- hece vezinli şiirler yazanlar çoğalır.” (Çetişli, 2007: 180)

Hece vezni ile yazmaya başlayan diğer bir grup ise daha sonra “Hecenin Beş Şairi” diye adlandırılacak olan Halit Fahri, Enis Behiç, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz’dir. Çetişli’nin Yusuf Ziya’nın[7] bir eserinden aktardığı bilgiye göre Bilgi Derneği’nde Ziyâ Gökâlp ile tanışan bu isimler hece ile şiir yazmaya başlarlar. Daha sonra Halit Fahri[8] aruza veda edecek ve bu isimde şiir yayınlayacaktır. (Çetişli, 2007: 181-183)

Vedâ, ey yâr-ı cân, senden de ayrılmak mukaddermiş,

Benim bak sernüviştimde bu hicranlar da beklermiş.

Hisâb ettim, otuz beş yıl ‘mefâîlün’ demiş gönlüm,

Meğer bir gün bu zahmetler hebâ olmak mukaddermiş.” (Aruza Vedâ, Akyüz, 1986: 352)

Hece ve aruz tartışmaları böylesi bir şekilde sürüp giderken, Yahya Kemâl’in “hedef şiir söylemek” sözüne karşılık hedefi “milli şiir” söylemek olanlar tarafından eskiye ait tüm unsurlar reddedilirken Fuad Köprülü Avrupa’da edindiği bilgi birikiminin de etkisiyle durumu şöyle özetliyordu: “Hayatta daima iki zıd cereyan olabilir, bunlardan hangisinin daha kuvvetli ve istikbâl üzerinde nüfuzlu olduğunu anlamak için ikisi de ayrı ayrı ölçülür; hangisi mütezaid bir silsile takip ediyorsa, istikbâlde hâkim olacak mutlaka odur.” “Dün denilecek kadar yakın bir mazide hece vezniyle yazılan eserler aruzla yazılanlara nispetle yüzde bir nispetinde idi. Halbuki beş-altı seneden beri bu nispet tezayüd ede ede bugün en aşağı yüzde kırka çıktı.” “Muarızlar istedikleri kadar bağırmakta serbesttirler, milli vezin, yani milli edebiyatın galebesi, yarın için artık içtinab kabul etmez bir zarurettir.” (Banarlı, 1971: 1131)

Banarlı’ya göre netice bu iki üstadı da haklı çıkarmıştır: “Fuad Köprülü’nün tahmini doğru çıkarak kısa bir zaman sonra hece vezni aruza karşı kâhir bir galebe kazandı. Fakat gittikçe güzelleşen ve bir Türk aruzu olmakta çok ileri hamleler yapan aruz veznini Türk şiir zevkinden uzaklaştıramadı. Aynı hadiseler, bu aruz üzerinde büyük bir zevkle işleyen Yahya Kemâl’i de haklı çıkardılar ve hece vezninin büyük bir cereyan halini aldığı bu çağlarda uzun yıllar hemen sadece “vezin” terennüm edildi, fakat “Yahya Kemâl’in istediği şiir” söylenemedi.” (Banarlı, 1971: 1131)

Peki bu tartışmalarda gerçekten galip olan taraf hangisi idi? Yazılan eserler ve iştirak eden edipler açısından üstün olan “hece” mi, yoksa Mehmet Âkif, Ahmet Hâşim gibi büyük üstadlar yetiştiren “aruz” mu? Bu mevzuyu da yine Banarlı’nın yerinde tespiti ile kapatalım: “Aruzla terennüm edilen ve aruzla terennüm edildiği için milli edebiyat cereyanının dışında sanılan Türk şiiri, Mehmet Âkif gibi, Ahmet Hâşim gibi, Yahya Kemâl gibi çok büyük şairler yetiştirmiştir.

Buna mukâbil hece ile söylenen şiirler bu büyüklerin eserleriyle ölçülemeyecek kadar zayıf bir durumdadır ki, bunun belli başlı sebeplerinden biri de hececi şairlerin büyük bir ekseriyetle ya çok genç yahut da böyle bir cereyanı başaramayacak kadar az kültürlü olmalarıdır. (…) Bu şairler ne kendilerine yol gösteren Ziyâ Gökâlp’in ne de eserlerine kültür malzemesi hazırlayan Fuad Köprülü’nün ülkü ve kültür anlayış ve seviyesinde bulunuyorlardı. Onların milli edebiyat cereyanına daha ileri bir kıymet kazandıramayışları milli edebiyatı bir vezin ve şekil meselesi kabul etmeleri kadar başkalarına söylenecek sözleri olmaması yüzündendi. O kadar ki, bu şairler, büyük bir ekseriyetle, okudukları ve tetkik ettiklerini değil, ancak Ziyâ Gökâlp gibi, Yahya Kemâl gibi büyük bilgi ve fikir hazinelerinden işitip alabildiklerini yazıyorlardı.” (Banarlı, 1971: 1132)

1.3.2. Millileşme Çabasının Muhtevaya Yansıması

Birçok açıdan farklı tartışmaları içine alan Milli Edebiyat için, muhtevada da birlik sağlanmıştır, diyemiyoruz. Hem dönemin farklı sorunlarının olması hem milliliğin farklı açılardan anlaşılması hem de bu cereyanın ilk olarak bir dil hareketi olması, bu dönem şiirinde muhteva açısından çeşitliliği zaruri kılmaktadır. Bu dönem konularını toplumsal ve ferdi içerikli olarak iki ana başlıkta toplayan İsmail Çetişli, toplumsal içerikli olanları da sekiz alt başlıkta toplar. (Fikrî, siyasî ve ideolojik tarafı ağır basan şiirler; vatan şiirleri; Anadolu ve memleket şiirleri; fakirlik, yoksulluk ve sefalete dair şiirler; aile ve kadına dair şiirler; çocuk şiirleri; dînî-tasavvufî tarafı ağır basan şiirler; mizah ve hiciv şiirleri)Dönemin siyasî zemini itibariyle vatan-millet şiirleri, Türkçülük ve Milliyetçilik şiirleri dönemin önde gelen şiirlerindendir. Ziyâ Gökâlp (Asker Duası, Galiçya Yolunda, Tûran), Mehmet Emin (Ordunun Destanı, Zafer Yolunda, Anadolu) ve aruzla yazmasına rağmen Milli Edebiyat’tan soyutlanamayan büyük üstad Mehmet Âkif bu konularda öncü isimlerdir.

Bu dönemde eskiye göre farklı algılanan bir başka konu ise “aile ve kadın”dır. Dönemin ferdi şiirlerinde bir sevgi unsuru olarak kullanılan kadın, artık, toplumun temeli olan aile müessesinin en önemli unsurudur, annedir. M. Emin, M. Âkif, Z. Gökâlp, Neyzen Tevfik bu minval üzere şiir yazan şairlerdendir.

Önceki dönemlerle kıyas edilemeyecek şekilde çıkış yapan bir başka konu da “çocuk”tur. Çocuk şiirlerinin arttığı bu dönemde birçok şairin çocuklar için şiir kitabı çıkarttığını görürüz. “Şermin” (Tevfik Fikret, 1914), “Kır Çiçekleri” (İsmail Hikmet, 1918), “ Şiir Demeti” (Ali Ekrem Bolayır, 1925) bunlardan bazılarıdır.

Her gün mektebe gelirken

Kulübesinin önünden

Geçtiğiniz fakir kadın

Pek hastadır; belki yarın

Çocuğu öksüz kalacak;

Bilmem onu kim alacak?

            Onlar için

            Dua edin!” (“Şermin” Öksüz, Akyüz, 1986: 288)

Türk şiirinde toplumsal konuların öne çıktığı dönemde bile ferdi konular ihmâl edilmemiştir. Kısacası Türk şiirinde “aşk, gurbet, yalnızlık, ölüm, tabiat” her zaman şiire konu olmuştur. Dolayısıyla bu dönemde de bu tür konular şairlerin şiirlerinde sık sık yerini almıştır.

Bekçisiyim bu senin

Ve siyah gecelerin;

Gurbetten daha derin

Bir yara yok içimde!

 

Ne aşkım ne emelim

Soluk bir karanfilim

Ben gurbette değilim

Gurbet benim içimde.[9] (Kemalettin Kamu, Gurbet Gecelerinde, Çetişli, 2007: 208)

1.3.3. Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Şairler ve Şiir Kitapları

Böylesi heterojen yapıya sahip olan bir edebi topluluğun çerçevesini kesin çizgilerle belirlemek mümkün değildir. Bu topluluğun ilkelerini net olarak belirleyemeyeceğimiz gibi, ele alacağımız şairlerin hepsinin aynı ilkeleri aynı oranda  benimsemesini beklemek de elbette doğru olmayacaktır. Biz, bu akımın öyle veya böyle bir tarafından tutunmuş ya da kendi anladığı çerçevede milliliği eserlerinde yansıtmış isimleri, bu başlık altında toplamanın doğru olacağı kanısındayız. Bu düşünce ile burada bu ediplerden önemlilerinin sadece isimlerini ve şiir kitaplarının isimlerini vermekle yetineceğiz.

 

Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936): Mehmet Âkif’in bütün şiirlerini içinde barındıran Safahat yedi kitaptan oluşur. Birinci Safahat (1911), Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar (1917), Âsım, (1924),Gölgeler (1933)’dir.

Ziyâ Gökâlp (1876-1924): Kızıl Elma (1913), Yeni Hayat (1918), Altın Işık (1942).

Yahya Kemâl Beyatlı (1884-1958): Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962), Rubâiler ve Hayyam Rubâilerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Bitmemiş Şiirler (1975).[10]

Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944): Türkçe Şiirler (1898), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1916), Dicle Önünde ( 1916), Hasta Bakıcı Hanımlar (1917), Tûran’a Doğru (1918), Zafer Yolunda (1918), İsyan ve Dua (1918), Aydın Kızları (1921), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939).

Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973): Şarkın Sultanları (1918), Dinle Neyden (1919), Gönülden Gönüle (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir Ömür Böyle Geçti (1932), Elimle Seçtiklerim (1934), Tatlı Sert (1938), Akıncı Türküleri (1938), Akar Su (1940), Heyecan ve Sükun (1959), Zindan Duvarları (1967), Han Duvarları (1969).

Yusuf Ziya Ortaç ( 1895-1967): Akından Akına (1916), Cenk Ufukları (1917), Âşıklar Yolu (1919), Şairin Duası (1919), Şen Kitap (1919), Yanardağ (1928), Bir Servi Gölgesi (1938), Kuş Cıvıltıları (1938), Bir Rüzgâr Esti (1962).

Enis Behiç Koryürek (1892-1949): Miras (1927), Vâridât-ı Süleymân (1949), Güneşin Ölümü (1951).

Orhan Seyfi Orhon (1890-1972): Fırtına ve Kar (1919), Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi (1919), Gönülden Sesler (1922), O Beyaz Bir Kuştu (1941).

Halit Fahri Ozansoy (1891-1971): Rüya (1912), Cenk Duyguları (1917), Efsaneler (1919), Zakkum (1920), Bulutlara Yakın (1921), Gülistanlar Harabeler (1922), Paravan (1929), Balkonda Saatler (1931), Sulara Dalan Gözler (1936), Hep Onun İçin (1962), Sonsuz Gözleri Ötesinde(1964).

Bütün bunların yanında şu isimleri de kaydetmek doğru olacaktır: Ali Canip Yöntem “Geçtiğim Yol” (1918); Aka Gündüz “Bozgun” (1917); İhsan Raif “Gözyaşları” (1914); Şükûfe Nihal “Yıldızlar ve Gölgeler” (1919), “Hazan Rüzgârları” (1927), “Gayya” (1930), “Su” (1933), “Şile Yollarında” (1935), “Sabah Kuşları” (1943), “Yerden Göğe” (1960).

SONUÇ

Uzun bir sessizliğin ardından II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tekrar ve eskisinden daha hareketli olarak yeni bir döneme başlangıç yapan Türk şiiri, verilen eser ve ortaya çıkan edip çeşitliliğinin yanında tartışmalarıyla da Türk Edebiyat Tarihi’nde önemli bir yer edinmiştir. Fecr-i Âti ile başlayıp Milli Edebiyat ile devam eden edebi anlayışlar içinde en dikkat çeken ve uzun soluklu olan tartışma “hece-aruz” tartışmasıdır. Milli bir şiir vücuda getirmek isteyen ediplerden bir kısmı, milli vezin hecedir, her şey şekilde başlar, düşüncesi ile milli şiirin ancak hece ile yazılabileceğini savundular. Bir kısım şair ise milliliğin şekille olamayacağını, bunu muhtevada göstermek gerektiğini öne sürdüler.

Uzun tartışmaların sonunda, denilebilir ki, hece aruza galip geldi ve bu dönem ve hatta ondan sonraki belli bir dönem daha çok hece ile şiirler yazıldı. Fakat hiçbir hece vezinli şiir, Yahya Kemâl’in şiirlerinin seviyesine gelemedi. Hiçbir hececi şair, Mehmet Âkif gibi şöhret elde edemedi. Bu dönemin edebiyatımıza kattığı en önemli değerler, Ahmet Hâşim, Mehmet Âkif, Yahya Kemal (“Ok” şiiri hariç) hiçbir zaman hece ile şiir yazmadılar. Oysaki bu isimler, yıllar sonra bile dönemin içinde ve büyük bir gururla anılacaklardı. Aruza varlık olarak galip gelen hece ise yerini bir süre sonra serbest nazma bırakacaktı: “Son yüzyılın başlarından itibaren milli edebiyat cereyanının hece veznini aruzun yerine geçirme gayreti bu husustaki mücadelesini kazandı. Aruz Yahya Kemâl gibi müstesna bir sanatkârında bulunduğu birkaç mümessili ile devrini kapatmış görünmektedir. Hece veznini benimseyen yeni şiir de uzun ömürlü olmadı; hemen her yerde olduğu gibi o da bugün yerini, âhengi güç bir mimaride arayan serbest nazma bırakmış bulunuyor.” (İslam Ansiklopedisi, 1991: 437)

Aslında bu uzun ve akla pek yatkın olmayan tartışmalara 12 Mart 1921’de TBMM’de Milli Marş güftesi olarak ittifakla ve büyük bir coşkuyla kabul edilen, büyük üstad Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı isimli eseri son noktayı koymuştur. Zira, bugün hâlâ büyük bir coşkuyla seslendirdiğimiz ve bu ülke payidar kaldıkça aynı coşkuyla seslendirmeye devam edeceğimiz, her mısrası “milli” mücadelemizi, “milli” şuurumuzu en ince ayrıntısına kadar anlatan “İstiklâl Marşı” aruzun fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbı ile yazılmıştır…

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

KAYNAKÇA

Akyüz, Kenan (1986), Batı tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul.

Akyüz, Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi, İstanbul.

Argunşah, Hülya (2005), “Milli Edebiyat”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 197.

Banarlı, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

Çetin, Nurullah (1995), “Tahsin Nahid’in Ruh-ı Bî-kayd Adlı Kitabımda Yer Almayan Şiirleri”, Ankara, AÜ, DTCF Der., S: 1-2, c: XXXVII, s: 541-581.

Çetişli, İsmail (2007), “İkinci Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Fikrî, Siyasî Hareketler ve Türk Edebiyatına Yansımaları”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 125-364.

Doğan, Abide (2007), “Fecr-i Âti Topluluğu”, İkinci Meşrytiyet Dönemi Türk Edebiyatı, (Haz. Prof. Dr. İsmail Çetişli, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Abide Doğan, Doç. Dr. Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş), Akçağ Yay., Ankara, 487-513.

İslam Ansiklopedisi (1991), “Aruz Maddesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 437.

Kolcu, Hasan (1993), Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, KB Yayınları, Ankara.

Okay, Orhan (1992a), “Fazıl Ahmet Aykaç”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 187-194.

Okay, Orhan (1992b), “Emin Bülend Serdaroğlu”, Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt, İstanbul, 380-390.

Ortaç, Yusuf Ziya (1966), Bizim Yokuş, İstanbul, s: 23.

Özgül, M. Kayahan (1986), Halit Fahri Ozansoy, KTB Yayınları, Ankara, s:75.

Türk Dili (1992), (Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı), S: 481-482, Ocak-Şubat, s: 557.

 

  

                 

 

      

 

 

 


[1] Geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992b)

[2] Şairin kitaba girmeyen şiirleri için bkz. (Çetin: 1995)

[3] Şair hakkında geniş bilgi için bkz. (Okay: 1992a)

[4] Şiirde kıtalar 1 2     şeklinde yazılmıştır.

3 4

[5] Geniş bilgi için bkz. (Argunşah: 2005)

[6] Hece-aruz tartışmaları ile ilgili geniş bilgi için bkz. (Kolcu: 1993)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ortaç: 1966)

[8] Halit Fahri’nin şiirleri için bkz. (Özgül: 1986)

[9] Şiir için bkz. (Türk Dili: 1992)

[10] (Şairin hayatta iken bastırmadığı şiirleri, ölümünden sonra İstanbul Fetih Cemiyeti’nde kurulmuş olan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından bastırılmıştır.)

 


TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE TASNİF YÖNTEMLERİ

TÜRK EDEBİYATI TARİHLERİNDE

TASNİF YÖNTEMLERİ

 (Avrupa Edebiyatı ve Biz – Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi – Resimli Türk Edebiyatı Tarihi – Türk Edebiyatı Tarihi)

 

GİRİŞ

Bir edebiyat tarihi vücuda getirmek zordur. Fakat bir Türk edebiyat tarihi yazmak çok daha zordur. Zira, Türk edebiyatı, dünya edebiyatları içinde en geniş ve kapsamlı geçmişe sahip birkaç edebiyattan biridir. Tek bir coğrafyaya ve tek bir döneme sığdırmanın mümkün olamayacağı Türk edebiyatını sınıflandırmak da oldukça zahmetlidir ve bununla birlikte bu sınıflandırmayı tek bir metotla yapmaya çalışmak da boş yere zaman harcamakla eş değerdir.

Agâh Sırrı Levend’in, önce büyük devirlere ayrılması gerektiğini (Levend 1988: 26) söylediği edebiyat tarihi, birçok farklı metotla sınıflandırılabilir. Yüzyıl, tür, şahıs, topluluk, dönem gibi sınıflandırmalarının yapılabileceği edebiyat tarihlerinde birden fazla tasnifin kullanılması da mümkündür.

Bunun yanında, elbette edebiyat tarihleri dönemin sosyal ve kültürel varlığından bağımsız yazılamaz. Fuad Köprülü’nün ifadesiyle; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) Bu bilgi de bize tasnif yapılırken dikkat edilecek noktalar konusunda ipucu vermektedir.

İşte bütün bu bilgilerden yola çıkarak biz de Türk edebiyat tarihleri içinde hem önemli hem farklı olan dört tanesi üzerinden “Türk edebiyat tarihlerinde tasnif yöntemi”ni incelemeye çalıştık. Her birini ayrı ayrı incelediğimiz edebiyat tarihlerinde kullanılan tasnif yöntemlerini tespit etmeye ve bu yöntemlerin hangi amaçlarla kullanıldığını anlamaya çalıştık. Birçok tasnif yönteminin bir arada kullanıldığını gördüğümüz edebiyat tarihlerimizi, yayınlama tarihlerine göre değerlendirmeyi doğru bulduk. Son olarak, yaptığımız çalışmadan kesin yargılı bir sonuca ulaşmaktan çok konuyla ilgili bir durum tespiti yapmaya gayret ettik.

AVRUPA EDEBİYATI VE BİZ’DE TASNİF YÖNTEMİ

 İsmail Habib Sevük’ün ilk cildini 1940’da, ikinci cildini 1941’de yayınladığı ve Nazım Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “…edebiyat tarihçiliğimiz üzerinde duranların yeterince dikkate almadıkları” “Avrupa Edebiyatı ve Biz” yayınlanışı üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ sahasının tek abidesi olarak durmaktadır. Eser diğer edebiyat tarihlerimizden sadece, ülkemizdeki Batıdan yapılan çevirileri sunmakla değil, XVII. yüzyıldan bu yana bütün Batı edebiyatlarını Türk edebiyatı ile eş zamanlı ve mukayese imkânı sunarak vermesi ile ayrılır. Polat’a göre, böylesi önemli bir eserin tek eksiği “Batı edebiyatının Türk edebiyatına neleriyle ve nasıl model olduğunu yeteri kadar göstermemesidir.” Polat, ayrıca, bu tür çalışmalara, hiç olmazsa, İsmail Habib Sevük’ün bıraktığı noktadan 2000’e gelene kadar getirerek çalışmalara şiddetle ihtiyaç olduğunu belirtir. (Polat: 2002)

Avrupa Edebiyatı ve Biz, her ciltte altı kısım olmak üzere 12 kısımdan müteşekkildir. Başlangıçtan 17. yüzyıla kadar ki dönemin ele alındığı birinci ciltte yazar, ilk olarak Türk edebiyatı ile birlikte beş büyük edebiyatının tarihini inceler. Yunan, Latin, İslam Medeniyeti ve Avrupa edebiyatlarının tarihini inceleyen yazar bu edebiyatları da kendi içinde devrelere ayırır. Birinci kısımda yer alan “Yunan Edebiyatı”; “Yunan Edebiyatı Tarihi” başlığı altında “Kahramanlık Devri, Atina Devri, Yunan-İskender Devri, Yunan-Roma Devri” şeklinde dört devirde incelenir. Ayrıca bu kısımda “Yunan Edebiyatında Tercümeler” ve “Yunan Esatiri” başlıklı iki bölüm bulunmaktadır. İncelenen devirler edebi türlere ve bu türlerin önemli isimlerine yer verilerek değerlendirilmiştir.

İkinci kısım “Latin Edebiyatı”na ayrılmıştır. Yine, “Latin Edebiyatı Tarihi” başlığı ile ele alınan bölümde, “Çıraklık Devri, Altın Devir, İntihat Devri” başlıklarından oluşan üç devir incelenir. Burada da devirlerin ele alınışı birinci kısımdaki ile aynıdır. Bu kısmın ikinci başlığı ise “Latin Edebiyatında Tercümeler”dir.

Eserde üçüncü kısım “Orta Zamanda Avrupa” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Yunan ve Latin medeniyetlerinin ayrı ayrı ve birlikteki durumları, Hıristiyanlık, İsa peygamber, İnciller ve Mezhepler üzerinden, adeta, bir durum tasviri yapılır.

Dördüncü kısımda yer alan “İslam Medeniyetinin Teşekkülü” Hz. Muhammed (SAV)’in peygamberliği ile başlatılır. Bölümde, İslamiyet’in evrensel boyutları, “peygamberlik ve hükümdarlık”, “din ve şeriat” gibi kavramlar üzerinden anlatılırken, Avrupa’nın, bu erişilmez teşekküle olan bakışı ve belki haykırışı Goethe’nin “Eğer Müslümanlık bu ise biz hepimiz Müslüman değil miyiz?” (Sevük 1940: 210) sözü ile sunulur okura. Fakat bu dehşetli dönemin ardından gelen düşüş “Sonraki Müslümanlık” başlığı ile sunulur ki, bu düşüş tüm İslam coğrafyası için geçerli olmaktadır. Hz. Muhammed’in vefatından sonra gelen karışıklıkların, Hz. Ali-Muaviye çatışmasının, Emevi ve Abbasilerin durumunun, ve “bunalan” dinin değişen karakterinin anlatıldığı bu dönem de yine edebi şahsiyetlerin sanatlı ve fakat hüzünlü ifadeleri ile ortaya konur ve Ziya Paşa’nın :

 

“Diyarı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm.

Dolaştım mülkü İslam’ı bütün viraneler gördüm.” beyiti, Mehmet Âkif Ersoy’un;

Bakın mücahid olan garba, şimdi bir kerre:

Havaya hükmediyor, kâni olmuyor da yere.

Dönün de âtıl olan şarkı seyredin: Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri.” (Sevük 1940: 212) dörtlüğü bunun en samimi örnekleri olarak okura sunulur.

Dördüncü kısmın son başlığı ise “İslam İskolastiği”dir. İslam gerçeğinin hayata adaptesini göstermeyi amaçlayan bu bölüm üç başlık altında incelenmiştir: 1. Hıristiyan İskolastiğiyle Mukayese 2. Siyasi Tarikatlar 3. Yunanın İslam İskolastiğine Tesiri. Bir bakıma, kilisenin hayata etkisi ile İslam hakimiyetinin kıyasının yapıldığı bu bölümde Ebu Hanife gibi bir ekolün tek bir başlık altında ayrı olarak incelenmesi önemlidir.

Birinci cildin beşinci kısmı; “İslam Medeniyetinde Yaratıcılık ve Bu Yaratıcılıkta Türk’ün Rolü” başlığını taşımaktadır. Kendi içinde ayrıca sekiz bölüme ayrılan beşinci kısımda ilk dört bölüm İslam Medeniyet’inin gelişimine, müspet ilimlerde ve felsefede etkili oluşunu ayrılmıştır. Bu bölümlerde ünlü İslam alimlerinden; İbni Haldun, Elbiruni, Razi, İbni Sina, Yusuf Has Hacip, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, Gazali, Mevlana, Hallacı Mansur gibi isimlerle yer verilmiş ve İslamiyet’in yükselişi bu minval üzere değerlendirilmiştir. Daha sonraki bölümlerde sırasıyla önce, İslam Medeniyeti içinde Türk’ün yeri ve İslam ve Türk Medeniyeti’nin Avrupa’ya olan etkisi ele alınır. Bu kısmın yedinci bölümü İslam Medeniyeti’nin çöküşüne ve bunun sebeplerine ayrılır. “Sanat ve Edebiyattaki Hacimsizlik”, ve “Yaratıcı Medeniyetin Donuşu” başlıkları altında incelenen bu bölüm “Neydik?” “Ne olduk?” ifadelerinin açıklanması ile sonuçlandırılır. Beşinci kısmın son başlığı, “Orta Zamanda Türk Edebiyatı”dır. “İslam’dan Önce” ve “İslam’dan Sonra” olarak iki devrede ele alınan bu bölümde İslam’dan önceki devre Göktürk ve Uygur lehçeleri ile Orhun Kitabeleri’ni inceler. İslam’dan sonrayı işleyen ikinci devrede ise Hakaniye, Çağatay, Azeri edebiyatlarının yanında Nevai, Yunus Emre, Âşık Paşa, Ahmedi, Şeyhi, Sinan Paşa, Hacı Bayram Veli gibi önemli isimlerin Türk edebiyatındaki yeri anlatılır.

Birinci cildin son kısmı “Avrupa Rönesans Edebiyatı” başlığını taşımaktadır. Rönesans döneminin; edebiyat tarihi, tercümeler ve 16. Asırda Türk edebiyatı açısından üç bölümde incelendiği altıncı kısımda edebiyat tarihi kısmının dört ülke üzerinden ele alındığını görüyoruz. İtalyan, İspanyol, İngiliz ve Fransız  edebiyatlarını bu açıdan inceleyen yazar Alman edebiyatını “diğer milletler” başlığı altında inceler. Tercümeler kısmında da, İtalyan, İspanyol, ve İngiliz edebiyatından tercümelere yer veren müellif, ayrıca Yunan ve Latin tercümeleri için de bir başlık açar. Altıncı kısmın son bölümünü oluşturan “16. Asır Türk Edebiyatı”, Türklerin dünyadaki üstünlüğünün anlatımıyla başlar. Babür Şah, Fuzuli, Baki, Ruhi, Taşlıcalı Yahya isimlerine yer verilen bölümde nesir ve halk şiiri de ayrıca yer alır. Bölümün sonunda ise Türklerdeki bu büyük ihtişamın etkisinde kalarak ilerleyememe sorunu, diğer bir deyişle, fikir ve sanatta uzun yıllar “orta zamanda” kalış anlatılır ve böylece ilk cilt 16. asırla birlikte tamamlanmış olur.

Avrupa Edebiyatı ve Biz adlı eserin ikinci cildi 17. yüzyıldan başlayıp 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu ciltte yazarın önce yüzyıl tasnifine gittiğini görürüz. 17, 18, 19. asırların yanında “son asır” olarak nitelendirilen 20. asrın da tasnifte yerini aldığı eserde yüzyıllar ülkelere göre değerlendirilir. Yüzyıllar içinde değerlendirilen ülkeler edebiyat tarihleri açısından değerlendirildikten sonra eserde o ülkelerden yapılan tercümelere de ayrıca yer verilir. Bölümlerde son olarak o yüzyılda Türk edebiyat tarihinin durumu ve önemli isimleri incelenir.

İkinci cildin birinci kısmı, “17. Asır Avrupa Klasik Edebiyatı” başlığından ve üç bölümden oluşmaktadır. “Edebiyat Tarihi” başlıklı ilk bölümde Fransa ve İngiltere edebiyatları ve bu edebiyatların önemli isimleri incelenir. Tercümelerin yer aldığı ikinci bölümde yalnızca, Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Fenelon, Descartes’ten oluşan Fransız yazarlarının eserlerinden yapılan tercümelere yer verilir. Son bölümde yazar, bu yüzyılda Türk edebiyatına farklı açılardan bakmış, Naima, Evliya Çelebi, Nefi gibi önemli isimlere yer vermiştir.

Eserde ikinci kısım “18. Asır Avrupa Edebiyatı” adını taşır. Yazar yine bu kısımda da edebiyat tarihi ve tercümeler şeklinde bölümlemeye gider ve edebiyat tarihi bölümünü Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya edebiyatları üzerinden inceler. Aynı ülkelerden yapılan tercümelere yer verilen “tercümeler” bölümünün ardından üçüncü bölümde “18. Asırda Türk Edebiyatı” ele alınır.

Üçüncü kısımda 19. asrın ilk yarısını ele alan yazar bu kısma “Avrupa Romantik Devri” adını verir. İncelemelerini aynı yolla yapan yazarın bu bölümde Rusya edebiyatına ve Rus edebiyatından yapılan tercümelere de yer verdiği görülmektedir. Üçüncü kısmın son bölümünde “19. Asrın İlk Yarısında Türk Edebiyatı” konusu işlenir.

“Muasır Avrupa Edebiyatı” başlığını taşıyan dördüncü kısım 19. asrın ikinci yarısından bugüne[1] kadarki dönemin edebi sürecini işler. Yazar bu bölümde bundan önceki bölümlendirme yöntemine devam etmez ve bu kısmı sadece, belirlediği ülkelerin edebiyat tarihleri açısından incelemelerini yaparak tamamlar. Bu bölümde yine önce yer verdiği ülkelere yer veren yazar bu ülkelere Rusya’nın yanında ayrıca İskandinavya ve Polonya’yı da dahil eder. Bu dönemin tercüme faaliyetleri ise bir sonraki kısma bırakılmıştır.

19. asrın ikinci yarısından sonrasını ele alan ve bu dönemin tercümelerine yer veren bölüm “Son Asır Avrupa Edebiyatından Tercümeler” başlığını taşır. Bu bölümde yazar, Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça ve İtalyancadan yapılan tercümelerin yanında, İskandinav, Çekoslovak ve Polonya edebiyatlarından yapılan çevirilere yer verir.

İkinci cildin ve eserin son kısmı “Tanzimat’tan Beri Türk Edebiyatı” başlığı ile 1839’dan 1940’a kadar olan bir asırlık Türk edebiyatını inceler. Bölüm ilk olarak “Şiirde Dört Merhale” başlığı ile dönemin şiirini Tanzimat, Servet-i Fünun ve Meşrutiyet devri şairleri çerçevesinden inceler. Dönemin önemli isimlerine yer verilen bu bölümüm ardından “Nesirde Edebi Neviler” konu edilir. “gazete ve mecmua, roman ve hikâye, tiyatro, edebi nesir, makale ve fıkra, diğer edebi neviler” şeklinde tasnif edilen kısım türlerin önemli isimlerine yer verir. Bu bölümün ardından “Türkçülük Cereyanı” başlıklı üçüncü bölüm gelir. Burada Türkçülük edebi dönemlere göre incelenir. “Eski Türkologlar, Tanzimat Türkçülüğü, İstibdat Devri Türkçülüğü, Meşrutiyet Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü” dönemlerine yer verilen bölümde dönemlerin önde gelen isimlerine yer verilir. On ikinci kısmın ve aynı zamanda eserin son bölümü “Tercüme Edebiyatımızın Bilançosu” başlığını taşır. İlk olarak tercüme faaliyetleri; Tanzimat, İstibdat, Meşrutiyet ve Son Devir’den oluşan dört dönemde incelenir. “Tercüme Edebiyatında Tenkit ve Münakaşa” başlıklı son bölümde ise tercümelerin edebiyatımızdaki yeri, eksiklikleri, önemli temsilcileri anlatılır.

Sonuç olarak bu eserde, yazarın özel bir tasnif yöntemi benimsediğini söylemek mümkündür. Yazar ilk olarak yüzyıl ayrımına gitmiş ardından Avrupa ve Türk edebiyatlarını ayrı ayrı incelemiştir. Bunun yanında bu edebiyatlardan Türkçeye yapılan tercümeler de ayrı başlıklar altında ele alınmıştır. Son kısımda da Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatını, oldukça geniş ve detaylı olarak inceleyen yazarın eserde dikkate alabileceğimiz en önemli özelliği, Nazım Hikmet Polat’ın da (Polat: 2002) değindiği gibi, Türk edebiyatı ve Avrupa edebiyatının gelişim süreçlerini eş zamanlı olarak okura sunmasıdır.

SON ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, müellifinin ifadesiyle; “Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi esas tutularak ve 1930’dan bugüne kadar elde edilen tecrübelere göre lüzumlu görülen değişiklikler ve ilaveler yapılarak yazılmıştır.” (Özön 1941: III) ve 1839-1940 yılları arasını içine alan bir asırlık dönemdeki Türk edebiyatı tarihini inceleme konusu yapmıştır. İlk baskısı 1941 yılında yapılan eser, 1934 yılında yayınlanan (Levend 1988: 488) Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi adlı esere yapılan kimi ekleme ve eserdeki örnek metinlerin eksiltilmesi ile vücuda gelmiştir. On kısımdan oluşan eser XIX. asrın son, XX. asrın ilk yarısını içine alan bu bir asırlık dönemi edebi türlere göre incelemiş, her türün önemli isimlerine ve onların eserlerine yer vermiştir.

Genel edebiyat tarihi tasnifinde Fuad Köprülü’nün üçlü tasnifini benimseyen Mustafa Nihat Özön (Özön 1941: 1), birinci kısma geçmeden önce “İlk Yenilik Hareketleri” başlığı altında “I. Yenilik Mübeşşirleri, II. Yeniliğin Başlangıcı, Muhitler, Tezahürler, Gazete ve Mecmualar, Kitaplar, Mücadeleler” başlıklı konuları ele aldığı bir “Başlangıç” kısmıyla çıkar okurunun karşısına.

Başlangıç kısmının ardından “tür” incelemelerine geçilen eserde ilk kısım “Nazım” başlığını taşır. Bu kısımda, “İlk Nazım Yenilikleri” alt başlığında, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit isimlerine yer verilir. Şairler hayatlarının yanı sıra eserlerinden örnek metinler verilerek “edebi şahsiyet” bakımından da incelenmiş olur. Bunun yanında Ethem Pertev Paşa, Nabizade Nazım ve Muallim Naci bu devrin diğer şairleri olarak tanıtılır. Bir başka alt başlık olan “Eskiliğin Devamı”nın ardından “Edebiyat-ı Cedide” topluluğuna geçilir. Topluluğun tarihinin, yaptıklarının, tesirlerinin incelendiği bölümde Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin için ayrı başlıklar açılmıştır. Birinci kısım “Milli Edebiyat Mücadelesi ve Bugünkü Nazım” başlığı ile neticelendirilir. Bu bölümün sonunda, Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Ahmet Haşim, Mehmet Emin, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri, Necip Fazıl gibi isimlerin şiirlerinden örnekler verilir.

“Tiyatro” başlıklı ikinci kısım “Türkçede Tiyatro ve Tiyatro Eserleri” ile başlar. “Şair Evlenmesi” ve “Ayyar Hazma” eserlerinden örnek metinlerin verildiği bölümün ardından “Tiyatroda İkinci Devir”e geçilir. Bu bölümde, Ahmet Vefik Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit isimlerine ve bu isimlerin eserlerinden örneklere yer verilir. Yine bu başlık altında “1883’ten Sonra Tiyatro” da inceleme konusudur. “1908’den Sonra ve Bugünkü Tiyatro” ve “Manzum Tiyatro” ikinci kısımda yer alan son başlıklardır.

Üçüncü kısımda ele alınan “Roman”, “İlk Roman ve Romancılar”la başlar. Ahmet Mithat, Namık Kemal, Samipaşazade Sezai, Recaizade Ekrem isimlerinin tek tek ele alındığı bölüm “Bu Devrin Diğer Hikâyecileri” başlığı altında Nabizade Nazım, Şemsettin Sami gibi isimlere de yer vererek neticelenir. “Tercümeler”in ardından “Edebiyat-ı Cedide Romanı” başlığı altında incelenen romancılardan Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf ayrı ayrı ele alınırken Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi isimler genel bir başlık altında değerlendirilir. Edebiyat-ı Cedide zamanında fakat bu topluluktan ayrı olarak roman/hikâye yazmaya devam eden isimlerden Ahmet Rasim ve Mehmet Celal’in “…hiç ehemmiyeti haiz olmayan” hikâyeler yazanlar olarak nitelendirildiği eserde Hüseyin Rahmi ve Vecihi “bu dönemde ayrı bir şöhret kazanan” isimler olarak sunulur. İkinci kısmın sonunda “Bugünkü Roman” başlığı altında Ebubekir Hazım’dan Halide Edib’e, Yakup Kadri’den Ömer Seyfettin’e, Aka Gündüz’den Reşat Nuri’ye birçok isme yer verilmiştir. Ediplerin önemli eserlerinden örnek metinlerin de verildiği kısım böylece neticelenir.

Eserin dördüncü kısmı “Tarih” başlığını taşır. İlk tarihçiler olarak bilinen “Vak’anüvisler”le başlayan kısımda tarih, “1908’e kadar” ve “1908’den sonra” şeklinde iki döneme ayrılır. Bölümde son olarak “Tarih Kurumu ve Bugünkü Tarih” değerlendirilir.

“Coğrafya ve Seyahat” başlığını taşıyan beşinci kısımda her iki alan ayrı başlıklar altında incelenirken, seyahat konusu yine örnek metinlerle zenginleştirilir.

Altıncı kısım “Edebiyat Tarihi ve Tenkit” başlığını taşır. Bu bölümde önce edebiyat tarihini ele alan yazar, dönemin önemli edebiyat tarihlerinden örnekler ve bu eserler hakkında bilgi vermiştir. Daha sonra ele alınan tenkit “ Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Belagatçılar, Edebiyat-ı Cedide, 1908’den Sonraki ve Bugünkü Tenkit” alt başlıkları ile detaylı olarak incelenir.

Yedinci kısım, birçok mektup ve hatıra örneğinin verildiği “Mektup ve Hatırat” başlıklı kısımdır.

Yazar sekizinci kısımda “Felsefe”yi tek başına bir bölümde ele alır. Felsefeyi önce, “Umumi Felsefe, Felsefe Tarihi, İlmi Felsefe” şeklinde üç başlıkta inceleyen Özön, daha sonra “Psikoloji, Ahlak, Estetik, Sosyoloji, Pedagoji” gibi felsefeyle ilgili olan yan dalları da ayrıca bir değerlendirmeye tâbî tutmuştur.

“Hitabet ve Gazetecilik” türlerinin incelendiği dokuzuncu kısımda önce, “Hitabet” konusu işlenir. Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe, Hamdullah Suphi’nin Çanakkale isimli eserlerinin de örnek metin olarak kullanıldığı bölümde ikinci olarak “Gazetecilik” konusu işlenir. Bu bölümde genel olarak gazetecilere geçilmeden önce, Şinasi ve Namık Kemal’in gazeteciliklerinin ele alındığını görürüz. Bölüm, “1908 Gazeteciliği” ve “Kronik ve Esse Yazanlar (Fıkra, muhasebe, vs.)” konularının işlenmesi ve örnek metinlerin sunulmasıyla neticelenir.

Eserde onuncu ve son kısım “Dil Meselesi”ne ayrılmıştır. Bir bütün olarak ele alınan bu konu Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami ve Ziya Gökâlp gibi isimlerin Türkçeye yaptığı katkılar dikkate alınarak değerlendirilmiştir.

Bunların dışında eserin sonunda “Son Yüzyılın Kronolojisi” bulunmaktadır. Ayrıca bazı dönemlerde vekillikçe okullara gönderilen edebiyat sınav soruları ve eserde geçen isimlerin yer aldığı bir dizin de yine eserin sonunda yer almaktadır.

Mustafa Nihat Özön, 1839-1940 yıllarını kapsayan bir asırlık dönemi incelediği Son Asır Türk edebiyatı Tarihi adlı eserinde bu dönemi, “edebi tür”leri dikkate alarak incelemeyi tercih etmiştir. Bu bağlam dikkate alındığında Mustafa Nihat Özön’ün eserinde, oldukça anlaşılır ve sistemli bir tasnif yöntemi uyguladığını, netice olarak da etkili, başarılı olduğunu söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır.

Eserde bir başka önemli özellik ise, belki bir lise kitabı olması sebebiyle, her konu başında konuyla ilgili okunması faydalı olacak eserlerin isminin verilmesidir.

 RESİMLİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Sistemli Türk edebiyat tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Mehmed Fuad Köprülü’nün talebesi olan Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde hocasının tasnif sistemini benimsemiş ve edebiyat tarihimizi üç devre halinde ele almıştır. Devirlere göre yaptığı tasnif şu şekildedir:

1. Destan Devri

2. İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı

3. Avrupaî Türk Edebiyatı

Aslında kitabın son kısmında bulunan “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” başlıklı kısım bu üç devire ilave olarak dördüncü bir devir[2] şeklinde telakki edilebilir. Fakat bu düşüncede olmayan Banarlı, daha bölümün başında bu kısmın, yazdığı edebiyat tarihine dahil olmadığını ve öyle kabul edilmemesi gerektiğinin gerekçesini şu ifadelerle dile getirir: “Türkiye’de ‘Cumhuriyet Devri Edebiyatı’ henüz ‘tarih’ değildir. İçinde yaşanılan bir devrin edebi hadiseleri üzerinde yürütülecek fikirlerin ve verilecek bilgilerin ise, birer ‘değişmez bilgi’ değeri ve birer ‘tarihi hüküm’ mahiyeti taşıması müşküldür. Bu sahada fikir yürütmek işini, devrimizin tenkidi eserlerine bırakmak zarureti aşikârdır. Bu sebeple kitabımız, edebiyat tarihimizi ana hatlarıyla tanıtmak ödevini bu sahifelerde bitirmiş bulunuyor.” (Banarlı 1971: 1246)

Bölümleri sırası geldikçe ayrıntılı olarak inceleyeceğiz fakat burada şunu söylemek gerekir ki, Banarlı bu düşüncelerine paralel bu dönemi diğerlerine oranla daha dar bir alanda ve genel bir çizgide incelemiştir.

Tasnifte hocasının görüşünü aynen kabul eden müellifin, sadece kimi isimlendirmelerde farklılığa gittiği görülür. Örneğin, “İslam Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk edebiyatı”, “Avrupa Medeniyeti Tesiri Altında Türk Edebiyatı” yerine “Avrupaî Türk Edebiyatı” şeklinde bir tercih yapmıştır. Burada dikkat çekilecek bir başka husus ise Banarlı’nın “İslamiyet’ten Evvel Türk Edebiyatı” yerine “Destan Devri Edebiyatı”nı tercih etmesidir. Burada müellifin tasnifi reddetmesi gibi bir durum yoktur. Sadece dönemin daha yoğun olarak sözlü kültüre dayanmasından kaynaklı yine bir tercih söz konusudur. (Ayata 2005: 132-133)

Nihad Sami Banarlı, tek kişi tarafından bir Türk edebiyat tarihi yazmanın zorluğundan bahsettikten sonra, yapacağı çalışmanın daha doğru ve sistemli olması için başvurduğu yöntemleri sıralar. Nazım Hikmet Polat’ın üç maddede topladığı yöntemler şunlardır:

1. Genetik, yani herhangi bir edebi hadiseyi zamanımızdaki görünüşüyle değil, başlangıçtan zamanımıza kadar ki oluşuyla incelemek

2. Mukayese, yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerasıyla değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek

3. Edebi hadiselerin meydana geldiği devirlerdeki sosyal ve psikolojik hayatın tetkik ve edebiyat alanına tesirini ortaya koymak” (Polat: 2002)

Yöntem olarak da hocasının görüşlerini benimseyen Banarlı, Köprülü’nün; “Fertler ne kadar büyük ve deha sahibi olursa olsun, onları zaman ve mekândan sıyrılmış olarak anlayıp anlatmak imkansızdır.” (Köprülü 2004: 47) görüşüne uygun olarak edebiyatımızı bir bütün halinde incelemiş ve sabit bir tasniften ziyade, döneme en uygun tasnifi uygulamaya çalışmıştır.

Üç büyük devirle tasnif edilen Türk edebiyatı, müellif tarafından ayrıca yüzyıl tasnifine de tâbî tutulmuştur. Destanlar zamanından başlayan dönem XIV. yüzyıla kadar bütün halinde ele alınmış XV. yüzyıldan itibaren de XX.yüzyıla kadar her yüzyıl ayrı ayrı ele alınmıştır. Her yüzyılı divan, halk ve tasavvuf edebiyatı şeklinde bir tasnife daha tâbî tutan Banarlı, ayrıca XX. yüzyıla kadar her yüzyılda Azeri, Osmanlı ve Ortaasya sahalarındaki gelişmelere de yer verir. N. Hikmet Polat’ın ifadesiyle; “Banarlı, XX. yüzyıla kadarki Türk edebiyatını, Türkiye dışındaki lehçelerle birlikte resmederken; XX. yüzyılda sadece Türkiye’deki edebi hareketliliği işler.” (Polat: 2002) Yazarın XX. yüzyılı işlerken Türkiye dışındaki Türk edebiyatındaki gelişmeleri incelememesi, bu yüzyılı Türk edebiyatı açısından “tarih” olarak görmemesinden kaynaklanabilir.Zira müellifin daha eserinin başında kullandığı yöntemlerden biri olarak açıkladığı; “mukayeseyi” yani herhangi bir edebi hadiseyi yalnız bir tek edebiyattaki macerası ile değil, bu hadisenin görüldüğü diğer edebiyatlardaki benzerleriyle karşılaştırarak mütalaa etmek, konusu önemsemediğini ya da unutmuş olabileceğini düşünmek imkansızdır.

Eserde birinci bölüm olan “Destan Devri” ilk olarak “Şifahi Edebiyat” ve “Yazılı Edebiyat” olarak iki ana döneme ayrılmıştır. Bu iki dönemden ilki olan şifahi edebiyat dönemi; “Destanların ve Destan Kültürünün Ehemmiyeti, Türk Destanları, Destan Devri Edebiyatının İlk Şairleri ve Başka Şiirleri,  İlk Türk Şiirlerinde Ses Unsurları,” başlıkları altında incelenmiştir. Destanlardan örnek metinlerin de verildiği bölüm, destanların doğuşundan itibaren oluşan gelişim ve değişim sürecini incelemesi bakımından önemlidir. Yazılı edebiyat bölümü de “Göktürkler Devrinde Yazılı Edebiyat” ve “Uygurlar Devrinde Yazılı Edebiyat” şeklinde iki başlık altında incelenmiştir. Dönemlere ait önemli isim ve eserlere yer verilen bölümde Göktürk ve Uygur yazıları hakkında da bilgiler verilmiştir.

Eserin ikinci bölümü olan “İslam Medeniyeti Çağlarında Türk Edebiyatı”nda ilk başlık “Türkler Medeniyet Değiştiriyor”. Türklerin Müslüman oluş serüvenlerinin anlatıldığı bu kısmın ardından İslamiyet’in ilimlerinden medreselerine kadar her yönüyle anlatıldığı “İslam Medeniyeti” başlıklı bölüm gelir. Tasavvufi terimleri ve tasavvuf edebiyatının ele alındığı “Tasavvuf Cereyanı”ndan sonra, ikinci devreye “İslami Türk Edebiyatının Klasikleri” ile devam edilir. Bu konu önce “Arap” edebiyatının, sonra da “İran” edebiyatının işlenmesi ile son bulur. “İslami Türk Yazısı” başlıklı kısımda ise Türklerin Müslüman olduktan sonra kullandıkları Arap alfabesi anlatılır. Bir sonraki bölüm “İslami Türk Edebiyatında Ses Unsurları”dır. Vezin, kafiye ve nazım şekillerinin incelenmesinden ibaret olan bu kısımda önce “aruz” vezni ele alınır. Yunan ve Latin aruzu, Arap aruzu, Acem aruzu, Türk aruzu şeklinde incelenen aruz bölüm kimi örneklere de yer verir. Bütün olarak incelenen “kafiye” kısmından sonra, kaside, gazel, mesnevi, rubai, tuyuğ, şarkı, müstezad, murabba, muhammes, müseddes, taştir, tardiye, terkib-i bent, terci-i bent, kıt’a ve nazımın incelendiği “Nazım Şekilleri” kısmı gelir.

İkinci devrin bir başka bölümü “XIV. Asra Kadar Türk Edebiyatı”dır. Türk edebiyatının tüm yönleriyle ele alındığı bu bölümde önce divan, halk ve tasavvuf edebiyatları en genel şekliyle anlatılır. Ardından dönemin sosyal ve siyasi zeminine genel bir bakışın yer aldığı kısımda Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Gorlular ve Harezmşahlar, Moğollar inceleme konusu yapılır. Ardından gelen “Yüksek Zümre Edebiyatının İlk Yazarları ve İlk Eserleri” başlığı altında; Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, Edip Ahmed ve Atabetü’l-Hakayık tüm yönleriyle incelenir.

İkinci devirde ele alınan bir başka konu “Müslüman Türkler Arasında İlk Milliyetçilik Hareketleri ve Türk Dili İçin Çalışmalar” başlığı altında değerlendirilir. Bu bölümde, Kaşgarlı Mahmud ve eseri Dinan-ı Lügati’t-Türk, Fahreddin Mübarekşah ve eseri Şecere-i Ensab ayrıca Zemahşeri, İbnü’t-Te’avizi ve Mehmed İbni Kays Türk diline ilk katkı sağlayanlar olarak değerlendirilmiştir.

“Halk Edebiyatı” başlığı altında kimi eserlerden örnekler verildikten sonra “İslami Türk Destanları”ndan, Satık Buğra Han Destanı, Manas Destanı, Cengizname inceleme konusu yapılmıştır. “Ortaasya Asırlarında Türk Tasavvuf Edebiyatı ve İlk Türk Sofileri” başlığı altında ise; Ahmed Yesevi ve Hakim Süleyman Ata’ya yer verilmiştir.

Devrin bir diğer başlığı “XIII. Asırda Anadolu’da Türk Edebiyatı”dır. Bölüm önce Anadolu Türklerinin sosyal hayatından tarikatlarına kadar her yönüyle ele alınmasıyla başlar. Daha sonra bu dönem edebiyatı halk, tasavvuf, tasavvufi halk ve divan edebiyatı başlıkları altında incelenir. Halk edebiyatı bölümünde Nasreddin Hoca’ya; tasavvuf edebiyatında Mevlana, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled’e; tasavvufi halk edebiyatında Yunus Emre’ye yer verilen bölüm “ilk divan şairi” Hoca Dehhani ile neticelenir.

“XIV. Asır Türk Edebiyatı” başlıklı bölümde Türklerin üç sahadaki edebiyatlarına yer verilir. Ortaasya, Azeri ve Anadolu Türk edebiyatlarının durumunun, önemli isimleri ve eserlerinin incelendiği bölüm Dede Korkut Hikâyeleri ile sonlandırılır. Bu bölümde Anadolu Türk edebiyatı milliyetçilik hareketleri, halk ve divan edebiyatı çerçevesinden değerlendirilir.

“XV. Asır Türk Edebiyatı” yine Ortaasya, Azeri Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi Edebiyatı şeklinde üç sahada incelenir. Osmanlı Türkçesi edebiyatı divan, tekke  ve halk edebiyatları şeklinde bir başka tasnifle daha ele alınmıştır. Ayrıca bu yüzyılda “nesir” türünün de tek başına ele alındığını görmekteyiz. “XVI. Asırda Türk Edebiyatı” da yine aynı yöntemle tasnif edilmiş ve böylece ilk cilt tamamlanmış olmuştur.

Eserin ikinci cildi “XVII. Türk Edebiyatı” ile başlamıştır. Yine bu yüzyılda da üç sahada ele alınan Türk edebiyatının XVIII. Asrı “Ortaasya Türkçesi-Azeri ve Türkmen Edebiyatı” ve “XVIII. Asır Anadolu ve Balkanlar Türkçesi Edebiyatı” şeklinde iki başlıkta incelenmiştir. Bu bölümde “tarih” ve “tezkire” ayrı başlıklar altında incelenen türler olarak karşımıza çıkar. “Türkler yine medeniyet değiştiriyor” alt başlığı ile verilen “XIX. Asırda Türk Edebiyatı” bölümünde Türkiye dışındaki Türk edebiyatına genel bir başlık açılmış ve bu dönem de Anadolu Edebiyatı ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. “Tanzimat İnkılabı” başlığı ile başlayan bölümde “Gazetecilik”in ayrı bir tür olarak incelenmesi de oldukça önemlidir.

Yazar Türk edebiyatında üçüncü devir olarak sunduğu “Avrupaî Türk Edebiyatı”nı Fuad Köprülü’den farklı olarak “Tanzimat Devri” ve “Servet-i Fünun Devri” olarak iki bölümde incelemiştir. Tanzimat devrini de kendi içinde “Şinasi-Ziya Paşa-Namık Kemal Mektebi ve Cemiyet İçin Sanat Hareketleri” ve “Ekrem-Hamid-Sezai Mektebi ve Sanat İçin Sanat Temayülleri” şeklinde iki devrede inceleyen yazar bu bölümlerde bahsettiği isimleri hayatları ve sanatları çerçevesinde detaylı olarak işlemiştir. Tanzimat Devri’nde bunlardan başka; “Tanzimat Edebiyatı Devrinde Mahallileşme Cereyanının Devamı, Tanzimat Devrinde Eski-Yeni Çarpışmaları ve Muallim Naci, Avrupaî Türk Edebiyatının Kadın Şairleri, Tanzimat Edebiyatının Umumi Vasıfları ve Edebi Nevilerde Avrupaî Gelişmelere Toplu Bir Bakış” konuları işlenmiştir.

Avrupaî Türk Edebiyatı’nın ikinci devresi olarak değerlendirilen “Servet-i Fünun Devri”nde ilk olarak Servet-i Fünun edebiyatının isimleri, edebi türleri ve yıkılışı anlatılır. “Servet-i Fünun Devrinde Popüler Edebiyatın Devamı” başlığı altında Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim işlendikten sonra “XIX. Asırda Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri” konusuna geçilir. Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ali Suavi, Şemseddin Sami isimlerine ayrı ayrı yer verilen bölümün ardından bu dönemin Türkoloji çalışmaları ele alınır. Bursalı Tahir, Necip Asım Bey, Veled Çelebi İzbudak, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Mehmet Emin Yurdakul isimlerine yer verilen bölümün ardından bu yüzyılın ilk yarısında Türkiye dışı Türk edebiyatı ve “Türk Milliyetçiliği” başlığı altında Mirza Feth Ali Ahoundof Sabir geniş biçimde değerlendirilir.

“XX. Yüzyıl Türk Edebiyatı” için ayrı bir başlık açan yazar bu bölüme “Fecr-i Âti Edebiyatı” ile başlar. Bu yüzyılı incelerken diğer yüzyıllarda olduğu gibi Türkiye dışındaki Türk sahalarını incelemeyen yazar, Fecr-i Âti’den sonra “XX. Asır Türk Edebiyatında Milliyetçilik Hareketleri ve Milli Edebiyat Cereyanı” başlığı altında Milli edebiyatı inceler. Burada da yazarın edebiyat kavramı içinde ele aldığı “milliyetçilik”i üç başlıktan oluşan bir tasnife tabi tuttuğunu görürüz: “Dil Milliyetçiliği” başlığı altında, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem; “İlim ve Fikir Milliyetçiliği” başlığı altında, Ziya Gökâlp, Fuad Köprülü, Hamdullah Suphi Tanrıöver; “Sanat ve Şekil Milliyetçiliği” başlığı altında, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Mümtaz Arolat isimlerinin hayatları, eserleri ve Türk milliyetçiliğine katkıları anlatılmıştır.

“Yeni Türk Şiirinde Aşık Tarzı Tesirleri”ni Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Hüseyin Nihal Atsız’la ele alan yazarın bu yüzyılda üç önemli isme; Mehmet Âkif, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e özel başlık açtığını görüyoruz. Mehmet Âkif’i “Müstakil İsim”, Ahmet Haşim’i Fransız sembolizminin temsilcisi olarak nitelendiren Banarlı, Yahya Kemal’e ise oldukça geniş bir yer vermiştir. “Milli Kıymetler Saltanatı” başlığı altında incelenen Beyatlı’ya 30 sayfanın üzerinde yer veren yazar daha kitabının ön sözünde bu isme olan sevgisini belirtmiştir. Nihad Sami Banarlı, hocası Mehmed Fuad Köprülü’ye olan minnetini ifade ettikten sonra şöyle devam eder: “Yine aynı iftiharla devam edilmelidir ki, bu kitabın ihtiva ettiği birçok bahisler, 20 yıl süren bir zaman içinde, edebiyatımızın birçok devrelerini derin vukufla bilen Yahya Kemal ile müzakere edilerek, onun büyük kültüründen ve nafiz görüşlerinden alınan feyizle bütünlenmiştir.

Müellif, bu iki merhum ve büyük hocasını burada saygı ve minnetle anmayı aziz vazife bilir.” (Banarlı 1971: II) İşte bu ifadeler, aslında, Nihad Sami Banarlı’nın Yahya Kemal Beyatlı’ya yaptığı özel muamelenin sebebini açıklamaktadır.

XX. yüzyıl içinde “Kadın Sanatkârlar” için de ayrı bir başlık açan yazar, bu yüzyılı “Son Asır Türk Edebiyatının Diğer Tanınmış Simaları” başlığı altında incelediği; İbrahim Elaeddin Gövsa, Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Aka Gündüz, Peyami Safa gibi isimlerle tamamlar.

Eserin son başlığı ise “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı”dır. Fakat daha önce yine bir vesile ile ifade ettiğimiz gibi, yazar bu kısmın edebiyat tarihinin içinde mütalaa edilmemesini ister. bu dönemin henüz yaşanılan bir dönem olduğunu, tarih olmadığını belirten yazar bu kısımda türler üzerinden bir tasnif yapar. Şiir, nesir, tiyatro, makale, muhasebe, fıkra türlerinin ele alındığı kısım, şiir ve nesir türünü kimi isim ve eserleriyle fazla ayrıntıya inmeden ele almıştır. Konuyla ilgili Okumuş ve Şahin’in şu ifadeleri önemlidir: “yazar, bu dönem yazarlarının hayatını ve eserlerini tafsilata inmeden aktarmıştır. Şöhretlerine 1940’larda ulaşmaya başlayan Sabahattin Ali, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık gibi dönemin genç yazarlarına fazla yer ayırmamıştır. Yazarın, edebiyat dünyasında varlıklarını henüz kabul ettiren bu yazarlar hakkında tafsilata girmemesi normal karşılanmalıdır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 405)

Netice itibariyle, Nihad Sami Banarlı’nın, eserinde tasnif yöntemi olarak hocası Fuad Köprülü’nün yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Üç ana devrede ele aldığı edebiyatımızı, daha sonra yüzyıllara göre incelemiş ve XX. yüzyıla kadar her yüzyılı halk, divan, tasavvuf edebiyatı açısından, Azeri, Ortaasya, Osmanlı sahalarındaki gelişimiyle birlikte ele almıştır.

Banarlı’nın dönemler içinde tasnif yaparken, dönemin öne çıkan durumlarını dikkate aldığını, olaya sadece eser ve edip merkezli bakmadığını görüyoruz. XX. yüzyıldaki milliyetçilik hareketlerini dikkate alırken de, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında türler üzerinden bir tasnif yaparken de bu önemli hususu dikkate aldığını söylemek doğru olacaktır. Edebiyatımızı bir bütün olarak düşünen Nihad Sami Banarlı, ediplerimizi ve eserlerini dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarından soyutlamadan, aksine bunların etkisini de dikkate alarak incelemiş ve değerlendirmiştir.

 TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’NDE TASNİF YÖNTEMİ

 Son yıllarda yazılan ve edebiyatımızı tümüyle ele alan önemli bir edebiyat tarihi de, bir editörler ekibi tarafından hazırlanan “Türk Edebiyatı Tarihi”dir. Talat Sait Halman’ın genel editörlüğünde; Osman Horata, Yakup Çelik, Nurettin Demir, Mehmet Kalpaklı, Ramazan Korkmaz ve M. Öcal Oğuz’dan oluşan ekibin, titiz bir çalışmayla hazırladığı eser “yoruma ve eleştiriye dönük bir yöntemi izlemesiyle kendinden önceki edebiyat tarihlerinden ayrılır.” (Okumuş ve Şahin 2010: 408)

İlk baskısı 2000 yılında yapılan ve Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan eser, 4 cilt olarak okura sunulmuştur. Eserin ilk cildi “Epik Dönem” başlığı altındaki destanlar devrinden başlayıp İstanbul’un fethine kadar olan dönemi kapsar. 1453-1860 yıllarını kapsayan ikinci ciltte, 1800’e kadar olan dönem “Klasik Dönem” başlığı altında; ilk, orta ve son klasik alt başlıklarıyla incelenmiştir. 1800-1860 arası ise “Klasik Sonrası Dönem” olarak belirlenmiştir. Üçüncü cilt, 1860-1923 yılları arasındaki dönemi işler ve “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi” başlığını taşır. Eserin son cildi “Cumhuriyet Dönemi”ni 1923-XXI. Yüzyıl kapsamında ele alır. Bu cildin sonunda 40 sayfa civarında bir bölüm “Balkanlarda ve Diğer Komşu Ülkelerde Türkçe Edebiyat”a ayrılmış Türkiye dışındaki Türk edebiyatı da inceleme alanına dahil edilmiştir.

Edebiyatımızı dört ana kısma ayıran ve bunu dört cilt şeklinde sunan eserde ilk olarak destan devrinden İstanbul’un fethine kadar olan dönem incelenmiştir. Her başlığı bir uzman tarafından ele alınan eserin ilk bölümüne geçilmeden önce bir “Giriş” sunulur. Girişte Peter B. Golden’in “Türkler: Kökenleri ve Yayılma Alanları” ve Lars Johanson’un “Türk Dili” başlıklı yazıları bulunur. Türkler ve dilleri ayrıntılarıyla anlatıldıktan sonra dönemin ilk bölümü olan “Epik Dönem” bölümü gelir. her yönüyle destanların anlatıldığı bölümde destanlar; yazılı-sözlü, doğal-suni, milli-tarihi, manzum-mensur, büyük-küçük gibi birçok gruba ayrılır ve her biri ayrı başlık altında incelenir. Destan-destancı konularının da ayrıca incelendiği bölümde son olarak “Türk Dünyasında Destan Anlatıcıları” konusu ele alınır ve bölüm “Türk Destanlarının Tasnifi” ile sonlandırılır.

Birinci ciltte ele alınan ikinci bölüm ise “Erken Dönem”dir. Arpad Berta’nın kaleme aldığı “Runik Harfli Eski Türkçe Yazıtlar” başlıklı yazının ardından VIII-XIV. yüzyıllar arasındaki “Uygur Edebiyatı” nesir ve nazım başlıkları altında incelenir. “Doğu Avrupa’da Türk Dilinin İzleri” başlıklı yazısıyla Emine Yılmaz, Asya ve Avrupa Hunları, Tuna ve Volga Bulgarları ile Hazar, Avar dil verilerini detaylarıyla ele alır. Eserde bu bölüm ilk dönem Türk edebiyatının ve hatta bütünüyle Türk edebiyatının en önemli eserleri olan Kutadgu Bilig (1069), Divan-ı Lügati’t-Türk (1077), ve Atabetü’l-Hakayık’ı meşhur müellifleriyle birlikte inceler. Ahmet Yesevi ve Hikmet’lerinin de ayrıca incelendiği bölüm “Ahmed-i Yesevi ve Yesevilik”, “Divan-ı Hikmet ve Etkileri” yazılarıyla biter.

Bu cildin üçüncü bölümü “Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatına (XIII. yy.-1860) Giriş: Sosyal ve Kuramsal Bağlam” başlığını taşır.Bölümde ilk olarak “Klasik Edebiyat Menşei İrani gelenek, Saray İşret Meclisleri ve Musahip Şairler” tüm teferruatlarıyla birlikte Halil İnalcık tarafından kaleme alınır. Bu bölüm okura, Osmanlı-Fars,Osmanlı-İran ilişkilerinin edebi bağlamda sunulduğu ve odak noktası olarak da “şiir”in tercih edildiği bir bölüm olarak dikkat çekmektedir.

Dört bölümden oluşan birinci cildin son bölümü “Tarihi, Sosyo-kültürel Bağlam” başlıklı yazı ile başlar. İkinci ciltte geniş olarak yer verilecek olan “Klasik Dönem” için adeta zemin niteliği taşıyan kısım, “Batı Türk Yazı Dili temelinde Yeni Yapılanmaya Doğru: Klasik Öncesi Dönem(VIII. yy.-1453)” başlığını taşır. Bu kısımda Osmanlı tarih yazıcılığı, tasavvufi halk şiiri gibi alanlar; Mevlana, Nasreddin Hoca, Nevayi gibi isimler; menkıbe, mevlit, oğuzname gibi türlerle birlikte Mısır, Suriye, Çağatay gibi Türkiye dışı sahaların edebiyatlarına da yer verildiği görülmektedir. Genel anlamda bir bütünlük teşkil ettiğini söyleyemeyeceğimiz bu kısım için genel bir dönem bütünlüğünün hedeflendiğini söyleyebiliriz.

Türk Edebiyatı Tarihi’nin ikinci cildi iki bölümden oluşmaktadır. Bir önceki ciltten devam eden bölümleme gereği V. bölüm diye adlandırılan cildin ilk bölümü “Devletten İmparatorluğa: Klasik Dönem (1453-1860)” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm ayrıca kendi içinde; “İlk Klasik, Orta Klasik, Son Klasik” dönem şeklinde başka bir tasnife daha tâbî tutulur. Her üç dönemde de ortak olan “Tarihi Sosyo-kültürel Bağlam, Şiir, Mesneviler, Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir” başlıklarının ardından 1453-1600 yıllarının ele alındığı “İlk Klasik Dönem”de “Cem Şairleri, Klasik Şiirde Romantik Söylem veya Osmanlı Romantizmi, Şair Biyografileri: Tezkireler, Osmanlı Şiir Akademisi: Nazire, Âşık Şiiri (XVI-XX. yüzyıl), Alevi Bektaşi Şiir Geleneği ve Pir Sultan Abdal, Halk Tiyatrosu, Azeri Sahası Türk Edebiyatı (XIII-XIX. yüzyıl), Anadolu-Ortaasya Edebi İlişkileri” başlıklarına yer verilmiştir. 1600-1700 yılları arasını içine alan “Orta Klasik Dönem”de ise, ortak başlıkların ardından; “Seyahatname ve Sefaretnameler, Bir Edebiyat Anıtı: Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Siyasetname, Ahlak ve Görgü Kitapları, Sebk-i Hindi, Klasik Edebiyatta Tipler, Köroğlu, Halk Hikâyeleri” başlıklarına yer verilmiştir. 1700-1800 yıllarını içine alan “Son Klasik Dönem” de yine aynı başlıklarla başlar. “Klasik Edebiyatta Mizah ve Hiciv, Avrupa’da Alhamiyado Edebiyatı, Karamanlı Türkçesi ile Yazılan Edebi Metinler” son klasik dönemi ilk ve orta klasik dönemden ayıran başlıklar olarak karşımıza çıkar.

İkinci cildin son bölümü 1800-1860 yılları arasını kapsayan ve “Klasik Sonrası” başlığı ile adlandırılan bölümdür. Bölüm “Şark Ekspresiyle Garb’a Sefer” başlığını taşıyan ve devlet, şair, şiir değişimini inceleyen kısımla başlar. “Mensur Hikâyeler, Estetik Nesir, Divan Şiirinde Kadın şairlerin Sesi” başlıklarıyla tamamlanan ikinci cildin genel olarak klasik dönemi incelediğini ve değerlendirdiğini görmekteyiz.

Eserin üçüncü cildi “Yenileşme Dönemi veya Osmanlı Modernleşmesi (1860-1923)” başlığı altındaki tek bölümden oluşmaktadır. Dönemde önce “Tanzimatçılar, Osmanlının Son Encümen-i Şuarası, Ara Nesil, Servet-i Fünun Topluluğu, Fecr-i Âti Topluluğu, Nev-Yunaniler ve Nayiler, Milli Edebiyat Dönemi” şeklinde edebi topluluklar dikkate alınarak bir tasnif yapılmıştır. Daha sonra bu topluluklar edebi türlere göre incelenmiş, değerlendirilmiştir. “Belagattan Retoriğe Teori Arayışları” başlığının ardından ise türler üzerinden incelemeye devam edilir. Her tür incelemesi yapılırken türler Tanzimat’tan Cumhuriyet’e dönemler dikkate alınarak ele alınır. “Eleştiri, Tanzimat’tan Sonra Mizah ve Hiciv, Mensur Şiir, Popüler Roman” başlıkları altında yapılan incelemenin ardından bölüm, tür ve edebi topluluk tasnifi dışında kalan ve fakat kendi içinde de bir bütünlük göstermeyen dört başlıkla neticelenir. “Modern Edebiyatta Sözlü Kültür Etkisi, Türk Edebiyatında Doğu-Batı Sorunsalı, Gerçekçilik Tartışmaları, Edebi ve Sosyal Boyutuyla Modern Türk Edebiyatında Tipler” şeklinde adlandırılan başlıklar altında; Ahmet Mithat Efendi ve Ömer Seyfettin için özel bir başlık açıldığı dikkat çekmektedir. Biraz karışık ya da karma diyebileceğimiz bu bölüm tasnifinin, ele alınan dönemin, edebi anlamda oldukça yoğun ve karışık olmasından kaynaklandığını, en azından büyük oranda bunun etkisine maruz kaldığını söylemek mümkündür.

Türk Edebiyatı Tarihi isimli eserin dördüncü cildi “Cumhuriyet Dönemi (1923-XXI. yüzyıl)”ni türlere göre inceleyen tek bölümden oluşmaktadır. Bölüm ilk olarak “şiir”le başlar. Bu türün genel olarak tarihsel bir tasnifle ele alındığını söylemek mümkündür. 1920-1950, 1950 sonrası, 1980 sonrası gibi ibarelerin bulunduğu başlıklar kendi içinde şiirsel eğilimler dikkate alınarak incelenmektedir. Ancak burada, her bölümü ayrı bir ismin yazmasının getirdiği dezavantajlardan biriyle karşılaşırız. Şöyle ki, kimi tarihler farklı başlıklar altında tekrarlanmıştır. Örneğin, “1950 Sonrası” başlığı altında ele alınan 1980-2000 yılları, bir sonraki “1980 Sonrası Popüler Kültür Ortamında Türk Şiiri” kısmında bir kez daha ele alınmıştır.

Şiirin ardından başka bir tasnife tâbî tutulmayan “tiyatro” tek başına bütün olarak incelendikten sonra “roman”a geçilir. İlk olarak 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde ele alınan roman daha sonra türün kendi içindeki değişimleri açısından değerlendirilir. “Eleştirel Gerçekçilikten Toplumcu Gerçekçiliğe, Ulusal Kurtuluş Savaşının Edebiyattaki İzdüşümü, Türk Romanında Feminist Söylem, Tarihi Roman” başlıklarıyla bu değişim farklı isimlerin bakış açılarıyla dikkatlere sunulur.

Eserde “öykü” türü de yine önce 1920-1960 ve 1960 sonrası şeklinde incelendikten sonra “Küçerek Öykü” başlıklı bir bölümle sonlandırılır. Bundan sonra, her ne kadar roman ve öykü gibi büyük başlıklarla incelenmese de, diğer türlerin incelemesine geçilir. Bu anlamda, “Eleştiri, Deneme, Çocuk Edebiyatı” ayrı başlıklar altında ve ayrı isimler tarafından bir değerlendirmeye tâbî tutulur.

“Edebiyat Dergileri, Tercüme Bürosu ve Bir Edebiyat Kanununun Oluşturulması” başlıkları ile ele alınan konuların yine belirlenen tasnif dışında kaldığını görüyoruz. Tasnif dışı ele alınan diğer bir konu ise “Anonim Edebiyat, Teknolojik Gelişmeler ve Halk Edebiyatı” başlıklarıyla ele alınan “halk edebiyatı” konusudur.

Bu cildin son 60 sayfası Cumhuriyet döneminde oluşan Türkiye dışındaki Türk edebiyatı için ayrılmıştır. Önce, göçle birlikte oluşmaya başlayan Türkiye dışındaki Türk edebiyatıyla başlayan süreç XV. yüzyıl Balkan, Kuzey Kıbrıs ve Irak Türkmenlerinin edebiyatlarını ele alacak genişlikte incelenmiş ve edebiyat tarihimiz içindeki yeri değerlendirilmiştir.

Eser son olarak “Ekler” kısmıyla bitmektedir. Bu kısımda Türk Edebiyatı Kronolojisi, Genel Kaynakça, Dizin” ve son olarak da editör ve yazarlar hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunmaktadır.

Son yıllarda kaleme alınan Türk edebiyatı tarihleri içinde, bütün bir edebiyatı içine alması sebebiyle de, önemli bir yeri olan Türk Edebiyatı Tarihi, geniş kapsamı, uzman yazar kadrosu, -editörlerinin ifadesi ile- bağlam merkezli bakış açısıyla çok farklı ve önemli bir yere sahip olmayı başarmıştır. Fakat, çok yazarlı birçok eser gibi kimi eksikliklerden, kendi içinde düştüğü kimi çelişkilerden kurtulamamıştır. Bilginin işlenişinde; kapsam, ayrıntı, farklı bakış açısı gibi noktaları başarıyla kullanan eser, bilginin sunumunda, özellikle tasnif kısmında, karışıklığa düşmekten kurtulamamış, net bir tavır sergileyememiştir. Bütün bu aksaklık ve eksikliklere rağmen, eserin son dönem Türk edebiyatı tarihleri içinde hak ettiği önemi ve değeri gördüğünü ve bu anlamda çok önemli bir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır.

SONUÇ

 Bir bilimsel çalışmada, bilim adamının yapacağı ilk işlem, tespit ettiği ve çalışmasına konu edeceği bilgileri, belli bir sistem dahilinde sınıflandırmaktır. Bu hem yapılacak çalışmada bilim adamının işini kolaylaştıracak hem çalışmanın olabildiğince objektif olmasını sağlayacak hem de okur için, işlenen konuları daha anlaşılır hale getirecektir.

Türk edebiyatı tarihinde önemli yere sahip olan dört büyük eseri konu ettiğimiz çalışmamızda, müelliflerimizin bu konuda farklı bakış açıları benimsediğini, daha doğru bir ifadeyle, farklı tasnif yöntemlerini öne çıkardıklarını gördük. Bunu yaparken dönemin edebi tavrının yanında sosyal, siyasal, kültürel durumunu da dikkate alan müelliflerimiz, aynı çalışmada farklı tasnif sistemlerini kullanmaktan çekinmemişlerdir. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı hemen hemen her yazar tarafından tür tasnifi ile değerlendirilirken diğer dönemlerde farklı yaklaşımların olduğunu görüyoruz.

Bu çalışmada gördüğümüz bir başka önemli husus, çok yazarlı çalışmalarda bu konuda önemli sıkıntılar yaşandığıdır. Bölümlerin farklı isimler tarafından yazılması, özellikle tasnif konusunda, eserde tam bir bütünlük sağlanamamasına sebep olmaktadır.

Sonuç olarak,yöntem nasıl olursa olsun tasnifte tek amaç vardır: ele alınan konunun daha anlaşılır hale getirilerek her önemli noktanın okura doğru biçimde sunulmasını sağlamak. Biz de incelediğimiz bu eserlerde, farklı yöntemler kullanılsa da, hepsinin bu amaca hizmet ettiğini en azından bunun için çalıştıklarını söyleyebiliriz.  

KAYNAKÇA

 AYATA, Yunus (2005), “Nihad Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’nin Edebiyat Tarihi Metodolojisi Açısından Değerlendirilmesi”, Arayışlar Dergisi, Yıl:8, Sayı: 15.

 BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

 HALMAN, Talat Sait vd. (2006), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

 KÖPRÜLÜ, Mehmed Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları.

 LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi 1. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

 OKUMUŞ, Salih, İdris Şahin (2010), “Tanzimat’tan Günümüze Edebiyat Tarihi Yazarlığı ve Edebiyat Tarihleri Üzerine Bir İnceleme”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 3, Yayım: 14.

 ÖZÖN, Mustafa Nihat (1941), Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Maarif Matbaası.

 POLAT, Nazım Hikmet (2002), “Türk Edebiyatı Tarihçiliği Çalışmalarının Neresindeyiz?”, Beşinci Türk Kültürü Uluslararası Bilgi Şöleni, 17 Aralık 2002, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. (http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20EDEBIYATI/14.php)

 SEVÜK, İsmail Habib (1940), Avrupa Edebiyatı ve Biz, İstanbul: Remzi Kitabevi.



[1] Bu ifade, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönem için kullanılmıştır.

[2] Yunus Ayata “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı” bölümünü dördüncü devir olarak incelemiştir. Geniş bilgi için bkz.: (Ayata 2005: 133)


II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE ROMANLAR VE ROMANCILIĞIMIZ

(1908’den 1923’e …)

 Yalnızca Türk Edebiyat Tarihi açısından değil, genel olarak Türk tarihi açısından da birçok yönüyle önem taşıyan II. Meşrutiyet, Abdülhamid tarafından “Kanun-i Esasî”nin tekrar yürürlüğe gireceğini açıklamasıyla başlar. 23 Temmuz 1908’de yapılan bu ilan ile başlangıcı net olarak belli olan II. Meşrutiyet’in hangi yıl veya yıllarda sonlandırılacağı meselesi, ilanındaki netlikten oldukça uzaktır. Zira bu dönem, edebiyat ve siyaset tarihçileri tarafından farklı zamanlarda işlenmiştir. Genel olarak siyaset tarihçileri bu dönemi 1908-1918 (Tunaya:2009), edebiyat tarihçileri ise 1908-1923 (Çetişli vd.: 2007) yılları arasında ele alır.

Biz de bu çalışmamızı edebî açıdan ele alacağımız için 1908-1923 tarihlerini esas alıp bu tarihler arasında edebiyatımızın romanları ve romancılığının gelişim ve değişim çizgisini vermeye çalışacağız.

Ancak bu çizgiyi vermeye çalışmadan önce edebiyatı ve dolayısıyla bir edebî ürün olan romanları besleyen, etkileyen ve belki daha da önemlisi yönlendiren, dönemin iki önemli ortamını, siyasî ve sosyal ortamını, kısa da olsa izaha çalışma mecburiyeti duyacağız. Zira bir edebiyat döneminden bahsetmek için bunların mutlak suretle bilinmesi en azından haklarında küçümsenmeyecek derecede fikir sahibi olunması gereklidir. Nitekim, bu dönemin, özellikle edebiyat tarihi açısından, en önemli ismi M. Fuat Köprülü’nün şu sözleri zannederiz ki, bu konuda başka bir izaha ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açıktır: “Şimdiye kadar ne bir bütün halinde ne de müteferrik devirleri ve şahsiyetleri bakımından bir ciddi tetkike mahzar olmayan zavallı Türk edebiyatını tetkik edecek müverrih, henüz yazılamayan Türk medeni ve siyasi tarihini de tetkik ve canlandırma zahmetine katlanmak mecburiyetindedir.” (Köprülü, 2004: 43)

Şimdi biz de bu bakış açısından yola çıkarak esas konumuza geçmeden önce dönemin siyasî ve sosyal zeminine genel bir çerçeveden bakmaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Döneminin Siyasî Zemini

1876 yılında Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesiyle ilan edilen I. Meşrutiyet, Abdülhamid’in meşrutiyet karşıtlığı ve ülkede uyguladığı sıkı yönetimle birlikte ancak 30 yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Sıkı yönetime ve aslında Abdülhamid’e karşı olan İttihatçılar, ülke dışından aldıkları destekleri de kullanarak ( çünkü bu dış grupların da işine geliyordu) yönetim üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyorlardı. Kimi ayaklanmalar, bağımsızlık sinyalleri veren kimi gruplar (Bulgar, Yunan, Sırp gibi) Abdülhamid’in ülke bütünlüğünü korumak adına fedakârlık yapmasını mecburi kılıyordu. Mecburi diyoruz, çünkü Abdülhamid meşrutiyeti hiç istememekte, bunun bizim ülke şartlarımıza uygun olmadığını düşünmekte idi. Nurullah Çetin Abdülhamid’in bu konudaki görüşlerini İsmet Bozdağ’dan[1] yaptığı alıntı ile bizzat onun ağzından verir okuruna: “Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede meşrutiyet, ülkenin unsur-ı aslisî (asıl öğe olan Türkler) için ölümdür. İngiliz Parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız Parlamentosunda bir Cezayirli mebus (milletvekili) var mıydı ki, Osmanlı Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeye kalkıyorlar! İkincisi bizi kendi aramızda parçalamak için meşrutî idareyi getirmek. Her iki gayeleri için de aramızda kolayca taraftar bulabiliyorlardı. Meşrutî idarenin bir vahdet (birlik) halinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibar etmediğini fark edemeyen bazı Türk münevverleri (aydınları) maalesef düşmanlarının ekmeklerine yağ sürmekteydiler.

(…) Bir küçük kasabamızda yüzde ellinin üzerinde gayri Müslim (Müslüman olmayan) varsa orada kaymakamın ve memurların gayri Müslimlerden seçilmesini adaletin icabı görüyorlardı da koskoca 250 milyonluk Hindistan’ın İngiltere Parlamentosunda bir tek temsilcisi olmadığını düşünmeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. İngiltere’de meşrutiyeti görmüşler ve hayran olmuşlardı. Ama İngiltere’de meşrutiyeti kimin kullandığına bakmamışlardı bile… Bu cahilce fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi böylece altüst etmek istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman “zalim” diye bana hücum ediyorlardı.” ( Çetişli vd., 2007: 29)

Meşruti idareyi isteyenlerce ve özellikle İttihatçilerce vatan ve millet düşmanı olarak gösterilen Abdülhamid’in aslında kendisine bu suçlamayı yapanlardan çok daha duruma hâkim olduğu, olayları çok daha doğru okuduğu yukarıdaki ifadelerinden görülmektedir. Zira bu gerçekler yıllar sonra, yazık ki iş işten geçtikten sonra, dönemin meşrutiyet yanlıları tarafından da anlaşılacak ve bu saf hallerine kendileri de hayret edeceklerdir. Nurullah Çetin adı geçen eserde “saf Türkler” diye ifade ettiği bu isimlerden biri olan Servet-i Fünûn Dergisi’nin sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün[2] itiraflarına kendi hatıralarından uzunca bir bölümle yer verir. (Çetişli vd.: 2007)

İşte böylesi şuursuz baskılar sonucunda “mecburen” ilan edilen Meşrutiyet, umulanın ve beklenilenin aksine Türkiye tarihinin en talihsiz dönemlerinden biri olmuştur. (Akyüz: 1995) Yabancı devletlerin kışkırtmasıyla oluşan bu süreç ülke yönetiminin idareden anlamayan, siyaseti bilmeyen “özgürlük, hürriyet” gibi içi boş terimleri kullanarak parlamenter rejimi araç değil amaç haline getiren (Tunaya, 2009: 37) dünya politikasından habersiz birkaç maceracının elinde kalması ile neticelenmiştir. (Akyüz, 1995: 148) Hal böyle olunca o büyük baskının ardından gelen Meşrutiyet dönemi, Türk tarihinde görülmedik bir özgürlük alanı ortaya koymuştur. Her eline kalem alan yazmaya, her fikri olduğunu sanan gazete-dergi çıkarmaya başlamıştır. Meşrutiyetin ilanı ile meclisin açılması arasındaki beş aylık sürede tam bir kargaşa yaşanır. Muhalif grupların anarşist tavırları kontrol altına alınamaz. Sansürün uygulanmadığı bu dönemde, 200’den fazla gazete ve dergi yayın hayatına girer, çeşitli partiler ve kulüpler kurulur. (Çetişli vd.: 2007)

Bir yandan sınırları belli olmayan özgürlük ortamının getirdiği kargaşa, bir taraftan bilinçsiz ellerdeki idarenin meydana getirdiği siyasi boşluk, zaten bir fırsat bekleyen, başta Bulgar, Yunan ve Sırplar olmak üzere, Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Ülke bağımsızlık ayaklanmalarını ardı ardına yaşamaya başladı. Dışarıda patlak veren bu olaylara 31 Mart Vakası eşlik etti. Bu kargaşa içinde idareyi sağlayamayan İttihatçiler, baskısını bahane ederek yıktıkları istibdat döneminin sanki ikinci perdesini açmışlardı. Bu “yeni istibdat” dönemi ülkede görülmedik vakalara sebep oluyor, hatta siyasi cinayetler işleniyordu.

Yönetimin bir türlü anlayamadığı bu sıkıntıların sebebini ve sonuçlarını düşman devletler gayet iyi biliyor, yüzyıllarca mahkum ve mecbur oldukları Osmanlının, torunlarından adeta intikam alıyorlardı. Zaten hiç sebep yokken, hiçbir şekilde müdahil değilken Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini sağlamaları da bu sebeptendi. Nihayet Balkan Savaşı ile Avrupa’daki topraklarını kaybeden Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı ile de Asya ve Afrika’daki topraklarını kaybetmiş hatta Anadolu’nun yarısı da tehlikeye girmişti.

Büyük ümit ve beklentilerle yönetime gelen maceracılar Kenan Akyüz’ün ifadesi ile başlarını alıp gitmişlerdi bile. Kalanlar ise dünya tarihinde pek rastlanmayan bu zillet tablosuna katlanmak zorunda kalmışlardı. Tek çare ise bu durumu milletine ve ülkesine yakıştıramayan bir zihniyetin 19 Mayıs 1919’da Anadolu’da başlattığı “Milli Mücadele” idi. (Akyüz, 1995: 152)

II. Meşrutiyet Döneminin Sosyal Zemini

Uzun yıllar dünyaya hükmeden, hâkimiyeti altında birçok millet barındıran Osmanlı Devleti bu heterojen yapı içinde bile hâkimiyetini insana saygı çerçevesinde sürdürmesi ile tanınmıştır. Fransa, İngiltere gibi adları sömürgeyle anılan devletlerin aksine hâkimiyeti altındaki milletlerin fertlerine, dinlerine saygı göstermiş devletin bekâsına zarar vermediği müddetçe kendi kültürlerini özgürce yaşamalarına izin vermiştir. Bununla birlikte ekonomik ve siyasi anlamda gücü asla azınlıklara bırakmamış, kendi insanını, doğal olarak, hep diğerlerinden önde tutmuştur.

Fakat II. Meşrutiyet’in ilan edildiği yıllarda durum bunun tam aksi yönündeydi. Türk milleti ekonomik anlamda en zayıf kesim durumundaydı. Türkler köyde yaşayan, fakirlik içinde ezilen, sıkıntı çeken insanlardı. Diğer taraftan Ermeni, Yahudi ve Hristiyan kesiminin oluşturduğu azınlıklar ise para sahibi, şehirde yaşayan, rahatlık içinde hayat süren insanlar olarak çıkıyordu karşımıza. İhracatı, ticareti elinde bulunduran bu insanlar faizcilik yapıyor, köşklerde rahat içinde yaşıyordu. Kısacası ülke için çalışan, sefalet çeken Türkler, keyfini sürenler ise onlardı. (Çetişli vd., 2007: 59-60)

Sosyal hayattan uzak olan Türkler kendilerine hiç yakışmayan bu durumun sebebi olarak, yine azınlıkların bilinçli kışkırtması ile, Abdülhamid ve istibdat yanlılarını görüyordu. Tiyatro, eğlence hayatı yok denecek seviyeye inmişti. Halk sanattan uzak kalmıştı. Zira istibdat döneminin baskıcı yönetimi eserlere sansür koyuyor, sanatçılar da her adımda bu sansürle karşılaştıklarından sanatta toplumsal konulara eğilemiyordu.

İşte böylesi bir dönemde büyük özgürlük umutları ile gelen Meşrutiyet sosyal yaşantıda da inanılmaz bir hareketliliğe sebep oldu. Kısa sürede yüzlerce gazete-dergi çıktı, istibdat döneminin durgun sahneleri önce amatör sonra profesyonel birçok tiyatro topluluğu ile buluştu. Sayısız tiyatro eseri sahneleniyor ve en çok yurtseverlik vakalarını ve istibdat aleyhtarlığını işleyen piyesler rağbet gördü. (Akyüz: 1995)

Bu dönemde getirilen seçme seçilme hakkı, meşruluğu her zaman tartışılan seçimler ve padişahtan sürgün yetkisinin alınması dönemin olumlu olayları olarak zikredilebilir. (Tunaya, 2009: 37)

30 yıllık bir baskının ardından gelen inanılmaz özgürlük, halkta şuursuz bir heyecanın sebebi olmuştu. İnsanlar Meşrutiyet’in ilanı ile ülkeye sihirli bir değneğin dokunacağını ve bütün olumsuzlukların biteceğini hayal etmişlerdi. Fakat acı gerçek çok geçmeden gün yüzüne çıkıyor, ortadaki özgürlüğün yeni bir başlangıcı getirmediği anlaşılıyordu. Aksine bu durum korkunç bir sonun sebebi olmak üzereydi. 600 yıllık ihtişamlı geçmiş yok olmaya yüz tutmuştu.

Neyse ki Türk milleti özündeki asil ruhu böyle zamanlarda saklamayı biliyor, küçük bir kıvılcımla onu tekrar şahlandırmayı başarıyordu. İşte bu kıvılcım 19 Mayıs 1919’da yakılacak, bir varolma mücadelesi “milli” bir ruhla “şeref”li bir pâye alacaktı.

II. Meşrutiyet Döneminde Ortaya Çıkan Edebi Topluluklar

Siyasî ve sosyal bakımdan böylesine sıkıntılı bir dönemin yaşandığı ülkede, aynı sancılar edebiyat camiasında da kendini göstermekteydi. 1901’de dağılan Edebiyat-ı Cedide topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn dergisi artık edebî yayın yapmıyordu. Bu yıldan 1908’e kadarki dönemde topluluğun yazarlarının yazıları dergide yayınlanmamış, dergi adeta bir magazin dergisi halini almıştı. (Akyüz: 1995)

Sanat sanat için anlayışını benimseyen topluluk, istibdat döneminin de etkisiyle halktan iyice uzaklaşmıştı. Toplumsal konulara hemen hiç değinmeyen, değinse de zaten sansürle engellenen edebî faaliyetler, Meşrutiyet’in ilanı ile kendisine yeni bir yön vermeye çalışıyordu. Banarlı, bu faaliyetlerin ilkinin Fecr-i Âti toplantısı olduğunu belirtirken Fecr-i Âti’nin bir edebî topluluk veya ekol olmadığına dikkat çeker: “Bu hareket hemen hemen devrin genç edipleri tarafından yapılan birkaç hevesli toplantıdan ibaret kalmıştı. O kadar ki, eğer Fecr-i Âti teşekkülüne katılan bu gençler, git gide Türkiye’nin edebî hayatında hakiki birer değer payesine erişmemiş olsaydılar, edebiyat tarihimiz belki de bu toplantılardan bahsetmek için fazla çekici bir sebep bulamayacaktı.” (Banarlı, 1971: 1092)

Ciddi bir amaçla yola çıkan ve kendinden önceki topluluğu, topluma sırt çevirmek, toplumdan uzaklaşmakla suçlayan Fecr-î Âti edipleri yazık ki, karşı çıktıkları ediplerden farklı bir şey yapamamış ve kendilerinden bekleneni verememişlerdi. Topluluğun edebiyatımıza, belki de anlatılmaya değer tek katkısı ilerleyen zamanda edebiyetımızda değerli bir yere sahip olacak olan Ahmet Hâşim, Fuad Köprülü, Refik Halid, Yakup Kadri gibi isimlerin, kısa bir dönem de olsa, bir arada çalışmasını sağlamasıdır.

Emelleri büyük fakat edipleri küçük ve tecrübesiz olan bu topluluk 1911’de yine bir başka genç topluluk tarafından Genç Kalemler dergisi ediplerince, karşı çıktıkları Servet-i Fünûn’un bir devamı olmakla suçlanıyordu.

1911 yılında çıkmaya başlayan Genç Kalemler Milli Edebiyat sözünü ilk kez ortaya atarak yeni bir oluşumun sinyallerini verir. Fecr-i Âti’den sonra II. Meşrutiyet’in ikinci edebi topluluğu olarak kabul edilen bu topluluk önceleri Fecr-i Âti ve Servet-i Fünûn ediplerinden ciddi tepkiler alır. Milli Edebiyatçıların “Yeni Lisan” önerisi daha sonra bu topluluğa katılacak olan F. Köprülü, R. Halid, Y. Kadri gibi isimlerin de içinde bulunduğu birçok edip tarafından şiddetli eleştirilere maruz kalır. Sanat kavramının uluslar arası olduğunu kabul edenlerin sanat eserlerini “milli” kimliğe büründürme çabalarına karşı çıkarak, bu durumun çelişkili ve anlamsız olduğu düşüncesinde idiler.

Toplumsal alanda Mehmet Âkif, dil alanında Ziya Gökalp ile bayraklaşan Milli Edebiyat cereyanı Süleyman Nazif, Cenap Şehabeddin gibi etkili isimlerin ciddi muhalefetine rağmen konuşma dilinde, en azından ona yakın bir dilde, edebi eser vermeyi başarmışlar ve zaman içinde kendilerini ve anlayışlarını edebiyat camiasına ve topluma kabul ettirmişlerdir.

 II. Meşrutiyet Dönemine Genel Bir Bakış

1901-1908 yılları roman alanında ne kadar sessiz ve verimsiz geçti ise 1908-1923 yılları da o kadar hareketli ve zengin geçmiştir. Meşruti idarenin ilanı ile ortaya çıkan aşırı özgürlük ortamı yazın hayatında da kendine yer bulur. Baskıcı ve sansürcü anlayışın devrilmesi ile insanlarda kendini gösteren özgürlük patlaması sonucu bilinçli-bilinçsiz herkes, bazen fikir beyan etmek için bazen sadece özgürlüğünü kullanabildiğini gösterebilmek için yazın hayatına girdi. İsmail Çetişli’nin Osman Gündüz[3] kaynaklı olarak verdiği bilgiye göre 1908-1918 döneminde 228 roman ve uzun hikâye / kısa roman tespit edilmiştir. Yine Çetişli’nin Alim Kahraman[4] kaynaklı verisine göre 1908-1923 yılları arasında 120 civarında roman yayınlanmıştır. (Çetişli vd., 2007: 213) Sadece bu sayılardan bile durumun vehametini anlamak mümkündür. Böylesine kısa zamanda bu kadar çok eserin verilmesi elbette kalitede yetersizliği mecburi hale getirmiştir. Dönem içinde hikâye ve roman yazan isimler verilirken birçoğunun o eserleri dışında yayın hayatında yer bulamadığını söylemek zorunluluğu doğmaktadır.

Eser sayısındaki bu bol çeşit, doğal olarak, tema ve konuda da yansımasını göstermiştir. Bu dönemde özellikle ele alınan konuların başında, belki sürecin doğal bir sonucu olarak, Abdülhamid aleyhtarlığı ve meşrutiyet yanlılığı gelmektedir. 30 yıllık birikimin bir sonucu olarak dışa vuran bu tepki ve beklenti ikilemi romanların ilk ve en önemli konusunu oluşturuyordu.

Bu konuda dönemin kaliteli eserleri arasında gösterebileceğimiz Bekir Fahri İdiz’in Jönler adlı romanını, Abdülhamid döneminin siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlatması bakımından önemli bir örnektir. Bununla birlikte Menfi (F. Necip), Hırsız Feneri, Kadınlar Komitesi, Ölüm Habercileri (Moralızâde Vassaf Kadri), Mesebbib (Saffet Nezihi), Handan (H. Edip) Harabelerin Çiçeği (R. N. Güntekin) gibi pek çok roman bir vesile ile konu olarak bu meseleyi işlemişlerdir. (Çetişli vd., 2007: 214)

Bu dönem romanı konu bakımından olduğu kadar tür bakımından da zenginlik gösterir. Polisiye romanından macera romanına, psikolojik romandan popüler romana, aşk romanından tarihi romana geniş bir yelpazede görürüz dönem romanını.

Fakat yukarıda bir vesile ile bahsettiğimiz gibi bu renk cümbüşü kalite bakımından romanların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Bizde roman Batı’daki gibi sağlam temeller üzerine oturmuş, özümsenerek benimsenmiş olmadığından bu eksiklik gözle görülür seviyededir. Bu konuda Berna Moran’ın “Biliyoruz ki bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak çıkmadı ortaya. Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başladı; yani Batılılaşmanın bir parçası olarak Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat gibi romanı ilk deneyen yazarlarımızın edebiyatla ilgili yazılarını okuyacak olursak görürüz ki Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın, kendi edebiyatımızı ve özellikle anlatı türündeki yapıtlarımızı da geriliğin bir işareti sayarlar.” (Moran, 2009: 9) şeklindeki tespiti bizde roman serüveninin zaten sancılı başladığını göstermektedir. Uzun baskı ortamının sonucu insanların kendi özlerine karşı kızgınlık hatta nefret duymasının da etkisiyle yapılan bu taklit tercihi, roman kahramanlarının bile bizim insanımıza yabancı karakterde olmasına sebep olmuştur. Batılılaşma sürecinde köklerinden uzaklaşan ve Batılı romanları aynen taklit eden romancılarımız, Batılı romanlardaki başarının aslında geleneklerine olan bağdan kaynaklandığını anlayamamışlardı. Yine aynı eserde Moran konuyla ilgili şu tespitlerde bulunmaktadır: “Dramatik roman türünü seçmiş olan yazarlarımız kendi geçmiş hayatımızdan yararlanamayacakları için Batı romanını olduğu gibi örnek almışlardır. Bireye yönelirken kahramanlarını kendi tarihsel gerçekliğimizi düşünerek işlemek yerine Batı’daki örneklerine benzetmekten pek kurtulamadılar. Onun için bir Türk kadın ya da erkeği olduğuna inanmakta güçlük çektiğimiz bu karakterlerde, Batı’dan aktarılmış bir şeyler olduğu havasını hissederiz. Oysa sözünü ettiğimiz Batı romanının karakterleri ne denli birey olurlarsa olsunlar, kökleri kendi toplumlarında yatar.” (Moran, 2009: 331)

Moran’ın adı geçen eserinde (Moran: 2009) ikinci çizgi romanı olarak ele aldığı, toplumsal meselelerden uzak, bireyler arası ilişkiyi ön plana çıkaran romanlarda daha ağırlıklı gördüğümüz bu “köksüz” taklidin toplumsal konulara ağırlık veren romanlarda asgari seviyelere indiğini görüyoruz. Dönemin en fazla eser veren ismi H. Edip Adıvar’ın Heyûla (1909), Raik’in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1912) gibi romanlarını bireysel ilişkileri ön planda tutan, toplumsallıktan uzak romanlar arasında saymak gerekir. Konuyla ilgili olarak İsmail Çetişli’nin, romanlar hakkında biraz bilgi verdikten sonra yaptığı şu tespit önemlidir: “Görüldüğü gibi kadın-erkek ilişkisinin en tabiî sonucu durumundaki aşk teması üzerinde vücût bulan bu romanlarında Halide Edip, kalemini bireyin dünyası ile sınırlamış, dikkatini bütünüyle bu dünya üzerine yoğunlaştırmıştır. (Çetişli vd., 2007: 218)

Fakat özellikle Milli Mücadele döneminde yoğunlaşan milli duygular, doğal olarak, edebiyatta da kendini gösterir ve toplumsal konuların işlendiği, hatta insanların milli duygularını okşayacak, tesiri altına alacak romanlar artık kapıdadır. Her ideolojinin edebiyata bir yansıması olduğu gibi milliyetçilik ideolojisi de bu hararetli dönemde edebiyattaki yerini bulacaktır.

Bu düşüncenin hâkim olduğu romanları İsmail Çetişli,  Şerif Aktaş’ın[5] iki ana başlıkta incelediğini söyler. Bunlar, “eskinin tenkidi ve yönetim sisteminde düzensizliğin ortaya konulması” ve “yeni yönetim sistemi fikri”dir. (Çetişli vd., 2007: 215)

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e romanımızın genel bir şablonunu çizmeye çalıştıktan sonra şimdi de duruma yazar ve roman merkezli bakarak daha farklı bir açı yakalamaya çalışalım.

II. Meşrutiyet Dönemi Yazar ve Romanları

a)      Fecr-i Âti İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Servet-i Fünûncuların Meşrutiyet’in ilan edilmesine rağmen hâlâ suskun kalmaları üzerine edebiyatta ses getirmek için yola çıkan Fecr-i Âticiler ne yazık ki, sonradan anılabilecek ne bir roman ne de romancı bırakabilmişlerdir. Sonraki dönemde Milli Edebiyat cereyanı içinde yer alan Yakup Kadri, Refik Halid gibi büyük nesir ustalarını saymazsak Fecr-i Âti içinde öne çıkan romancı hemen hemen hiç yoktur. Fecr-i Âti içinde adını zikredebileceğimiz iki romancı vardır: Cemil Süleyman Alyanakoğlu, İzzet Melih Devrim.

Cemil Süleyman Alyanakoğlu (1886-1940): Fecr-i Âti içinde daha çok roman-hikâye alanında tanınan ve mesleği hekimlik olan Cemil Süleyman Balkan Savaşı’na katılmış ve görevli olarak Mısır, Suriye, Hicaz gibi birçok cepheye gönderilmiştir. Bu aralarda yazdığı hikâyelerle tanınmaya başlayan Cemil Süleyman, görevi nedeniyle İstanbul’dan uzak kalınca 1909-1913 yılları arasında edebiyatta edindiği yeri kaybetmeye başlamıştır.

Okuma zevkini Edebiyat-ı Cedide’den alan edibin eserlerinde Mehmet Rauf ve Halit Ziya’nın etkisi vardır. 1909’da ilk hikâye kitabı “Timsal-i Aşk” yayınlanır.

Eserlerinde mesleğinin etkisi görülen yazarın, hasta ve hastalık psikolojisini çok iyi işlediği görülür. Bu açıdan psikolojik tahlillerde başarılıdır. Kahramanları tek yönlü, iyi kişilerdir. Hastalık, aşk, sevgi, ölüm, yalnızlık, vefa, vefasızlık, fakirlik ve kıskançlık eserlerinin ana temasını oluşturur.[6] (Çetişili vd., 2007: 505-506)

Yazarın, 1912’de yayınlanan “Ukde” isimli ikinci hikâye kitabının dışında yayınlanan “İnhizam” (1911), “Siyah” Gözler” (1912), “Kadın Ruhu” (1914) isimli romanlarında teknik mükemmellik olmamakla birlikte psikolojik tahliller başarılıdır. (Akyüz, 1995: 161)

İzzet Melih Devrim (1887-1966): Doğduğu Girid’ten, çıkan karışıklık sebebiyle ailesiyle birlikte İstanbul’a gelip yerleşmiştir. Lise yıllarında yazdığı şiirler, mecmualarda yayınlanan İzzet Melih, 1908’den sonra tiyatro ve roman yazmaya başlar. “Sermed” ve “Tezad” isimli hikâye ve romanları vardır. İlk zamanlarda kuvvetli ve ümit verici olmasına rağmen o da arkadaşları gibi edebiyat sahasından çabuk ayrılmıştır. (Banarlı, 1971: 1097)

b)     Milli Edebiyat İçinde Ele Alınan Yazarlar ve Romanları

Birçok önemli ismi içine alan bu dönemin romanları, konuları çok farklı açılardan ele alması bakımından oldukça önemlidir. İdeolojik olarak milliyetçilik, istiklâl mücadelesi, Tanzimat’tan sonra Türk aile hayatındaki yozlaşma ve taşradaki yaşam gibi birçok konuyu başka başka açılardan ele alan romanlarımız, bu dönemde romanlarımızın ferdiyetçi bakışıyla bilinen Fecr-i Âti’nin yanında, memleket meselelerini konu eden bir edebiyat ve roman anlayışının da var olduğunu ve hızla ilerlediğini göstermektedir. Duruma bu açıdan bakan Kenan Akyüz, bu devrin romanları için şu tespitte bulunur: “Sonuç olarak bu devrin romanlarında ve hikâyelerinde fert hayatından sosyal hayata doğru genişçe bir açılmanın; tema bakımından sosyal konulara doğru büyük bir kaymanın başladığını söylemek gerekir.” (Kenan Akyüz, 1995: 180)

Halide Edip Adıvar (1884-1964): Son devir Türk Edebiyatının en çok eser veren, eserleri hep takdir gören isimlerinden biridir Halide Edip. Kenan Akyüz, onun şöhretini karakter yaratmada gösterdiği başarıya borçlu olduğunu söyler. (Akyüz: 1995)

Eserlerinde, özellikle kadın karakterler, onun doğudan gelen ruhla eğitimi ve tecrübesiyle vakıf olduğu  Batı zihniyetini birleştirmesindeki başarı neticesinde vücut bulur. Gerçi biz karakterleri onun vücuda getirdiğini söylüyoruz ama kendisi durumun böyle olmadığını, bir süre sonra karakterlerin kalemine hâkim olduklarını ifade ediyor. Nihad Sami Banarlı’nın Ruşen Eşref Ünaydın’ın[7] “Diyorlar ki” eserinden aktardığı ve edibin kendine ait olan sözleri şöyle: “Büyük mevzular aklıma kolaylıkla gelir. Ve hep şimdiye kadar da öyle gelmiştir. Ben iki türlü yazıcıyım: Bir romancı, bir de küçük hikâye, küçük mensur şiir muharriri. Romancılıkta mutlak, zihnimde mevzuumun planını yaparım. Bütün vakayı takarrur eder. Mesela, hâkim vasıflar nasıl olacak? Ötekiler arasında nasıl yaşayacaklar!.. Bazen bab, fasıl tertibatını bile zihnimde yaparım. Ondan sonra kolayca yazarım. Yalnız kitabın orta yerine gelince karakterler bana hâkim olur. Ben onlara değil… Mesela ilk satırlardan o sahifeye kadar hükmümün altında yürüttüğüm, idare ettiğim şahsın bana karşı isyan ettiği zamandan sonraki gidişini, yaşayışını bazen beğenmem. Fakat o hareketler o kadar öyle olmalıdır ki, artık o şahıslar istediklerini yaparlar.” (Banarlı, 1971: 1227-1228)

Milli Mücadele döneminin en ateşli ismi, mitinglerin isyan sesi Halide Edip, belki de karakter vücuda getirmedeki başarısını, karakterlerini özgün kılmada yakaladı. Bu doğal başarısı da onu Türk romancılığındaki haklı şöhretine kavuşturdu.

İlk romanlarında bireyler arası ilişkileri, ferdi meseleleri konu eden Halide Edip, “Yeni Turan” ile ideolojik milliyetçiliği, “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye” ile de Milli Mücadele’yi ele alan romanlar yazmaya başlar. Bu eserlerinde yine, geri planda kalsa da, “aşk”ı ihmal etmeyen yazar eserlerinde Farsça ve Arapça tamlamalardan kaçan, daha çok konuşma diline yaklaşan bir üslup tercih eder. Aslında bu, son devir romancılığının üslup meselesini geriye bıraktığını da gösterir mahiyettedir.

Bu döneme ait romanları: Seviye Tâlib (1910), Handan (1912), Yeni Turan (1913), Mev’ûd Hüküm (1918), Son Eseri (1919), Ateşten Gömlek (1923).

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974): Edebiyatta adını 1909’da girdiği Fecr-i Âti’de duyuran Yakup Kadri, bu topluluğu hararetle savunmuştur. Milli edebiyat ilk ses getirdiğinde topluluğa ve edebiyat fikirlerine karşı olan yazar, daha sonra bu edebî topluluk içine girmiş ve topluluğun önemli roman yazarları arasında yerini almıştır. (Akyüz, 1995: 182) II. Meşrutiyet dönemi içinde iki roman kaleme almıştır: Kiralık Konak, Nur Baba.

Bu dönemde yayınlanan ilk romanında (Kiralık Konak) bir konak içinde üç neslin temsilcilerini sunar okuruna. Tanzimat’tan 1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yaşanan Batılılaşma sürecinin getirdiklerini ama en çok da götürdüklerini işler. Naim Efendi- Sermet Bey-Seniha’nın temsil ettiği bu üç nesil dönemin Türk toplumunda yaşanan yozlaşmayı, konaktaki rolleri çerçevesinde ve nispetinde yansıtırlar. Nesiller arası çatışmanın derinden işlendiği “Kiralık Konak” dönemin toplumsal içerikli romanlarındandır. (Çetişli vd., 2007: 219; Moran, 2009: 180)

Önce yazılmasına rağmen Kiralık Konak’tan sonra yayınlanan “Nur Baba”da da bu yozlaşmanın tekke yönünü gözler önüne sermeye çalışır. Asıl amacı “ruh terbiyesi” olan ve 20. yy.’a kadar bu görevini yerine getiren tekkeler, bu yüzyılın başında birçok alanda görülen “aslından uzaklaşma” sendromunu yaşamıştır. Şahsî ihtirasların, nefsânî duyguların ön plana çıkarıldığı dolayısıyla da zamanla insanların tepkisini çeken mekânlar haline gelmiştir. Yazar eserinde işte bu raydan çıkma durumunu işler. (Çetişli vd., 2007: 219)

Böylece Yakup Kadri Fecr-i Âti’de başlayan ve ferdiyetçi yaklaşımın hâkim olduğu edebi anlayışını, dönemin milliyetçi tavrına daha fazla duyarsız kalamayarak Milli Edebiyat cereyanı içinde ve toplumsal varlığı önemseyen “sanat toplum için” anlayışına kaydırmıştır.

Refik Halid Karay (1888-1965): Bu dönemde yayınlanan tek romanı “İstanbul’un İç Yüzü”nde yazar İstanbul’un II. Meşrutiyet öncesi sosyal hayatını anlatır. Altı bölümden oluşan romanın her bölümünde İstanbul’un başka bir yönünü sergiler. Bu da romanda bir ana olay örgüsünün gelişmesini engeller. (Çetişli vd., 2007:220)

İlk dönemde Fecr-i Âti’ye katılan Refik Halid 1917’se Milli Edebiyat’a katılır. Mili Mücadele karşıtı yazıları yüzünden tevkif edilip sürgün edilen yazarın Türkiye hakkındaki fikirleri değişir ve hatta 1928’deki Harf  Devrimi’ni ve onu takip eden öz Türkçe hareketini desteklemiştir. (Akyüz, 1995:184)

Özellikle dil konusunda edebiyatımıza çok şey katan Refik Halid için Nihad Sami Banarlı’nın şu önemli tespitlerine aynen yer vermek isteriz: “Refik Halid, her şeyden önce Türkiye Türkçesinin edebiyat dilimizde yerli, milli ve zevkli bir kıvam kazanması yolunda gerçek hizmeti dokunmuş bir nesir ve hikâye sanatkârıdır. Onun zeki ve usta kaleminden ışıklı bir hareket güzelliği ile rakseder gibi dökülen, duru ve şeffaf “nesir” dili, yirminci asır Türkçesinin “örnek dili” olabilecek derecede güzel ve sağlam bir mimariye sahiptir”. (Banarlı, 1971:1206)

Aka Gündüz (1886-1958): Popüler romanları ile son devir edebiyatımızda yer alan Gündüz, Genç Kalemler’in dolayısı ile Milli Edebiyat’ın hararetli isimlerindedir. 1911 yılında hece vezni ve sade dil hareketlerine katılan Aka Gündüz 1927’den sonra yazdığı roman ve hikâyelerle edebiyatımızda kalıcı bir yer edinmiştir. (Banarlı, 1971:1241)

Bu dönemde yazdığı romanlar: Katırcıoğlu (1916) (Çetişli vd., 2007:220), Kurbağcık (1919) (Akyüz, 1995:185).

Reşat Nuri Güntekin (1889-1956): Esas şöhretini “Çalıkuşu” ile bulan yazar edebi zevkini Halid Ziya’dan alır. Bu konuda Nihad Sami Banarlı’nın görüşlerine yer verelim: “Çanakkale’de okuma yazma bilen komşu hanımların, kış geceleri bir araya toplanarak okuyup dinledikleri romanlar içinde Fatma Aliye Hanım’ın “Ûdî” isimli romanı da sanatkârın çocukluk hayatında iz bırakan ve heves uyandıran eserlerdendir. Fakat Reşat Nuri hikâye yazmak zevkini Türk edebiyatında Halid Ziya’nın hikâyelerini okuduktan sonra duymuştur. “Bugün eser denmeye layık bir şey vücuda getirebilirsem onu Halid Ziya Bey’e borçlu olacağım” deyişi bunu belirtir. Reşat Nuri bu bakımdan hatta bir evvelki üstadlardan feyz almayı şeref addeden klasik terbiye ananesine bağlıdır.” (Banarlı, 1971:1210)

Okuma zevkini edinmenin yanında kendi kabiliyetini de başarı ile kullanan yazar öğretmenliği sırasında Anadolu’yu yakından görme ve tanıma fırsatı bulmuştur. Bu gözlemler sonucu ortaya koyduğu “Çalıkuşu” hem toplumsal anlamda hem ferdi anlamda ele alınabilecek çok yönlü ve başarı bir eserdir. Yazarın bu dönemde ayrıca “Gizli El” (Akyüz:1995) ve “Harabelerin Çiçeği” (Çetişli vd.:2007) isimli iki romanı vardır.

Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984): Daha çok şiirleri ile tanınan ve Milli Edebiyat’a iştirak eden Edip samimi ve oldukça sade bir üslup kullanır. 1921 yılında yayınlanan ilk romanı “Küller” onun romancılığı için ilk adımdır. (Banarlı:1971)

Peyami Safa (1899-1961): Bu  dönem içinde yayınlanan tek romanı “ Sözde Kızlar” (1923) toplumsal içerikli bir romandır. Konusu Refik Halid’in “İstanbul’un İç Yüzü” isimli eserinin konusu ile yakınlaşan eser, işgal altındaki Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmeye çalışan, akrabalarının köşküne sığınan Mebrure’nin hayatını anlatır. (Çetişli vd.:2007)

Ayrıca doğrudan bu topluluklara iştirak etmemiş fakat II. Meşrutiyet döneminde kaliteli denebilecek romanlar vermiş birkaç ismi de burada zikretmek yerinde olacaktır.

Bu isimlerden Bekir Fahri İdiz (1876-1938), II. Abdülhamid dönemi siyasi faaliyet ve çatışmalarını anlattığı “Jönler” (1910) adlı romanı ile dikkat çeker.

Yine Ebubekir Hazım Tepeyran (1864-1947), doğrudan Milli Edebiyat cereyanına iştirak etmemekle birlikte “Küçük Paşa” (1910) romanıyla Anadolu’ya yönelmiş ve bu özelliği ile bir bakıma bu harekete yol göstermiştir. (Çetişli vd.:2007)

SONUÇ

II. Meşrutiyet dönemi birçok bakımdan karmaşık bir yapıya sahiptir. Siyasi ve sosyal karmaşanın hat safhaya çıktığı, bir taraftan büyük ve köklü bir devletin yıkılma sarsıntılarının, bir taraftan da yeni ve farklı yapıda bir devletin kurulma çalkantılarının yaşandığı bir dönemdir. Bu karmaşa çok yönlü heterojen bir yapı şeklinde çıkar karşımıza. Bunu kimi zaman ortaya konulan edebi eserlerin türünde, kimi zaman romanlarda işlenen konularda kimi zaman aynı konuların işleniş açılarında ve hatta kimi zaman edip kadrosunda görürüz.

Bu bol çeşit dönemim ilk yıllarında eserlerdeki kalitesizliğe sebep olmuşken sonraları özellikle Milli Edebiyat cereyanın etkisiyle gözle görülür bir başarı çizgisini yakalamayı sağlamıştır. Birçok önemli roman yazarı yetiştiren dönem Türk Edebiyatı için çok bakımdan ilklerin dönemi olmuştur. Halktan uzak ediplerin halkı tanıdığı köy romanlarının doğal haliyle kaleme alınıp dikkat çektiği ve yazarların, halka yaklaşma ölçüsünde değer bulduğu bir dönem olarak edebiyat tarihimizde yerini almıştır.

Böylesine çok yönlü ve karmaşık bir dönemi tam anlamıyla ve her yönüyle ele alabilmek hem çok zor hem de daha geniş ve uzun bir çalışmayı gerektirmektedir. Biz bu çalışmada sadece dönemin genel bir çerçevesini çizip bu çerçeve içinde dönemin romanları ve romancılığı hakkında özet denebilecek bilgiler vermeye çalıştık. Fakat şunu da  belirtelim ki, bu kadarı için bile ciddi bir çalışma ve disiplin sergilemek zorundaydık. Bunda ne kadar başarılı olduk bilemeyiz ama bu çalışmayla kendimize çok şey kattığımızı söylemek doğru olacaktır.

KAYNAKÇA

AKTAŞ, Şerif (2000), II.Meşrutiyet Sonrası Romanlarında Siyasi Temalar, Eskinin Tenkidi, Yönetim Sisteminde Düzensizliğin Ortaya Konulması”, Türk Yurdu, S.153-154, May.- Haz

AKYÜZ Kenan (1995), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923), İnkılâp Kitapevi İst.,

BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB, İstanbul.

BARAN, Olcay (1998), Cemil Süleyman Alyanakoğlu’nun Hayatı, Sanatı, Eserleri, H.Ü., Sosyal Bil. Ens., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, (Danışman:Yrd. Doç. Dr. Abide Doğan).

BOZDAĞ, İsmet (1992), Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul.

ÇETİŞLİ, İsmail, Nurullah Çetin, Abide Doğan, Alim Gür, Şenol Demir, Cengiz Karataş (2007), II.Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara.

GÜNDÜZ, Osman (1997), Meşrutiyet Romanında Yapı ve Tema, Cilt I-II, MEB Yay., İstanbul.

KAHRAMAN, Alim (2002), İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türk Romanı”, Hece, S.65/66/67, May. – Haz. – Tem.

KÖPRÜLÜ, M.Fuad (2004), Edebiyat Araştırmaları 1, Akçağ Yay., Ankara.

MORAN, Berna (2009), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 (Ahmet Mithat’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’a), İletişim Yayınları İstanbul.

TOKGÖZ, Ahmet İhsan (1993), Matbuat Hatıralarım, hzl. Alpay Kabacalı, İletişim Yayınları.

TUNAYA, Tarık Zafer (2009), Türkiye’de Siyasal Partiler (II. Meşrutiyet Dönemi 1908-1918, Cilt 1), İletişim Yayınları, İstanbul.

ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (1913 [1334]), Diyorlar ki.


[1] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bakınız: (Bozdağ: 1992)

[2] Geniş bilgi için bkz: (Tokgöz, 1993: 166-167)

[3] Geniş bilgi için bkz. (Gündüz: 1997)

[4] Geniş bilgi için bkz. (Kahraman: 2002)

[5] Daha geniş bilgi için bkz. (Aktaş, 2000: 153-154)

[6] C. Süleyman Alyanakoğlu hakkında geniş bilgi için bkz. (Baran: 1998)

[7] Geniş bilgi için bkz. (Ünaydın: 1913 [1334] )

II. Meşrutiyet Döneminde Romanlar ve Romancılığımız için yorumlar kapalı devamı...

Bir Yemekten Daha Ötesi Yerli Değil Karslı Ketesi

Bir Yemekten Daha Ötesi Yerli Değil Karslı Ketesi

Bir toplumdan bahsederken, bir toplumu ilgilendiren olayı yorumlarken ilk anda o toplumun öne çıkan kültür öğesi/leri canlanır insanın zihninde. Zaten bir toplumu diğerleri arasında farklı kılan da kendine özgü kültür öğeleri değil midir?

Örneğin söz konusu Türkiye (Osmanlı’dan bu yana) ise ortamdaki insanların ilk anda aklına gelecek kültür öğelerinden birisi “yemek”tir. En hızlı gelişimini Fatih döneminde yaşayan Türk mutfağı (Baysal vd. 2000: 4) tüm dünya mutfakları içinde ayrı bir yere sahiptir. Farklılıkları, çeşit bakımından geniş yelpazesi ve nevi şahsına münhasır tatları ile dünyada haklı bir yere sahip olan Türk mutfağının mimarları, en az malzemeden en doyurucu yemeği, tek tür üründen birbirinden farklı yemekleri yapmayı başarmışlardır yıllarca. Bunu kimi zaman yokluğun getirdiği bir mecburiyetle, kimi zaman ince zekâları ile gerçekleştirmişlerdir. Vefakâr Türk kadını, olan ile yetinmeyi, yetindiği ile mutlu olmayı bilmiş, yokluktan şikâyet etmek yerine onu varlığa dönüştürmeyi yeğlemiştir.

İşte biz de bu çalışmamızda, böylesi evrelerden geçerek Türk mutfağının önemli bir bireyi olan “Karslı Ketesi”ni anlatmaya çalışacağız. Bir süreç içinde anlatmaya çalışacağımız Karslı Ketesi’ni, ne olduğuna, nasıl yapıldığına, çeşitlerine dair bilgiler vererek anlatırken, işlevindeki yürek burkan gerçeğe de temas edeceğiz.

1877/78 yılında yapılan ve “93 Harbi” olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Ayestefenos (Yeşilköy) Antlaşması ile Kars Ruslara bırakılmış ve bu sebeple Kars’tan büyük bir göç başlamıştır. Doğu ve İç Anadolu’nun çeşitli illerine giden “93 Muhacirleri”nin büyük bir kısmı da Sivas’a gelmiştir.

Siz de bu çalışmamız ile 93 Muhacirleri’nin terk etmek zorunda kaldıkları memleketlerinin yerine yurt edinmeye çalıştıkları Sivas’ta, yaşattıkları kültüre bağlılıklarını gözlemleme imkânı bulurken farklı iki kültürün birbirini asimle etmeden, ötelemeden, ayrıştırmadan aksine birlik içinde, farklılıklarının zenginlikleriyle yaşadıklarına şahit olacak ve belki de bir kez daha böyle bir kültüre sahip milletin üyesi olduğunuz için gurur duyacaksınız.

1.1. Kete Nedir?

Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde; “Yağlı, mayalı veya mayasız hamurdan yapılan çörek.” (Akalın vd. 2005: 1148) şeklinde açıklanan “kete” için çeşitli şekillerde izahlar yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi Kültür Bakanlığı’nca hazırlanan “Türk Mutfağından Örnekler” isimli kitapta bulunan şu açıklamadır: “Erzurum, Van, Kayseri ve Sivas illerinde yapılır. Kahvaltıda diğer yemeklerin yanında, ekmek olarak tüketilir. Bazı yerlerde kavrulmuş una ceviz de konur. Hamur oklava ile açılıp şekil verilirse “açma kete” adını alır.” (Baysal 2000: 265) “Külde pişmiş çörek” (http://www.nisanyansozluk.com/?k=kete) ise kete için yapılan bir başka açıklamadır. Bir yemek adı olması sebebiyle etimolojik bir inceleme yapamadığımız kete sözcüğünün Ermeniceden geçtiği yönünde de bir bilgi vardır. (< Erm. gatʿay) (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kete)

Kete Kars iline ait, herkesçe bilinen meşhur bir börektir. Kars ili dışında özellikle Sivas ve Erzurum olmak üzere birçok yörede de bilinip yapılmaktadır. (Seyitoğlu: 1985; Aksu: 1988; http://lezzetler.com/kete-tarifleri.html) Kete her ne kadar birçok ilde biliniyor ve yapılıyorsa da en iyi ketenin Kars ketesi olduğu bilinir. (http://www.turkcebilgi.com/kete/ansiklopedi#ansiklopedi)

Aslında bu yayılım incelendiğinde ketenin asıl memleketinin Kars olduğu yönündeki görüşümüzün kuvvetlendiği görülecektir. Zira, bugün yoğunlukla kete yapılan/bilinen iller, 93 Harbi sonucunda memleketlerinden göç etmek zorunda kalan Kars göçmenlerinin yoğun olarak gittiği illerdir. Erzurum, Van ve Erzincan’ın Kars’a yakın oluşu, Kayseri’nin o dönemlerde Sivas’a bağlı bir ilçe oluşu ve Sivas’ın da bu göç serüveninde ilk sıralarda oluşu ketenin bu illerde yoğun olarak görülmesinin sebepleridir.

Doğal olmayan bu göçün doğal olan tek sonucu, bu insanların kültürlerini de gittikleri yere taşımalarıdır. Elbetteki her kültür öğesinde olduğu gibi ketede de bu geçiş sürecinde bazı değişiklikler olmuştur. Tam anlamıyla soğuk iklim yemeği olan ketenin en önemli özelliği hamurun içine konulan harcın “un kavurması” olmasıdır. Fakat bu, zamanla yörelerin özellikleri ile paralel olarak değişiklik göstermiştir. Kimi yörelerde ceviz, tahin, peynir gibi farklı içlerle de yapılmaya başlanmıştır. (Aksu: 1988; Seyitoğlu: 1985; http://lezzetler.com/kete-tarifleri.html)

1.2. Orijinali Dışındaki Kete Çeşitleri

Kars’ta doğmuş ve göç sebebiyle yurdun çeşitli bölgelerine giden Karslılar tarafından farklı bölgelerde varlığı devam ettirilmiş olan kete, farklı yörelerde, farklı şekillerde yapılmaktadır. Kars dışında Erzurum, Van, Kayseri, Sivas (Baysal vd. 2000: 265) Erzincan, Ankara (http://lezzetler.com/kete-tarifleri.html) gibi birçok ilde yapılan keteyi birbirinden ayıran özelliklerini dikkate alarak açma, yalancı/kolay, cevizli kete başlıklarıyla inceleyeceğiz.

1.2.1. Açma Kete

Zeytinyağı, süt, şeker, maya, tuz, un karışımından bir hamur yapılır. Oldukça yumuşak olan bu hamur dinlenmesi için yaklaşık bir saat bekletilir. Hamur altı parçaya ayrılıp yumak yapılır. Yumaklar oldukça ince olarak açılır. Açılan yufkalar zeytinyağı ile yağlanır ve yağın yufkanın her tarafına ulaşması sağlanır. Üç yufka bu şekilde üst üste konulup el ile esnetilir. Sonra yağlı yufka 10 cm.lik şerit oluşturacak şekilde katlanır ve karelere kesilir. İçine hazırlanan unlu iç konulup bohça şeklinde kapatılır ve ters olarak tepsiye dizilir. Üzerine yumurta sürülüp çörekotu ve susam ile süslenir. (Seyitoğlu: 1985; http://hdidemlelezzetdenizi.blogspot.com/2008/09/sahurun-sultani-kayseri-ili-ama-ketesi.html)

1.2.2. Kolay/Yalancı Kete

Un, süt, şeker, maya, yumurta ve tuz karışımından yumuşak bir hamur elde edilir. Mayalanması için hamur 30-60 dakika dinlenmeye bırakılır. Dinlenen ve mayalanan hamur üç eşit parçaya ayrılır. Her parça 50 gr. margarin ile iyice yoğrulur ve tekrar dinlenmeye bırakılır. 20 dakika sonra aynı parçalar bir kez daha margarinle yoğrulur. Yoğrulan hamur orta kalınlıkta açılır, büyük kareler halinde kesilir. Her kareye önceden hazırlanan harçlar[1] konulup bohça şeklinde kapatılır, ters bir şekilde tepsiye dizilir. Üzerine yumurta sürülüp fırında kızartılır.

Bu kete Sivas’ta “yerli” diye adlandırılan Sivaslılar tarafından yapılır. Bu yöntem Karslılardan öğrendikleri keteyi kendilerince kolaylaştıran Sivaslılar dışında, aslen Karslı olan yeni nesil Sivaslılar tarafından da yapılır. (Elmas: 1955; Aksu: 1988)

1.2.3. Cevizli Kete

Yukarıda anlattığımız kolay kete formatında da yapılan cevizli kete şöyle yapılır: Yaş maya yardımı ile yumuşak bir hamur elde edilir. Dinlendirilen hamur beş parçaya ayrılır. Her parça yumak yapılır ve olabildiğince ince bir şekilde açılır. Sonra her bir yufka zeytinyağı ile yağlanır ve üzerine ceviz içi serpilir. Beş yufka bu şekilde üst üste konulur ve son yufkaya sadece yağ sürülür. Üst üste konulan yufkalar elle esnetilerek açılır. Sonra zarf şeklinde katlanıp ters olarak tepsiye konulur ve el ile yayılır. Üzerine yumurta sürülüp fırında kızartılır. (http://www.oktayustam.com/tarifler/3898-cevizli_kete.htm)

1.3. Karslı Ketesi Nasıl Yapılır?

İlk zamanlarda “tandır” denilen köy ocaklarında yapılan Karslı Ketesi’nin tadındaki güzelliğe bu özel pişirme yönteminin etkisinin olduğu söylenir. Bu yöntem şöyledir: Tandır içinden önce bir miktar ateş dışarı çıkarılır. Sonra yapılan kete tepsi ile tandırın üzerine konulur. Tepsinin üzerine sac kapatılır ve sacın üzerine de önceden dışarı çıkarılan ateşler yerleştirilir. Bu şekilde pişen kete Sivas’ın köylerinde de uzun bir dönem böyle pişirilmiştir. (Demir: 1950b; Çelik: 1926)

1.3.1. Hamurun Yapılışı

Bir tepsi kete için bir miktar tuz dört su bardağı su içinde eritilir. İçine aldığı kadar un konulup oldukça yumuşak bir hamur elde edilir. Mayasız yapılan hamur, esnetilme işlemine yardımcı olması için bir süre (15-20 dakika) dinlenmeye bırakılır. Dinlenme işlemi tamamlandıktan sonra hamurdan dört adet yumak alınır.

1.3.2. İç Harcın Hazırlanması

Yaklaşık 250 gr. tereyağına yarım çay bardağı zeytinyağı eklenip eritilir. Yağ eriyince üzerine kaldırabileceği kadar un konulur ve kavrulur. Sürekli karıştırılması gereken harç iyice kavrulup “meyane”[2] denilen kıvama gelince ateşten indirilip soğumaya bırakılır.

1.3.3. Yufkaların Açılması/Yağlanması

Önceden dinlendirilen ve dört adet parçaya ayrılıp yumak yapılan hamurlar tek tek oklava ile açılır. Orta kalınlıkta açılan hamurların tamamı açıldıktan sonra son yufka sofrada bırakılır. Üzerine önceden hazırlanan çiğ süt kaymağı ve zeytinyağından oluşan karışım dökülür. Bu karışımın yufkanın her tarafına iyice ulaşması sağlanır. Ardından ikinci yufka bu yufka üzerine konulup aynı harçtan ona da dökülür ve yayılır. Bu işlem, dört yufka da bitene kadar devam eder. Son yufka da yağlandıktan sonra üst üste konulan yufkalar el ile esnetilerek inceltilir. İlk halinin yaklaşık iki katı kadar büyültülen yufkalar zarf biçiminde katlanır. Her bir katlamada yine kaymaklı harçtan dökülür. Kare şeklini alan hamurun ortasına, hazırlanan unlu iç konulup üzerine bir kez daha kaymak harcı dökülür. Sonra bu kare biçimindeki hamur, bohça şeklinde, köşelerinden birleştirilerek toplanır. Her tarafı kapatılan hamur ters bir biçimde tepsiye bırakılır ve bir süre (10-15 dakika) kendini bırakması için bekletilir.

1.3.4. Son İşlemler

Dinlenen hamur el ile ortadan kenara doğru tepsiye yayılır. Bu işlem yapılırken iç harcın hamur ile birlikte eşit şekilde tepsiye yayılmasına dikkat edilir. Üzerine yumurta, yoğurt ve kaymaktan oluşan “yüzlük”[3] sürülür. Parmaklar ile hamura hem şekil verilir hem de böylece fırında kabarması önlenmiş olur. Hamur önceden kızdırılan fırına sürülür ve yaklaşık 15- 20 dakika pişirilir. Üzerindeki yüzlük sayesinde çok güzel kızaran kete artık ikram için hazırdır. (Demir: 1950b)

Karslı Ketesi’nin iç harcı sadece un kavurmasıdır. Bu un çoğu kez tuzlu tereyağı ile kavrulurken nadir de olsa şekerli olarak da kavrulur. Karslı Ketesi’ni ağır olması sebebiyle yiyemeyenler için alternatif bir iç yoktur. Bunun yerine tercih edilen yöntem ketenin boş yapılmasıdır. (Akyol: 1978)

1.4. Karslı Ketesi Nasıl Yenir?

Yapımı bir maharet ve tecrübe isteyen Karslı Ketesi’nin yemesi de oldukça önemli bir mevzudur. İç harcının un olmasıyla da ilgili olan bu durum özellikle ilk defa yiyenler için büyük sıkıntı sebebidir.

İlk dönemlerde ikram edilirken ketenin bıçakla kesilmediği ve iki kenarı kapalı bırakılacak şekilde elle bölündüğü söylenir. (Demir: 1950b; Elmas: 1955) Karslılar için önemli olan bu yeme işinde asıl olan harcı dökmeden yemektir. Zira ketenin, onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği iç harcıdır ve onun dökülmesi bütün özeliğinin kaybolması demektir. Hatta bu durum o kadar önemlidir ki, aksi hali Karslılar için ciddi bir üzüntü sebebidir. Sivas’ta anlatılan ve hemen herkes tarafından bilinen şu anlatı durumu açıklar niteliktedir: “Karslının biri bir kenarda oturmuş ağlamaktadır. O kadar içli ağlamaktadır ki, etrafındakilerden bir kişi dayanamayıp Karslının yanına oturur ve onu teselli etmeye çalışır. ‘Hayırdır gardaş, niye ağlıyorsun?’ diye sorar Karslıya. Karslı da içini çeke çeke ‘Tarlaya azıh goymuşdu avrat, onu gaybettim.’der. Adam iyice şaşırır ve bu sefer de ‘Azığı kaybettin diye mi ağlıyorsun?’ diye sorar. Karslı ‘Ama azıh da kete varıdı.’ der. Adam üzüldüğüne biraz da pişman olarak ‘Yav gardaş hiç kete kaybettim diye ağlanır mı?’ deyince bizim Karslı birden toplar kendini ve ‘Keteyi gaybettigime ağlamirim. Bir yerlinin eline geçer, yiyemez, rezil eder diye ağlirim.’der[4].” (Elmas: 1955; Demir: 1950b; Demir 1950a)

Evet Sivas’ta bir mekânda Karslı-yerli muhabbeti varsa ya da keteden bahis açılmışsa bu hikâyenin anlatılmaması mümkün değildir. Şimdi ise kete yemek biraz daha zor. Zira şimdilerde ikram yapılırken dilimler bıçakla kesilmekte ve büyük ihtimalle dört tarafı açık olmaktadır. Bu haliyle içi dökmeden yemek ise büyük bir meziyet gerektirmektedir. Kısacası yapması marifet olan ketenin yemesi adeta bir sanattır…

1.5. Yokluk Belası mı? Türk Zekâsı mı?

Keteyi ilk defa yiyenlerin, yapımı hakkın da ilk kez bilgi sahibi olanların muhtemel bir tek ortak sorusu vardır. Unla yapılan bir böreğin içine neden unlu harç konulur? (Karaağaç: 1986; Kaya: 1987) Aslında ilk anda herkesin aklına gelebilecek bir sorudur bu.

Yukarıda genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız keteleri birbirinden ayıran önemli fark iç harcıdır. Burada dikkati çeken bir ayrıntı iklim sıcaklaştıkça un tercihinin azalmasıdır. Karslı Ketesi’nin en önemli özelliği ise az bir porsiyon ile doyurması ve uzun süre tok tutmasıdır. İşte bu özelliği onun ortaya çıkmasındaki en önemli etkendir. Dedesi 93 Harbi’ne katılan kaynak kişilerin bu konudan bahsederken birleştikleri ortak nokta bu durumu izah eder niteliktedir:

Türklerin en fazla sıkıntı çektikleri, bir taraftan yoklukla bir taraftan savaşlarla mücadele ettikleri zamanlardır. Elde sadece yağ, tuz ve un vardır. Askerler sefere gitmekte ve uzun süre (belki bazen hiç) dönmemektedirler. Bu kıtlıkta askerler için hem doyurucu hem uzun süre tok tutan hem de soğuğa karşı dayanmalarına etki edecek bir yemek bulmak zordur (Elmas: 1955; Demir: 1950b; Demir 1950a; Çelik: 1926) ve muhtemeldir ki kete böyle bir kıtlık döneminin yemeğidir. (http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=kete (umama, 17.11.2004 10:53))

Aslında ketenin çabuk doyurma ve uzun süre tok tutma işlevleri dikkate alınınca bu söylenenlerin pek de yabana atılamayacağı da bir gerçektir. Aynı şekilde ketenin içli denilen ve unlu harçla yapılan çeşidinin normalden daha soğuk yöreler olan Kars, Erzurum, Erzincan, Ağrı, Sivas gibi illerde tercih edilmesi yine bu söylenenlerin doğru olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Elbette buradaki ince zekâ da dikkat edilmesi gereken bir başka önemli husustur. Zira bir yokluğu böylesi değerli bir varlığa çevirmek ancak inançla birleşen ince bir zekâ ile mümkündür.

Bütün bu bilgilerin, tarihi belgelerle açıklanmadan kesinlikle doğru olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Fakat ne olursa olsun bu kadar az malzeme ile böylesi önemli işlevleri olan bir yemek yapabilmiş olmak hatta, belki daha önemlisi, bir asır sonraya, aslından pek bir şey kaybetmeden aktarmış olmak takdir edilmesi için yeterli bir sebep olmalı diye düşünüyoruz.

1.6. Bir Yemeğin Kültür Taşıyıcılık Misyonu

Bir yöre en çok bilinen/yapılan kültür öğesi ile tanınır. Malatya deyince “kayısı” gelir insanın aklına, Karadeniz deyince “hamsi”. Hatta bazen bir kültür öğesinin yörenin önüne geçtiği de olur. Mesela Kangal’ın Sivas’ın bir ilçesi olduğunu bilmeseler de Kangal köpeğinin dünyaca ününden haberdardır insanlar.

Böyle bir durum kete için de geçerlidir. Karslıyım deyince “Kete bilir misiniz?” sorusu sabittir Sivas’ta. Karslılığınız önce ketedeki maharetinizle ölçülür ve mutlaka çalıştığınız iş yerine (Demir 1950a), okuduğunuz okula (Er: 1982; Demir: 1978) kete götürmeniz gerekir. İlk olarak ikram amacı ile sunulan kete daha sonra, kuvvetle muhtemeldir ki, istek üzerine götürülür.

Oluşturulan ortamlarda Kars’a ait başka kültürel öğelerden, “kıtlama” çay içmenin inceliklerinden bu vesile ile bahsedilir. Hatta kete yenilen her ortamda mutlaka, daha önce başka bir vesile ile anlattığımız “kaybolan kete” anlatısı anlatılır. Zira muhtemeldir ki, ortamda ilk defa kete yiyen ve bunu beceremeyen bir kişi vardır.

Bir kişi yeni bir kıyafet, eşya, vs. aldı ise dostlarıyla bu mutluluğunu paylaşmalıdır. Bunu da önemli bir ikramla yapmalıdır. Şayet bu ayrıntıyı unuttu ya da bilerek yok saydı ise “Keteden mi? Kesmeden mi?” sorusuna muhatap olması kaçınılmazdır. Bu, ya en kısa zaman da kete ikram etmesi gerektiğini ya da yeni alınan eşyaya zarar verileceğini ihtar eden bir nevi tehdittir. Böylece kişi kete ikramını gönüllü(!) olarak kabul etmiş olur. (Demir 1950a; Demir: 1978; http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=kete)

Kete ile ilk kez tanışan kişilerin ona ve Karslıya bakışları da farklıdır elbette. Mesela bir üniversite yıllığında diğer öğrencilerin aslen Karslı olan arkadaşları ve onlara götürdüğü kete için kullandıkları şu ifadeler oldukça ilginçtir: “Kars’tan gelip Sivas’a yerleşen arkadaşımız KARSUVASLI olduğunu iddia etmiştir. (…) Memleketten her geldiğinde getirdiği ve adına “kete” dediği unlu mamullerle bizleri doyurmuştur.” (Demir 2000: 173)

Bugün Kars’ta yaşayanlardan daha çok bilir Sivaslılar Kars’ı ve özelliklerini. Bir asrı aşkın bir zaman önce Sivas’a gelen bu insanlar kültürlerini unutmak şöyle dursun, onları daha yaşanılır hale getirmişlerdir. Türk insanın kalbine giden yolun midesinden geçtiğini bilmiş, bu yolu kete ile aşmışlardır. Elbetteki bu güzelliğin yaşatılmasında Sivaslıların da misafirperverliği önemli bir etkendir ve bu küçümsenemez, göz ardı edilemez bir gerçektir. Kısacası bu kültürel değerler, öz kültürüne sahip çıkanlar ile her insanın kültürüne saygı duyan insanlarla beraber yaşamış ve yaşatılmıştır.

1.7. Sivas’ta Yerli-Karslı İlişkisi Üzerine Birkaç Söz  

Sivas’ta bu kavramlar 93 Muhacirlerinin Sivas’a göç etmesinden sonra kullanılmaya başlanılmıştır. Yıllarca Sivas’ta yaşayan ve iki-üç nesil yetiştiren bu göçmenler bir süre sonra “Nerelisin?” sorusuna “Aslen Karslıyım” cevabını vermeye başlamıştır. Böyle olunca, aynı dönemde Sivas’ta doğup büyüyen insanlardan aslen Sivaslı olanlara “yerli”, göçmenlere ise “Karslı” denilmiştir.

Sivas’ta Karslı-yerli ilişkisi üzerine anlatılar bile vardır. Bunlardan bir tanesi Karslıların ilk defa Sivas’a gelirken yaşadığı söylenen bir olay üzerine anlatılır: “Harpten kaçan insanlar Sivas’a doğru yola çıkarlar. Yolda Erzincan dolaylarında dinlenmek maksadı ile dururlar. Bunları gören bazı kişiler bu insanların yanına gelip onlara nereden geldiklerini, kim olduklarını ve en sonunda kimliklerini anlamak için İslam’ın şartının kaç olduğunu sorarlar. Karslılar gayet doğal bir şekilde beş cevabını verirler. Adamlar “demek Müslümansınız” diyerek Karslıları bir güzel döverler. Sonra yolarına devam eden Karslılar yolda konuşup karar alırlar. ‘Buralarda İslam’ın şartı beş değel demek ki. Az söyledik demek ki. Bir daha sorarlarsa 250 diyek.’ derler. Sivas civarına gelince yine bir grup kişiyle karşılaşan Karslılar aynı sorulara muhatap olurlar ve artık tecrübeli olduklarından İslam’ın şartı kaç sorusuna beş cevabını vermezler. İçleri rahat bir şekilde 250 derler. Bunun üzerine ‘Siz Müslüman değil misiniz yoksa?’diye bir dayak da bu adamlardan yerler. Bunun üzerine içlerinden biri ‘Arkadaş, gurbet zorumuş. Bu nasıl iş beş dirik döviller, 250 dirik yine döviller’ demiş.” (Öztürk: 1939)

Karslıların Müslümanlığı ile ilgili bir başka anlatı ise şöyledir: “Kuşun biri kiliseye girmiş. Önce bir bardaktaki şarabı içmiş sonra da kilise çanına işemiş. Bunu gören kilise papazı olayı şöyle değerlendirmiş: Bu kuş Müslüman olsa şarap içmez, Hıristiyan olsa çana işemez. Bu olsa olsa Karslıdır.” (Çevik: 1966) Böylesi ağır ithamlarla eleştirilen Karslılar için söylenen “Karslıdan evliya koyma kapıya” atasözü (Demir:1978) de oldukça meşhurdur.

Elbette Karslıların da “yerliler” hakkında düşünceleri vardır. Her şeyden önce onların çay içmeyi Karslılardan öğrendikleri su götürmez bir gerçektir. (Öztürk: 1939) Zira has Karslılar bir kesme şeker ile en az üç bardak çay içer ve çayın tazeliğini anlama konusunda ciddi bir bilgi birikimine sahiptirler. (Demir: 1950a) Ayrıca yerliler Kete, İçli Köfte, Hıngel, Hasıta gibi yemeklerden tatma şansını yine Karslılar sayesinde yakalamışlardır. (Elmas: 1955; Demir: 1978)

Bu anlatılardan yola çıkarak Sivas’ta bu iki grup arasında ciddi bir çekişmenin olduğu geliyor önce insanın aklına. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Bu çekişmenin tatlı bir rekabetten öteye gitmediği yaşanan bir gerçek. Bu insanlar yıllarca birbirlerine kız verip birbirlerinden kız alarak akrabalık ilişkisi kurmuş ve farklılıklarını zenginlik kabul edip “birlikte” yaşamayı başarmışlardır. Bugün Sivas’ta Karslıların hâlâ tüm değerlerini hatta konuşma özelliklerini bile hemen hemen olduğu gibi korumaları, Sivas’ın yerlilerinin bu insanları oldukları gibi kabul edip sevmeleri bunun açık ispatıdır aslında. Sivaslı âşıklardan Âşık Furkanî’nin “Bizim Köyleri” isimli şiirini yazma sebeplerini anlatırken kullandığı şu ifadeler de aslında söylediklerimizi doğrular niteliktedir: “Demiroluk Köyünde Çerkezler, Kars göçmenleri ve yerli diye tabir edilen halk bir arada kavgasız, nizasız bir şekilde yaşayıp gitmektedirler. Farklı soy ve boydan olmalarına rağmen onların bu imrenilecek hali beni çok sevindirir.” (Boyraz 2010: 367)

Kısacası işin özü saygı ve karşısındakini olduğu gibi kabul etmekten ibarettir. Kendi aralarında birbirlerini böyle tatlı-sert sözlerle kızdıran bu insanlar aralarını açmak gibi art niyete sahip olanları çok çabuk fark eder ve onlara asla fırsat vermezler. Ölüm, düğün, bayram gibi birlik gerektiren önemli günlerde birbirlerinin en sağlam dostu ve en samimi yardımcısı olan bu insanların kültürün “ayrıştırıcı” değil, “birleştirici” özelliğini benimsediklerini imrenerek görmek, bunun sonucu olarak da bu birlikteliğin sonuna kadar böyle süreceğini düşünmek kaçınılmazdır.

SON SÖZ

Karslı Ketesi, adını herkesin bildiği fakat içeriği hakkında çok doğru bilgilere sahip olmadığı, aslı Kars’a ait olan fakat Kars dışında da birçok yörede yapılan önemli bir yemektir. Bir yemektir ancak çalışmamızdan da anlaşılacağı üzere onu sadece Türk mutfağının basit bir üyesi olarak algılamak mümkün değildir. Zira ortaya çıkışındaki acı ama aynı zamanda ince zekâ gerektiren gerçek bu farklılığı gösteren tek değil ama en önemli sebeptir.

Bunun dışında ketenin Sivas serüveni içinde gördük ki sadece bir yemek üzerine bir kültür oluşturulabilmekte ve anlatılar ortaya çıkabilmektedir. Yapması bir maharet, yemesi ise sanat olan ketenin Sivas’taki Karslı-yerli ilişkisine de önemli bir etkisinin olduğu görülmektedir.

Bu çalışmamızda ayrıca dikkat edilmesi gereken bir husus da bir kültür öğesi üzerinde yapılacak çalışmada bağlam meselesinin göz ardı edilmemesi gerektiğinin bir kez daha ispat edilmesidir. Zira sadece bir yemek çalışmasında bile daha önce dikkatten kaçan ya da dikkate alınmayan birçok ayrıntının önemini görmüş olduk.

Bütün bunlardan sonra bu çalışma ile ilgili söylenebilecek ve tüm çalışmayı özetleyebilecek tek bir cümle olsa gerek: Karslı ketesi anlatılmaz tadılır…

PDF Formatında Orijinal Halini Görmek İçin Tıklayın Bir Yemekten Daha Ötesi Karslı Ketesi

KAYNAKÇA

AKALIN, Şükrü Halûk vd. (2005), Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ankara.

AKSU, Burçin (1988), Yozgat/Boğazlıyan doğumlu, üniversite mezunu, Sivas’ta ikamet etmekte.

AKYOL, Şah Nigar (1978), Kars doğumlu, üniversite mezunu, Sivas’ta ikamet etmekte.

BAYSAL, Ayşe vd.(2000), Türk Mutfağından Örnekler, Kültür Bakanlığı, Ankara.

BOYRAZ, Şeref (2010), Furkanî’nin Şiir Evreni Bağlamında Bir Monografi Denemesi, Ankara: Akçağ Yayınları.

ÇELİK, Hacer (1926), Hafik/Bakımlı doğumlu, okur-yazar değil, Sivas’ta ikâmet etmekte.

ÇEVİK, H.Özgür (1966), Altınyayla/Kaleköy doğumlu, üniversite mezunu, Sivas’ta ikamet etmekte.

DEMİR, Halil (1950) , Hafik/Bakımlı doğumlu, lise mezunu, Sivas’ta ikâmet etmekte.

DEMİR, Mete (1978) , Hafik/Bakımlı doğumlu, üniversite mezunu, Sivas’ta ikâmet etmekte.

DEMİR, Mete (2000), Celal Bayar Üniversitesi Demirci Eğitim Fakültesi Yıllığı.

DEMİR, Zekiye (1950b) , Hafik/Bakımlı doğumlu, ilkokul üçüncü sınıfa kadar okumuş, Sivas’ta ikâmet etmekte.

ELMAS, Kâmile (1955) , Hafik/Bakımlı doğumlu, ilkokul mezunu, Sivas’ta ikâmet etmekte.

ER, Fikriye (1982) , Sivas doğumlu, ortaokul mezunu, Sivas Yeni Boğazkesen köyünde ikâmet etmekte.

http://hdidemlelezzetdenizi.blogspot.com/2008/09/sahurun-sultani-kayseri-ili-ama-ketesi.html

http://lezzetler.com/kete-tarifleri.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kete

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=kete

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=kete umama, 17.11.2004 10:53

http://www.nisanyansozluk.com/?k=kete

http://www.oktayustam.com/tarifler/3898-cevizli_kete.htm

http://www.turkcebilgi.com/kete/ansiklopedi#ansiklopedi

KARAAĞAÇ, Meryem (1986) , Malatya/Topsöğüt doğumlu, üniversite mezunu, Malatya’da ikamet etmekte.

KAYA, Abdurrahman (1987) , Konya doğumlu, üniversite mezunu, Konya’da ikamet etmekte.

KOR, Cemile (1946) ,  Sivas doğumlu, okur-yazar belgesi var, Sivas’ta ikâmet etmekte.

ÖZTÜRK, Hasan Hüseyin (1939) , Sivas doğumlu, lise mezunu, Sivas’ta ikamet etmekte.

SEYİTOĞLU, Çiğdem (1985) , Kayseri/Gesi doğumlu, üniversite mezunu, Kayseri’de ikamet etmekte.

_______________________________

[1] Bu harçlar patates, peynir, kıyma, tahin, ceviz gibi çeşitli malzemelerden yapılabilmektedir. (Elmas: 1955; Aksu:1988)

[2] Helva için de kullanılan bu tabir, yağın unla karışması ve unun çiğliğinin gitmiş olması anlamına gelir. (Demir: 1950b)

[3] Bu tabir böreklerin üstüne sürülen ve daha çok yoğurt ve yumurta bazen de kaymak karışımından oluşan harç için kullanılır. Hamurun daha iyi kızarmasını sağlayan harcın özelliği, içinde yoğurt ya da kaymak olmasıdır.

[4] Anlatının şehir varyantlarında Karslının keteyi evine ya da işine giderken kaybettiği söylenmektedir. (Demir: 1978; Kor: 1946)


  • Mesnevi-i Manevi

    Her şey zıddı ile anlaşılır .

  • Ekim 2017
    P S Ç P C C P
    « Kas    
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  
  • Copyright © TÜRK HALK BİLİMİNDE YENİ DÖNEM. Tüm hakları saklıdır!
    Türkçeleştirme blogizma | Altyapı WordPress